Kanadı kırık uçuş denemesi / Mehmet Hameş

0
120

Hangi sevinç acıdan büyük

sordun mu kendine

serçe niye masum

kartal niye gaddar

al şunu gözlerini sil

otur şuraya soluklan

ölüm mü, henüz belli değil

gördüğün rüyadan kalan

otur şuraya soluklan

kırlangıçların gidişine

ağıt yakan şu ağacın

geçmişini anlatayım sana

ebruli desenli baharın

renksiz kışların nefesi

gölgesinde dinlenen insanın

hallerini anlatayım sana

susuz yazlar geçti

yoksul kışlar

geçmişi barbar mevsimler

yakılmış şehirler gibi fena

oysa seherin titrekliğidir

yağmurun bildiğidir göl

kayanın devinimidir kum

umudun tükenmediği hayatta

kış uykusundan uyanınca

yenilermiş zehrini yılan

otur şuraya soluklan

öykümü anlatayım sana

‘pekmezin kaynadığı, tarhananın serildiği günlerde doğurdum seni’ derdi anam… okul giysilerim solgun, eprimiş olduğundan ezik ve utangaç bir çocuktum. kalemi terlemiş öğrenciydim ama gözlüksüz bir miyoptum. bazen öğretmenim sınavlarda beni unutup ön sıraya oturtmadığında, tahtadaki soruları göremediğim için boş kağıt verirdim ve dumura uğrardı düşlerim: kirpiklerim teneffüs zilini ıslatırdı, tembeller sınıfında kalırdım o yıl. 

ceylan gözleri duru nehirlere benzer

tuzsuz göller turna kanatlarına

yurdu vurulmuş çocuklara benzer

beni kederlendiren şu bakışın

sararan, savrulan yapraklar son yazı çiziyordu boşluğa. soframda şenleniyordu tohum. buluttan gebe kalan gök biteviye kar yolluyordu başıma. çakal cesaretli zamanda ilerliyordum. dağlar ırmaklar aşıyor, kardelenler açtırıyordum omuzlarımda. karlı pekmezle kanımı ısıtıyor, geyik yalnızlığına sarınıp yatıyor, kalkıyordum. kıraç toprağın umudu, azgın yağmurların bereketi iniyor, diniyordu. ovaların renkli rüyası, dağların alası bahar gelip geçiyordu… sözcüklerin gizini çözmeyi çok seviyor, yazıların diliyle yaşamı sorgulamaya bayılıyordum. mevsimler mevsimleri kucakladıkça yeni yeni kitaplara ulaşırken kahramanlar kaybolmayan gölgem gibi beni izliyor, her kitaptan sonra ayrı bir ruha bürünüyordu ve ben yeni kimlikler ediniyordum. içimde çığlık atan çocuğu zapt edemeyip erkenden yazının sofrasına çıkınımı açtım.

ne zaman çocukluğumu yazsam

ağlara takılır sözcükler

içime upuzun sis çöker, çığ düşer harflere

kalemim ayaklandıkça, yazdıklarım uzadıkça 

parmaklarımdan yanmaya başlar bedenim

sorgularım o günleri, geleceği…

ah, çocukluğu suç gibi yaşamanın öfkesi

bahçeleri birbirine benzeyen, sokaklarının yıllardır hiç değişmeyen; sabahtan akşama yavaş yüründüğü yerde geçti çocukluğum… sınır boylarında, sevdanın karakollara hapsedildiği, kahvelerde domino taşlarının çın çın ettiği;  babamın gece yarıları kapı çalmalarını beklemekle geçti… küçük bir kasabada kiremiti olan üç beş evden biriydi bizim ev. sürekli kiremitleri kırılırdı sapan taşlarıyla… bahçemiz simli gelinliğini giyerdi ilkyazda. güneş yüzünü gösterince erik çiçekleri kuş şarkılarına eşlik ederdi. kimi zaman aceleci erik çiçekleri kırağının gazabına uğrar, duldada kalanlar ancak baharı karşılayabilirdi. o yıl seyrek olurdu meyveleri. balcı nine’nin bahçesine kedi patileriyle girer, firikleşmiş erikleri ceplerimize doldurup okul zillerini beklerdik, dişlerimizi kamaştırmak için.

çocukluğum, portakal, incir, nar, erik, zeytin dallarındaki kuşları kovalamakla geçti… göçmen kuşlar kuşatırdı bahçemizi. gökkuşağı renkleriyle bezenmiş minik kuşlar tünerdi penceremize. adını bile bilmediğim küçük ve geveze bir kuş paylaşırdı düşlerimi. çok uzaklardan, ama çok uzaklardan yabancı dillerden edindiği ezgileri söylerdi devamlı. bir gün bıraktığım ekmek parçasını almak için

kanadını pervaza sıkıştırıp kırdı. hâlâ belleğimde çırpınışı. ne zaman bir kuş görsem,  pencereye baksam, kanatların oluyor şiirin sözcükleri ve kanadı kırık uçuş denemesine bırakıyorum dizeleri.

aşkla yatanların

bir de kuşların kutsaldır rüyası

‘koynunda sakla beni. öp sana armağan olan yanımdan. ellerin değsin gövdemin çeyiz sandığına. bin bir renkle nakışlanmış, sevgiyle bezenmiş tenimde gezin.  sesin erisin sesimde, tek sese dönüşsün iki ses. kimseler bilemesin o sesin cinsiyetini. yeryüzünde yetişmemiş ve yetişemeyecek çiçek olalım iki renkten. içinde binlerce rengi barındıran sadece iki renkten: biri sen öteki ben…’ diyen de yok artık. yenik düştük. doğrularımız, korkusuzluğumuz, umudumuz ve inancımız olmadığından öldürdük ‘bizi’. oysa sevgiyle süslediğim aşk mendilini sallıyordu sana kalbim. ilk sevgilimle tanışmaya, buluşmaya hazırlanmıştım sanki. gül gibi sevgi, divane bir aşk çağırırdı sanmıştım beni. okyanusta yaralı yunus, çölde yaralı ceylanım şimdi… hâlâ rüyaların ruhuna dalar, yaz yağmurları gibi kıraç toprağıma yağar: odamda parçalanan dolunay, camda kırılan şafağın saçları gibi; o yaralı kuş gözlerini arar gözlerim.

‘bedenim eskidi, ruhum dipdiri. yeni bir aşka başlama vaktidir’ diyorum içimdeki çocuğa.

fırtınaya tutulmuş yağmurda boğulmuş kar yığını

gül devinimi, kanadı kırık bir uçuş denemesi

iki satır arası boşluğa, aşk dergâhına aç divanı

savurma hayatı bir o yana bir bu yana

sanrılı rüya, dört yanı denizle çevrili çöl parçası

ılık bir günde akdeniz hatırası: kalbimde mumya

eskidi bedenim ruhum dipdiri, bir aşkı sınama sırası

kurmalı artık otağı vedasız zamana, sevdaya

otur şuraya soluklan, ölüm mü, henüz belli değil

al şu mendili gözlerini sil, yarını anlatayım sana