Haftanın Hikayesi – İlk Türk operası ve Özsoy’un doğuş sahnesi / Adnan Saygun

0
270

“Opera yapacağız!“

 

İran Şahı Rıza Pehlevi gelecek ve Atatürk devrimlerini inceleyecek…
Atatürk, yakın arkadaşlarını Çankaya Köşkü’nde topluyor.
“Şah için nasıl bir program yapalım?” diye soruyor.
Kimi Orman Çiftliği’ne götürmeyi öneriyor, kimi “Merinos’u gezdirelim” diyor.

Beğenmiyor bu önerileri Atatürk…
“Bütün bunlar İran’da da var. Onlarda olmayan bir şey yapmalı, farkımızı ortaya koymalıyız” diyor.

Aklında bir fikir olduğu besbelli… Sofradakiler merakla bekleşirken kararını açıklıyor:

“Opera yapacağız!“

İşte ilk Türk operası Özsoy’un doğuş sahnesi bu… Atatürk operanın konusunu da kendisi belirliyor.

İran’lıların Şeyhnamesi’nden esinlenmiş bir destan planlıyor:
Öykü, Hakan Feridun’un ikiz oğulları Tur ile Irac üzerine kurulu…

İkizler doğduğunda şeytanın gazabı onları birbirinden ayırıyor…

Ayrı yollara gidip birbirlerinden uzaklaşıyorlar.

Ama yüzyıllar sonra buluşup kardeş olduklarını anlıyorlar.

Tıpkı “ayrı yollara giden ikizler” Türkiye ve İran gibi…

Bu konuyu işlemesi için Münir Hayri Egeli’ye veriyorlar. Libretto’yu [*] Egeli yazıyor.

Sonra besteci arayışına girişiliyor ve Adnan Saygun akıllarına geliyor.

Saygun, devlet bursuyla gönderildiği Paris’ten yeni dönmüş, Musiki Muallim Mektebi’nde hocalık yapıyor. Henüz 27 yaşında…

Libretto’yu okutuyorlar kendisine…
“Şah geliyor, bundan bir opera yazacaksın” diyorlar.
Seviniyor Saygun… Daha önce hiç operası yok Türkiye’nin…

Soruyor:
“Solist var mı?“
“Yok!”
“Koro var mı?”
“Yok!”
“Orkestra var mı?”
“Yok!”
“Ne kadar vaktimiz var?”
“Bir ay!”

Mucizevi bir öyküdür bu…

1 ayda, 27 yaşındaki o adam, hem de Riyaset-i Cumhur Orkestrası Şefi’nin engelleme çabalarına rağmen solistleri bulur, orkestrayı ve koroyu oluşturur, eseri besteler ve Türkiye’nin ilk opera eserini yaratır.
Saygun, o uykusuz geceler için sonradan şöyle yazacaktır:
“Ah bu çalışma… Zaman kısa, imkanlar son derece sınırlı… Ama içimiz coşkun.
Yalnız benim değil, bütün görev almış arkadaşlarımın içi şevkle kaynıyor.
Acaba o atılım üstüne atılım yıllarında içimizde duyduğumuz dinmek bilmez heyecanı, sönmek bilmez ateşi şimdiki kuşaklar nasıl duyuyorlardır”.
Atatürk, gelişmeleri uzaktan takip eder.
Bir ara Sovyet Sefiri Karahan’a “Sen anlarsın, git bir bak” deyip provalara yollar.
Olumlu haber alınca kendisi de gidip izler bir provayı…
Ve Özsoy, 19 Haziran 1934 gecesi, iki devlet adamının huzurunda sahnelenir.
Atatürk, bu mucizenin yaratıcılarını gece Çankaya Köşkü’nde ağırlar, kutlar.
Ve engellemeye çalışanlara der ki:
“Bu, bir devrim hareketidir!“

Sonuç olarak İran Şahı da onuruna verilen bu davetten oldukça memnun kalmıştır. Ankara Halkevi’nde ilk kez sergilenen ‘Özsoy Operası’ dakikalarca ayakta alkışlanmış ve defalarca sahneye çağrılmıştır.


 

Yazan ve Sahneye Koyan: Münir Hayri Egeli

Besteleyen ve Orkestra Şefi: Ahmet Adnan Saygun

Orkestra: İstanbul Konservatuvarı yaylı sazlar heyetiyle Riyaseti Cümhur Bando Heyeti

Dans ve Korografi : Selma ve Azade Selim

Dekor ve kostümler : Hami Mahmut – Galip

Koro İdaresi : Muallim Halil Bedi, Mediha Adnan

Koro: Ankara Kız lisesi, Ankara Kız Ortamektebi, Ankara Beden Terbiyesi Enstitüsü talebesi

Konduit: Şevket

Suflör: Enver Necip


 

Rol Bölümü
Ozan: Hamdi Selçuk

Baş Şaman: Salih Bey

Köse Ağa: Salih Bey

Birinci Bey: Fethi Bey Züppe

İkinci Bey: Kemal Bey

Bir Zabit

Kaymakam Felekler: Nigar Hanım, Muhsine Hanım, Muazzez Hanım, Yıldız Hanım, Nüzhet Hanım, Nimet Hanım

Feridun: Gazi Terbiye Enstitüsü Muallimlerinden Nurullah Şevket Bey

Ses :Gazi Terbiye Enstitüsü Muallimlerinden Nurullah Şevket Bey

Hantun (Ulu Anne): Konservatuvar Muallimlerinden Nimet Vahit Hanım

Ahriman: Süleyman Bey

Ayşım: İstanbul Konservatuvarı Talebelerinden Semiha Hanım

Mehmet: Gazi Terbiye Enstitüsü Muallimlerinden Ö.C.Bey

Bir Köylü: Bedri Bey

Sarıklı: Bedri Bey

Politikacı: Hayati

Tembel

Sefih

Bedbin: Semiha Hanım

Danslar: Selma ve Azade hanımların idaresinde Kız Lisesi ve Orta mektebi talebelerinden Perran, Leyla, Vesamet, Belkıs, Nedret, Enise, Melahat hanımlar

Perde açıldıktan sonra sahnedeki ozan, Türklüğü öven destanını anlatmaya başlar. Dinleyiciler için kırk bin yıl evvelki Feridun’un ülkesini hayal ettirecek tasvirlerde bulunur. Bu bölümde aslen Atatürk’ün ulus, din, devlet konularındaki görüşlerine ışık tutulmaktadır. Ozanın sesine arp eşlik eder.

“Ben ne puta tutkunum, ne de yâra vurgunum,
Elimde destanımla yalnız hakka bakarım.
Doğruyu anlatırım, gönüllere akarım.
Gönlü açık olanlar elbet beni severler.”

Bu dizelerde ozan Asya Türklerinin eski inancı Şamanlıktan İslâma geçişi anlatmaktadır. Ardından tasavvuf felsefesinin büyük ozanı Yunus Emre ile bir bağlantı kurulmaktadır.

Bu bölümün devamında milletimizin kültür yapısını oluştururken kaynakların, Batıdan veya Doğudan değil, kendi tarihimizden alınması gerekliliği vurgulanmaktadır:

“Ben, ne Homeros gibi; hayali yavuzlar,
Tanrılarla sevişen kızcağızları anlatmaktan hoşlanır.
Ne de eski Fin’lerin Kalavala’sı gibi, insanlarla cinlerin,
Döğüşünü süslerim hayal enginlerinde
Ben Firdevsi değilim,
Kendi dar anlayışımdan, güzel renkli savaşlar yaratıp,
İninde uyuyan aslanları kamçılamam.
Ben vatan yavuklusu ozanım,
Öz tarihi söylerim, olmuşu iletirim,
İşte böyle beylerim.”

Atatürk’ün görüşleri doğrultusunda yazılan bu satırlarda toplumun ilerlemesi için başvuracağı kaynakların, kendi geçmişinde var olduğu ve bu geçmişten hareket edilmesi gerekliliğine işaret edilmektedir:

“Tarih diyor ki bize,
Uygarlıklar ırmağı brakisefal soyda buldu, özlü kaynağı,
Bu soy, Asya’dan çıktı, dört bir yana dağıldı,
Bu tarih, yükselişin, başlangıcı sayıldı,
Avrupa, Anadolu, İran, ve orta yayla uygarlığa girdi,
Bakın, bu büyük soyla zaman durur mu?
Sakın zaman durur sanma, duran düşer
İlerden başkasına inanma.”

Bu satırlarda dağılmış Türk boylarını bir araya toplamayı başaran Hakan Feridun’un temsil ettiği kişilik ile dağılmış Osmanlı İmparatorluğunu yeni bir ulusta birleştiren Atatürk özdeşleştirmiştir. Bu özdeşleştirmeyi sağlayan ortak değerlere Hakan Feridun, iki oğlunun dünyaya gelişinin kutlandığı gece, yapılan dualarda yer verilmiştir.

Hakan’ın yaveri yurdun dört bir yanından gelen beylere seslenmektedir.

Hakan’ın Yaveri:

“Dört yanın, doğunun, batının, gün ortasının ve Kara Yurdun beyleri. Bu mavi gecede Ulu Hakan Feridun’un Çağırışına kulak verdiniz ve buraya toplandınız.”

Beylerin konuşmasından sonra bir asker, Hakan Feridun’un gelmekte olduğunu müjdelemektedir. Hakan Feridun koronun coşkuyla seslendirdiği partisyonla içeri girer :

KORO:
“Yaşa yaşa Feridun sen başımızda var ol.
Sana mutlu dilekler getirdi bu örük kul.”

Doğum için gelen beyleri selâmlar ve aryasını söylemeye başlar :

“Derin göklerden akan yüce yavuz kartallar.
Sizi seçtiğiniz bey öz yürekten selamlar.
Atılınca karayı silecek gibi hırçın.
Kanadınızla siz en varılmaz en yalçın.
Kayaları yıkarak nur saçan beylersiniz.
Ününüz yüce olsun. Yurduma hoş geldiniz”

KORO:

“Yaşa yaşa Feridun sen başımızda var ol.
Sana mutlu dilekler getirdi bu örük kul”

HAKAN FERİDUN:

“Size şölen hazırdır. Kurbanlar sizi bekler.
Bu saadetli günde nur getirdiniz beyler.
Hep kollar göğe kalksın yere kapansın dizler.
Benimle bir oldunuz dua ettiniz sizler.”

KORO:

“Hep kollar göğe kalksın yere kapansın dizler.
Sizinle bir olalım dua edelim bizler.”

Hakan Feridun koro ile birlikte aşağıdaki, Tanrı’ya yakarışını içeren tiradı söylemeye başlar:

“Tanrım, bu güzel geceyi, En güzel umutlarla doldur, nurunla doldur.
Sen ey ışık kaynağı.
Dileklerin yapıcısı.
Umutlarını sana bağlayanların, koruyucusu.
Ulu Tanrı
Yüce Tanrı
Çok cahiller, seni gökte arar, yerde ister.
Sen inananların gönlündesin.
Ulusumuzu daima aydın ufuklara yönelt tanrım.”

Tanrı’ya bu yakarıştan sonra, bir haberci tarafından Feridun’a müjdeli haber iletilir ve Hakan’ın ikiz çocukları olduğu haberi verilir. Hakan Feridun’un ikiz oğulları, Tur ve İraç’ın temsil ettiği “Özsoy”, Türk ve İran halkının kardeşliğini temsil etmektedir. Feridun’un hanımı Hatun’un iki yavrusuyla gelmekte olduğu haberi gelir. Koronun Hatun’a seslenişi duyulur.

KORO:

“Selam senindir hatun, senindir ayla güneş.
Bu ikiz tosunla sen sayılırsın göğe eş.”

Koro karşılama seramonisini bitirdikten sonra Hatun ile Hakan Feridun arasında duygusal bir düet başlar:

HATUN:

“Yurda armağan olsun hakanım bu çifte kurt.
Şayet bir gün görürse kara gün bu güzel yurt.
Biri arslan biri kurt olarak saldırsınlar.
Yeryüzünden kötülüğün kökünü kaldırsınlar.
Kadına annelik vatan severliktir bey”

HAKAN FERİDUN:

“Kadın anne olunca feleğin ömrü uzar.
Yerler göğe yaklaşır.
Nurlar gözleri sular.
Bugün senin ününü haykırmak istiyorum.”

Hakan Feridun’un talimatıyla hazırlanan şölende yeni doğan çocuklara, kaderleri için dileklerde bulunan “felekler”, bu kardeşliği dile getirir.

  1. Felek : – Bu yavrular ve onların özsoyu çoğalsın, boyları en eşşiz yurdu bulsun, yer yüzünün en güzel yurduna sahip olsun.

  2. Felek : – Her ne vakit el ele verip tutuşsalar, yeryüzü ışık dolsun sulh, bereket ondan doğsun.

  3. Felek : – Bu çocukların, çağlar boyu sürüp gidecek soyları, hiçbir zaman unutmasınlar, kardeş olduklarını ve her zaman, yüz yılların gerisinde kalacak olan bu anı hatırlasınlar.

  4. Felek : – Bu çocuklar yaşlanacaklar elbet. Ancak ne zaman soyları, derin derin üzerlerine çökecek, karanlık bulutlardan sıyrılır ve yeni bir nur başlarsa, bunlar kaybedecek akşakallarını, yeniden genç olacaklar ve böylece kaderleri, soylarının yenilmez bahtına bağlanacak.

Bu satırlar, Atatürk’ün kurmaya çalıştığı İran’la dostluğa verdiği önemi vurgulamaktadır. Final bölümü Hakan Feridun’un çocuklarına isimlerini koyduğu bölümdür:

“Sen ey nur topu çocuk,
Senin adın Tur olsun.
Kutlu rengin mavi, esin ay,
Yoldaşın kurt olsun.
Sen ey sevgili çocuk,
Senin de adın Iraç olsun.
Nurun Yeşilden çıksın, güneş seninle parlasın,
Yoldaşın arslan olsun.
Ve her ikiniz de, cesaretin, erliğin rengi olan, al ile, paklığın rengi, beyaza birlikte sarılın.”

Feridun, İraç adını koyduğu oğluna, “Nurun yeşilde çıksın, güneş seninle parlasın, yoldaşın aslan olsun.” derken, İran’ın ortak manevî değerlerini ortaya koyarak bayraklarındaki sembolleri anlatmaktadır. Feridun oğullarını; cesaretin, erliğin, temizliğin sembolü olan Türk bayrağında birleşmeye çağırmaktadır.

Son bölümde duyulan gök gürültüsü, orkestranın kasvetli akorları ile birleşince dinleyicide tedirgin bir ruh yaratmaktadır. Hatun, iki çocuğuyla birlikte kendisini Ahriman ile karşı karşıya bulunca büyük bir panik yaşar. Ahriman bu büyük şölene çağırılmadığı için çok sinirlenmiştir. Orkestranın panik hissi veren tınısı içinde Hatun, Ahriman’ın kendisinden ne istediğini sorduğunda büyük bir korkuya kapılacağı cevabı işitir. Ahriman, Hatun’un çocukları için geldiğini söyler. Hatun ise bir anne şefkatiyle Ahriman’a çocuklarını öldürüp öldürmeyeceğini sorar. Ahriman buna gücünün yetmeyeceğini ancak bu iki genci, soyları arasında meçhul kalmaya mahkum edeceğini söyler.

“Bu iki bebek el ele verecek ve dünya bundan ışık bulacak.” der. Hatun bu kötülükleri yapmaması için Ahriman’a yalvarır. Ahriman bunu reddeder. Hatun Tanrı’ya yalvarmaya başlar ve bu yakarışlar sonrasında bir ses işitilir:

KORO:

“Hatun üzülme sakın.
Annelik safası dert.
Bazı cilvesi onun görünürse bile sert.
Annenin sesi gök kubbede cevap bulur.
Annenin dilediği ne ise öyle olur.”

Bu sözlerin ardından şu ses işitilir:

”Hatun merak etme sakın. Ahrimanın dilediği ancak üç defa yerini bulabilir. Senin yavruların bir dördüncü defa el ele verirlerse bir gün Ahriman çatlayacak yer yüzü nur dolacak…”

Bu sözlerin ardından perde iner.

Sonuç olarak ‘Feridun’ ile insanlar yeniden bir ışığa yani ‘lidere’ kavuşmuştur.

Mustafa Kemal Atatürk, her anlamda önder olduğunu bizzat emriyle hazırlanan bu operayla bir kez daha ortaya koymuştur. Bir devlet adamının, diğer bir ülkenin devlet adamına uzattığı en güzel zeytin dalıdır sanat.

 

7 Eylül’de Adnan Saygun’un 100. doğum yıldönümü kutlandı.
Saygun’u ya da Özsoy’u anımsayan kaç kişi var bugün?

“O devrim yıllarının dinmek bilmez heyecanını, sönmek bilmez ateşini”  canlandırmaya katkısı olması umudu ile…