ALTIN 468,19
DOLAR 7,6516
EURO 8,9790
BIST 1,1740
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 26°C
Az Bulutlu

Günün Hikayesi | Suç | Mehmet Aldemir

03.02.2020
540
A+
A-
Günün Hikayesi | Suç | Mehmet Aldemir

“Kapıda Biri Var!” kitabından alıntı..

… “Adım Duran Dursuneroğlu. Otuz beş yaşındayım. Yaklaşık bir yıldır işsizim. Daha önce muhasebe işinde çalışıyordum. Sekiz saat boyunca bilgisayar başında… Bilgisayar ve ben… Hayatımda başka birisi yoktu. Olamazdı da zaten. İnsan yüzü gördüğüm mü vardı sanki? Evden işe, işten eve… Ev dediğimse üç metreye dört metre, tek gözden müteşekkil bir küçük oda… İçinde gömme banyo, onun da içinde bir sürü iğrenç sümüklü böcek bulunmakta. Tuvaletse bahçede, derme çatma bir baraka içerisinde, bir çukur üstüne iki tahta… Esasında mutlu olacağımı bilsem mağarada bile yaşayabilirim. Sorun bu değil. Sorun, kâbus dolu yaşamım!.. Çalışırken en azından düşünecek, hayatı sorgulayacak zamanım olmuyordu. Şimdilerdeyse sürekli düşünüyorum, devamlı sorguluyorum. Tıpkı bir filozof gibiyim. Bazen realist oluyorum, bazen idealist… Bazen de hepsinden biraz… Aslında ne olduğumu ben de bilmiyorum. Her neyse!.. Ne diyordum? Hah, evet, muhasebe… On senedir ismimle müsemma, durağan bir işim vardı. İşimdeki sürekli olan tek şeyse işte bu durağanlıktı. Hareket kabiliyetimi yitirmiştim sanki. Oturduğum sandalyeyi bedenime ait bir uzuvmuş gibi algılıyordum artık. Sekiz saatin ardından eve vardığım vakit onun yokluğunu hissedebiliyordum. Sandalye ve ardım!.. Tanrı’m! Bu ne büyük bir aşk, bu ne güzel bir birliktelik böyle!.. Tam on sene… Tüm yükümü, tüm ağırlığımı taşıdı benim. Gıkını bile çıkarmadı, gıcırtı dahi etmedi. Vah, zavallı şey! Şimdi kim bilir kimlerin altlarına ev sahipliği yapıyordur. Ama bir taraftan da onun namına sevinmiyor değilim. Hiç kimse benim çektirdiğim kadar ağır bir ıstırap çektiremez çünkü ona. Evet, doğru, kiloluyum. ‘Bir yetmiş’ boyum olmasına karşın tam yüz elli kiloyum. Lise ve üniversite yıllarında çok uğraştım bu kilolardan kurtulmak için. Yapmadığım, etmediğim şey kalmadı. Bütün yolları denedim, ne var ki hiçbir netice elde edemedim. Bir süre sonra, yaptığım her şeyin boşuna olduğunu fark ettim. İyice saldım kendimi, oluruna bıraktım. Oluruna bıraka bıraka işte bu hâle geldim. Aslında çocukluğumun ilk yıllarında bu denli tombalak değilmişim. Ne olduysa beş yaşından sonra olmuş. Acaba diyorum, adımın Duran olması ile şişmanlığım arasında bir bağlantı olabilir miydi? Yani demek istediğim, birileri bana durmadan, ‘Duran, Duran…’ dediği için o küçücük beynim zamanla bunu kabullenmiş ve beni durmaya, hareketsiz kalmaya mı itmişti? Ee, bu harikulade sıfata bir de soyadımdaki temenni yüklü, şahane ‘dursun’ fiili de eklenince… Evet, Duran Dursuneroğlu!.. Ne müthiş bir ikili, öyle değil mi? Sanırım bu durmak fiili zihnime iyiden iyiye yerleşmişti, hayatımdaki her şeye, her türlü işime nüfuz etmişti. Ha, bakın, aklıma, okuduğum bir şey geldi şimdi. Afrika ülkelerinin birinde, bilmem ne kabilesinde, pazar günü doğan erkek çocuklarına ‘Kwadwo’, çarşamba günü doğan erkek çocuklarınaysa ‘Kwaku’ ismi konuluyormuş. Kwadwo, ‘diz çöken’, ‘ricada bulunan’, ‘mütevazı’, ‘dingin’ anlamlarına geliyorken; Kwaku, ‘elde eden’, ‘başkası adına karar veren’, ‘başkalarının hakkını savunan’, ‘kahraman’ anlamlarına geliyormuş. Yapılan bir araştırmaya göre Kwadwo adlı çocukların çekingen, sessiz, barışsever; Kwaku adlı çocuklarınsa tez canlı, saldırgan, sorun çıkaran çocuklar oldukları gözlemlenmiş. Ne tuhaf, değil mi? Fakat bence bütün bunların bir önemi yok ve tüm bu anlattıklarım size saçma gelebilir. Dedim ya, bugünlerde durmadan düşünüyorum, boyuna sorguluyorum. Bir çıkış yolu bulabilir miyim, şu anlamsız durağan hayatıma bir mana, bir heyecan katabilir miyim diye… Ama korkarım ki bütün bu uğraşlarım nafile! Gerçi ‘korkarım!’ dediğime göre az da olsa hâlen bir umudum var demek ki! Hem ne demişler: Çıkmadık candan umut kesilmez. Öyle değil mi, doktor bey?”
Psikiyatr Ruhi Bey gözlüğünü sağ eliyle düzelttikten sonra bakışlarını hastasından, aldığı notlara doğru indirdi. Kaşlarını yukarı kaldırırken dudaklarını dışa doğru büzdü. Sol eliyle tutmakta olduğu kalemiyle birkaç not daha aldı. Bunu yaparken eli titriyordu. Galiba bu, tansiyonunun düşük olmasından kaynaklanıyordu ya da belki de ilerlemiş olan yaşından… Emeklilik çağı geçmesine rağmen henüz emekli olmamıştı. Kırlaşmış saçları, yılların verdiği sıkıntı ve yorgunluğu dışa vuran kırışıklıklarıyla ve bir deri bir kemik kalmış cılız bedeniyle hâlen işini yapmaktaydı. Bu arada göz altlarındaki koyu, çukursu tabaka dikkat çekmekteydi. Gözlerinin içi kızıl kızıldı. Görünüşe bakılırsa geceyi uykusuz geçirmişti.
Hekim birkaç not daha aldıktan sonra bakışlarını tekrar hastasına doğru yöneltti. Yarıya kadar inmiş olan göz kapaklarını biraz daha indirerek burnundan derin bir nefes aldı. Ardından ağzını açıp bir şeyler söyleyecek oldu. Ancak Duran, hekimin ağzını açmasına fırsat dahi vermeden, yeniden konuşmaya başladı. Hekim çaresiz, dudaklarını içe doğru bükerek, aldığı nefesi tekrar burnundan geri yolladı.
“Biliyorum, doktor bey… Benim hasta olduğumu, hatta delirmiş olduğumu düşünüyorsunuz.”
Ruhi Bey başını bir sağa, bir sola sallayarak, bu fikri tasdiklemediğini ifade etti.
Duran devam etti:
“Evet, doğru, deli olabilirim belki, ama ben mutlu bir deli olmak istiyorum. Anlıyor musunuz beni? İhtiyacım olan tek şey mutluluk. Tıpkı rüyalardaki gibi… Gerçi rüyalarda bile mutlu olamıyorum ben artık. Sürekli kâbus görüyorum. Durmadan birileri tarafından kovalanıyorum. Çok korkuyorum, kaçmak istiyorum fakat bir türlü başaramıyorum, kıskıvrak yakalanıveriyorum. Vuruluyorum, dövülüyorum, öldürülüyorum… Sonra birdenbire sıçrayarak uyanıveriyorum, ‘Oh be, rüyaymış!’ diyorum. Bazen de aynı şeyleri ben bir başkasına yapıyorum. Çok öfke duyuyorum, küplere biniyorum. Vuran, döven, öldüren bu kez ben oluyorum. Sonra yine aynı şekilde sıçrayarak uyanıveriyorum, ‘Oh be, rüyaymış!’ diyorum. Ancak ben sıkıldım artık bundan, bıktım bu anlık-geçici sevinmelerden. Ben bundan böyle uyandığım zaman, ‘Oh be, rüyaymış!’ deyip sevinmek yerine, ‘Tüh be, rüyaymış!’ deyip üzülmeyi istiyorum. Evet, üzülmeyi… Bu dünyada zaten yeterince kâbus yaşıyorum. Bunu bir de benzer şekilde rüyalarımda yaşamak istemiyorum. Bari orada güzel şeyler yaşayayım birazcık olsun. Ama yooo!.. Bu o kadar kolay değil, doktor bey. Zaten bu dünyada yaşadıklarımız değil mi rüyaları yaratan şey? Bu dünyada mutlu olamayan birinin, rüyalarında mutlu olabilmesi beklenebilir mi? Hayır, bu asla mümkün değil. O yüzden benim önce bu dünyada mutlu olmam gerekir. Bunun için zaten buraya geldim. Onun için tüm bunları size anlatıyorum. Gördüğüm, yaşadığım tüm bu kâbuslardan artık kurtulmak istiyorum. Hem bu dünyada hem de bu dünyanın yarattığı rüyalarımda… Ama durun bir dakika!.. Bir dakika, bir dakika!.. Eğer!.. Eğer rüyaları bu dünya yarattıysa!.. Peki!.. Peki, o hâlde!.. O hâlde bu dünyayı ne yarattı? Evet evet!.. Bu dünyayı da yaratan bir şey olmalı mutlaka! Başka bir dünya mesela!.. Belki de bu dünya, başka bir dünyada görülen bir rüya! Daha üstte, daha somut, daha gerçek bir dünyada!.. Dikeyde yer alan bir dünya!.. Evet evet, paralel değil, dikey!.. Ah, kahretsin! Neden daha önce düşünemedim ki ben bunu? Evet, doktor bey, evet!.. Kesinlikle bir dünya daha olmalı, bir dünya daha!..”

Mehmet Aldemir
Mehmet Aldemir
Kapıda Biri Var! adlı romanın yazarı
YAZARA AİT TÜM YAZILAR
BİR YORUM YAZIN
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.