İsmail Cem Doğru ve Mustafa Fırat’la Kirpinin Okları

Yazar: admin     Tarih: 5 Mayıs 2017 06:25     Kategori: Editörden, Genel, Kültür Sanat, Yazarlar

 

 ‘OKUDUKLARIMDAM ÖĞRENDİĞİM BİR ŞEY VAR!” ya da “ZÂLİM BENİ SÖYLETME DERÛNUMDA NELER VAR”

 

İCD: Bu aralar yine canın sıkkın görünüyor. Güncel tartışmalardan uzak durmaya çalıştığını biliyorum. Ama bir şekilde kendini içinde bulduğun şeyler de oluyor. Bazı ayrıntıları fazla önemsediğini düşündüğün oluyor mu?

MF: Şimdi birileri kalkıp, bu konuşmamızı, bu sohbetimizi okuduktan sonra, bir aklı evvel gibi davranıp lafı bir ileri iki geri, ağzının içinde geveleyip, “demek ki bir şey öğrenememiş…” diyecektir. Böyleleri her zaman çıkar karşımıza.

İCD: Bazı şeyleri öğrenmek de alışmak da büyük eziyet aslına bakarsan. Bir fuarda yaşadığımız olayı hatırlarsın. İmlâ bilmediğini ve kitaplarda imlânın, yazım kurallarının bir önemi olmadığını söyleyen yazar arkadaşımızdan söz ediyorum. Kitap imzalarken oluşan kuyruğa da bizzat tanıklık ettik. Bunun nesini öğrenip alışalım. Bir yayıncı olarak ne hissettiriyor bu durum sana.

 

 MF: Hilmi Yavuz ki yaşayan en büyük iki şairimizden biridir, diğeri de Sezai Karakoç’tur, kendisiyle 2005 yılında yaptığım bir söyleşide “lümpen kültür” ya da “ayak takımı” kültürünün ağır basması meselesine dair şunları söylemişti: “Çok satanın, çok izlenenin, çok sözü edilenin değerli, geriye kalanın değersiz olduğu bir toplum…” Burada şüphesiz niteliğin değil niceliğin egemenliğinden bahsediyordu. Bugün gençlerimizin elinde bir furyadır gidiyor. İçi imlâ hatalarıyla dolu, bir cep telefonu uygulamasından, bir sosyal ağ uygulamasından doğmuş ve kimi yayınevleri de bunları bir şaheser olarak önümüze sürerken, alt yapılarının ne olduğu tartışılacak, kendilerinden bile haberdar olmayan, görselin, ambalajın ön plana çıktığı bir furya beni gerçekten rahatsız ediyor. Bu güdük metinleri yazanlar da fuarlarda kendilerinin ne kadar çok sattıklarını, ülkenin sanki önemli yazarlarıymış gibi poz vermekten kendilerini alamıyorlar. Suç bizde! Çünkü çocuklarımıza okuma zevki aşılamadık bizler! Çünkü okullarda öğretmenlerimizin okuma alışkanlığı yok iken kitap okuma ödevleri verdiler. Çünkü annesi babası okumayan bir ailenin içinde buldu bu çocuklarımız kendilerini. Halbuki bu kitapları yazanların söyleyecek, konuşurken iki kelimeyi bir araya getirecek yetisinin olduğu bile şüpheli. Edebiyatımızın en seçkin eserlerini okudular mı acaba? Dünya sanatını ne kadar takip ettiler ya da ediyorlar?

İCD: Etmediklerinden kuşku duymuyoruz da kitap okumayan insanların topluma verdikleri zarar sigara içenlerin verdiği zarara benzemiyor mu? Sigara içen bir insan nasıl kendisiyle birlikte çevresini de zehirliyorsa kitap okumayan bir insan kısıtlı bilgisi ve kısıtlı sözcük kullanımıyla toplumu kirletmiyor mu? Türkçe’nin iki yüz sözcükle konuşulan bir dile dönüştüğünü de düşünürsek. Sloganlarla ve her şeyin yerine kullanılabilen tek sözcükten oluşan kalıplarla konuşma alışkanlığına karşı nasıl savaşılır ki?

MF: Dikkat edersen, gençlerimizin en sık kullandığı sözcük: “Aynen!” Bu neden sence? Sözü yoracak gücü yok! Anlamadan her şeye “aynen” diyen çocuklarımız ve gençlerimiz var etrafımızı saran. İki omuzunun ortasında kendi başını taşıyamayanların sık kullandığı bir kelime: “aynen!” Sinir bozucu. Dişleri sıktıran bir kelime… Hödüğün birinin ortaya attığı ve sonra bir sabun köpüğü gibi havada dolaşan kelime: “aynen!” Gerçek kitapları okumayanların dilinde döndürdüğü bir kelime: “aynen!” Şimdi başka bir hödük de, “gerçek kitaplardan kasıt nedir?” diye soracaktır. Türk klâsikleri, Dünya klâsikleri diyeceğim. Günümüzde harika yazarların kitapları diyeceğim. Selim İleri’nin bütün kitapları diyeceğim. Onur Caymaz’ın öyküleri diyeceğim, Şule Gürbüz’ün bütün kitapları diyeceğim. Mustafa Kutlu’nun öyküleri diyeceğim. Dilim var konuşuyorum işte. Türkçenin harika bir dil olduğunu görmek isteyenler, ne kadar zengin olduğunu tatmak isteyenler Sait Faik’ten, Halikarnas Balıkçısı’na, Sabahattin Ali’den, Feyyaz Kayacan’a, Adalet Ağaoğlu’dan Bilge Karasu’ya oradan Oğuz Atay’a bir yolculuk yapmalı. Daha çok isim var. Bunların tadına varmayanların nasıl bir şey ortaya koyacağından haklı olarak şüphelerim var.  Şiir için başka bir konuda sözü yoracağız. Ama şunu iliştirmeliyim. Lorca’nın bir konferansta verdiği bir konuşma aralığında “Bir ozan, der, beş duyunun profesörü olmalıdır: sırasıyla görmenin, dokunmanın, işitmenin, koku almanın ve tat almanın” Yazılan şiirlerde de bunun eksikliği var mesela…

İCD: Adını saydığın değerli isimlerin bir kısmı da Mühür’de… Haydar Ergülen, Tuğrul Tanyol, V. Bahadır Bayrıl gibi isimlerin kitaplarını yayımlayan bir yayıncı olarak önemli kitapevlerinin raflarında, sanal platformlarda ve belki de en önemlisi fuarlarda bir rekabet durumu ortaya çıkıyor. Dışarıdan bakan birini güldürmesi muhtemel bir rakebet değil mi bu. En az onbin basılmış bir kitapla görünme açısından rekabet ederken ne yaşanıyor? Mesela iki ürüne de “kitap” denmesi. Nitelikli kitabın okurunu samanlıkta iğne arama misali aradığını biliyoruz. Bu durumun yarattığı ekonomi edebiyata mı aittir, yoksa edebiyattan çalınan bir hacim midir?

MF: Zaten beni rahatsız eden bir başka unsur da bu az önce söylediklerime ek olarak bu densiz kitapları yayınlayan yayınevlerinin edebiyata büyük katkılar sağlayan yayınevlerinin önüne geçmiş olmasıdır. Bir şey yapmalı. Çok şey yapmalı. Zira bu kitapları okuyan gençlerimiz yarının büyükleri olarak ellerinde bu tarz kitaplarla dolaşacaklar çünkü. Esas olan gölgede kalacak. Bunun ben bir özel hazır edilmiş program olduğunu ve bilinçli kültür yozlaşması oluşturmak için ortaya atıldığını düşünüyorum son günlerde. Biraz zaman ayırıp çevrenize bakmanız yeterli olacaktır. Ve bu yayınevleri ülkenin kelli felli fuarlarında bir değil birden fazla büyük ada şeklinde aldıkları yerlerle, diğer nitelikli eserleri ön plana çıkarmaya çalışan yayınevlerinin önüne geçiyor. Arz talep meselesi belki de bu durum. İçinde olduğumuz yayınevleri de küçük ya da orta ölçekli olanlar maalesef bu fuarlarda birer dolgu malzemesi gibi kullanılıyor hissine kapılıyor. Kiraların çok yüksek olması bir yana bu yayınevlerinin dönebilmeleri gerçekten çok zor. Doğru bildiklerimi düşman edineceğimi bile bile söylüyorum.

İCD: Ortada düşmanlık edilmesi gereken bir durum var mı bilemiyorum. Bir itirazı dillendiriyoruz. Belki de seni böyle düşünmeye iten en önemli sorun itiraz makamının yanlış isimlerce işgal edilmesi… Çok önemli kitaplardan söz ettin. Çok değerli isimlerin adı geçti. Ancak uygulamanın yanında gösterinin de çok öne çıktığı bir dönemden geçiyoruz. Bu noktada önemli işlere imza atan şairlerin, yazarların kötü kitapların bu denli arkasında durulmasına yeterince itiraz ettiğini düşünüyor musun? Ya da şöyle sormalı: ne yapmalı?

MF: Okudun mu bilmiyorum; ErnstKris ve OttoKurz’un Sabri Gürses çevirisiyle ortaya çıkan Sanatçı İmgesinin Oluşumu adlı kitabını önemsiyorum. İthaki’nin kuram serisinden çıkan bir kitap. Büyü Olarak Tasvir alt minik başlığında “Sanat eserinin kandırma gücüyle ilgili anektodun önemli olduğunu anlamamız, onun tarihsel kökeni incelememizin bir soncuydu,” derler. Sıra dışı bir kitap gerçekten de. Gözün gördüğünden çok fazlasının olduğunun farkındalığını duyumsamak… Şimdi bunu neden paylaştım. Ortada sanat eseri yokken ciddi bir şekilde kandırılıyoruz! Sanatçının bir şeyi ortaya koyarken hangi hallere girmesi bir yana yaşadığı yoksa sığındığı yalnızlık mı demeliydim, kendine çekilmesi de bir yere kadar olmalı. Bugün üzerine ölü toprağı serpilmiş sanatçılarımızın hep bir ağızdan ses vermesi lazım. Az önce bahsettiğim şey’lerin eser olarak bizlere yutturulmaması lazım. Bunların eser olmadığını, birer paçavra olduğunu söylemek lazım. Ama birçok konuda olduğu gibi sessiz kalmak bizim bir mizacımız olmuş. Can çıkar huy çıkmaz! Sanatçı pozlarıyla sosyal ağlarda kare vermeye benzemiyor bu söylediklerim. Benzememeli de. Ben yazdığımdan sorumluyum gerisi beni ilgilendirmez anlayışı maalesef üzücü. Ben de derim ki sen kendi eserinin arkasında durmazsan başkaları hiç durmaz! Sonra bu tip kendini yazar sananlar da ülkenin en önemli yazarıymış gibi eline mikrofon alıp konuşur! İmza günlerinde bir pop şarkıcısının sahneye çıkışında olduğu gibi çığlık çığlığa, canhıraş bir şekilde bağrışmaları birer ses kirliliği olarak gelir seni bulur…

İCD: Ses kirliliği başka kirliliklerin de önünü açma yetkinliği olan bir güce dönüşüyor sonra. Çünkü ses görüntüden daha hızlı… Sonra başka türlü yönlendirmeler çıkıyor insanın karşısına. Sarsıcı haberlerle hatırlatılan kitaplar, okuma listeleriyle öne çıkarılanlar. En çok okunan kitaplar listesi. En çok satın alınanlar. “gölge yazar” gibi bir kavramlar geliştirerek pespayeliğin meşrulaştırılması durumu ahlaksızlığın da övgüsü değil midir? Yıllardır farklı alanlarda ünlü olup kendi alanı tükenince yazarlığa geçiş yapmış pek çok isim için “gölge yazar” kullandığı yönünde bilgiler dolaşır. Biz bunun muhatabını utandıracağını düşünürken kişinin tanımına katkılar yapmak gibi işlevler üstlendiğini görüyoruz.

MF: Bak şimdi tam sırası. Selim İleri ile 2005 yılında yani on iki yıl önce harika bir söyleşi gerçekleştirmiştik. Onu nasıl tanımlamam gerektiğini uzun uzun düşünmüştüm. Bana Türk edebiyatının zaman ve mekânın, geçmişin hüzünlü, nostaljik günlerinin bekçiliğini yapan naif duyarlı bir kalemşor olarak görünmüştü. Ortaya koyduğu eserlerle yeri tartışılmaz. Kendine özgü hassas, duyarlı, kırılgan ve eski (keşke daha çok olsalar) İstanbul efendisi olarak gördüğümü söylemiştim. İstanbul’un onun edebi kişiliğinde inanılmaz bir şekilde beslendiği yaşadığı yaşattığı bir alan…Kendisine ‘sizin İstanbul’unuzdan söz eder misiniz biraz dünü ve bugünüyle, sevdikleriniz, özledikleriniz, sürdürdükleriniz, izini sürdükleriniz süre gelen alışkanlıklarınızla?” sorusunu yöneltmiştim. Dedi ki: “İstanbul gerçekten beslendiğim ve çok sevdiğim bir şehir. Başlangıçta tabi beslendiğimiz derken yani sadece doğup büyüdüğüm yaşadığım ve en iyi bildiğim şehir olması dolayısıyla yazdıklarımın çoğaldığı İstanbul da değişti. Ama dostum ve değerli bir sinema yönetmeni olan Halit Refiğ’in tespitinden sonra şunları düşünmeye başladım. Bu tespit bana yol açtı, o da şuydu. Çok uzun yıllar önce ‘Dostlukların Son Günü’ kitabının içinde yer alan “Gelinli Kız” adlı bir hikâye var. 1970’li yıllarda yazmıştım ben onu. Halit Bey ile yeni tanışmıştık ve “Yeni Dergi”deMemet Fuat’ın yönettiği o dergide yayınlanmıştı. Kuzguna yavrusu güzel görünür hesabı ben de o hikâyeyi Halit Bey’ vermiştim. Halit Bey de okudu.  ‘Çok güzel, eline sağlık’ dedi. Sonra o kitaptaki hikâye türü için içinden şöyle düşünürmüş: “Bunlar herkesin bildiği şey; yağmurlu sokaklar, ne bileyim işte bir masa örtüsü, bir çay sofrası düzeni niye bunları yazıyor, bunlarda ne var diye düşünürmüş’ dedi ki “bana yıllar sonra bütün bunların birer ikişer ortadan kalktığını ve senin yazdıklarının İstanbul kültürüne dair birer tutanak olduklarını fark ettim.” O dönem hiç düşünmediğim yeni bir boyut kazandı bu hikâyeler. Ben de onları aynı Halit Bey gibi seviyordum.”

Bu anıyı paylaşmaktaki derdim azalıyor her şey. Değerlerimiz. Gerçek bizim olandır. O da azılıyor. Bugün Selim İleri’nin 70’li yıllarda yazdığına tanık olabiliyor muyuz? Neyse asıl şunu söyleyip noktayı koyuyorum. Çünkü bu sözün sonuna söz söylemek ayıp olur. O söyleşide Selim İleri: “Her gün yeni bir yazar üretiliyor Türkiye’de. Paketleniyor sizin önünüze; iştahınızı açar veya açmaz o paket sunuluyor. İnsanlar da bunları yutuyorlar. Çok zavallıca bir şey var burada. Mesela geliyor diyor ki size “ben filancayı aldım okudum ve hiç beğenmedim.” E niye aldınız peki? “Çok satanlar listesinde en başta o vardı onun için aldım.” Yani gelişkin bir ülkede “çok satanlar listesi”; ancak aptalları ilgilendirir. Bugün maalesef yaygın okurun tek satın alma ölçütü halini aldı!”

Kaynak: www.aksisanat.com