İlk aşk | Nimet Çetiner

0
87

Karanlıkta birbirlerine sımsıkı sarılmışlardı. Kalpleri, duydukları aşk ve heyecandan deli gibi çarpıyordu. “Seni çok seviyorum!” dedi çocuk kıza. Kız da “Ben de seni çok seviyorum!” dedi. “Seni hiç bırakmayacağım!” dedi çocuk. “Ben de senden hiç vazgeçmeyeceğim!” dedi kız. Ürkek serçeler gibiydi hareketleri ikisinin de. Kimselere yakalanmak istemiyorlardı ve bu ilk buluşmalarıydı. “Okulda görüşürüz.” dedi kız ve çocuğu yanağından öpüp karanlıkta hızla uzaklaştı. Ağaçların arasında gözden kayboldu. Çocuk bir süre, giden kızın arkasından baktı, kızın eve girdiğinden emin olduktan sonra yavaş ve sessiz hareketlerle bahçe duvarından atlayıp karanlıkta hızlı adımlarla uzaklaştı oradan. Yolda yürürken sevinçliydi çocuk. Aylardır düşündüğü, gizli gizli sevdiği kıza açılmıştı sonunda ve sevgisi karşılıksız değildi. Kız da onu seviyordu işte. Yolda yürürken bunu düşünüyor, içi içine sığmıyordu mutluluktan.

Kız mutluydu, gözleri parlıyordu duyduğu mutluluktan. Nasıl mutlu olmasındı ki? Sınıfın en yakışıklı ve iyi çocuğuyla sonunda kısa da olsa baş başa konuşma fırsatı bulmuşlar ve birbirilerine duygularını açmışlardı. Sevip sevilmek ne güzel bir duyguydu. Evdekiler durumdan haberdar olmamalıydılar. Hele de babası ve ağabeyi hiç duymamalıydı bunu. Okulun bitmesine az bir zaman kalmıştı. Bunları düşünürken yıkadığı bulaşıkları kurulayıp yerlerine yerleştirdi. Mutfağın ışığını kapatıp salona geçti. Salonda annesi, babası ve ağabeyi televizyonda haberleri izliyorlardı. Okul çantasını alıp salondakilere iyi geceler diledi ve odasına geçti. Ödevlerini yapmalı, çantasını hazırlamalıydı. Masanın başına oturup derslerini bitirdi, ertesi günün ders programına göre okul çantasını ve okul giyeceklerini hazırladı. Yatağa girdiğinde mutluluktan gülümseyen gözlerini kapattı ve uykuya daldı.

Rüyasında sevdiği çocuğu gördü. Sınıfta oturuyorlardı diğer arkadaşlarıyla birlikte. Onunla aynı sırada oturuyordu o da. Birbirlerine bakıyorlardı gülümseyerek tam el ele tutuşacaklardı ki ders zili çaldı. Öğretmen sınıfa girdi, herkes gidip yerine oturdu fakat ders zili çalmaya devam ediyordu. Uykudan uyandı, çalan çalar saatin alarmıydı. Çabucak yatağından fırladı. Okula geç kalmamalıydı. Okul üniformasını giydi, alelacele annesinin hazırladığı kahvaltıdan bir şeyler atıştırıp fırladı evden. Yolda okul arkadaşları ile buluştu her zamanki yerde. Okula yürüyerek gidiyorlardı. Toplu hâlde yürümeleri kendilerini güvenlikte hissetmelerini sağlıyordu. Ortalık çok karışıktı. Her an karşıt görüşlü öğrenciler tarafından saldırıya uğrayabilirlerdi. Havaların ısınmaya başlamasıyla eriyen kar sularının azgınlaştırdığı derenin üstündeki köprüden geçip bir kilometre kadar yürüyorlardı okula ulaşmak için. Bazen sivil faşistler yollarını kesip cep harçlıklarını almak istiyorlardı onlardan. Onlarsa paralarını onlara vermemek için direniyorlardı. Sonuçta olay çıkıyordu ve tekme tokat birbirlerine giriyorlardı. Olay bittikten sonra gelen polis saldırıya uğrayanları alıp götürüyor, saldırganlar sırıtarak onların ekip otolarına bindirilmelerini seyrediyorlardı. O bunları düşünerek yürürken okula gelmişlerdi bile.

Okul bahçesinde dolaşan öğrenciler ders zilinin çalmasıyla birlikte sıraya girip sınıflarına doğru yol aldılar. Kılık kıyafet kontrolünden geçip sınıflarına girdiler ve yerlerine oturdular. Öğretmenin sınıfa girmesi ile hep beraber ayağa kalkıp öğretmenlerini selamladılar. Sınıfın gürültülü ortamı öğretmenin sınıfa girmesiyle yerini sessizliğe bıraktı. Öğretmenin “otur” komutuyla tekrar yerlerine oturdular. İlk ders Almancaydı o gün. Almanca öğretmeni Ragıp Bey okula yeni gelmişti. Kısa boylu, zayıf ve esmerdi. Yüzü çiçek bozuğuydu. Disiplinli bir öğretmendi,dersini degüzel anlatıyordu. Teneffüs zili çaldığında herkes bahçeye çıktı. Erkek arkadaşı hemen yanına gelmişti gülümseyerek. Kızda ona bakıp gülümsedi, yanakları pembeleşmişti ikisininde. Dikkat çekmemeye çalışıyorlardı. Yanlarına gelen arkadaşlarıyla oturup biraz havadan sudan sohbet ettiler. Dışarıda tam bir bahar havası vardı. Baharın verdiği coşkuyla deli akıyordu kanları bu çocukların. Saf, dürüst, tertemiz insanlardı. Hepsinin kafasında geleceğe dair güzel fikirler ve umutlar vardı. İstiyorlardı ki sahip oldukları bu güzellik sadece onların olmasın, dalga dalga yayılsın tüm halka. Herkes bilsin, herkes yaşasın bu güzelliği. Gelecek aydınlık olsun.

Öğle yemeği saatinde okul kantininde oturup karınlarını doyururlarken aynı masaya oturmuşlardı yine. Çocuğun yeşil gözleri pırılpırıl, sevgi dolu, sıcacık bakıyordu kıza. Kız da aynı şekilde kaçamak ve utangaç bakışlarla bakıyordu çocuğun yeşil gözlerine. Kızın eline bir mektup tutuşturuverdi çocuk gizliden. Mektubu verirken “Lütfen bana yarın yanıt ver.” dedi. Kız da “Olur.” dedi soru dolu yeşil gözlerini merakla çocuğun yeşil gözlerine dikerken. Mektubu kimseye göstermemeye çalışarak acemice ve hızlıca cebine koydu. İlk defa bir aşk mektubu almıştı bir erkekten. Acaba ne yazıyordu sevdiceği mektupta. Zil sesiyle tekrar sınıflara girdi öğrenciler. Sonunda dersler bitti ve paydos zili çaldı. Öğrenciler, öğretmenler evlerinin yolunu tuttular. Yine yol arkadaşları ile yürüdü mahalleye kadar kız ama içinde bir merak, bir merak. Acaba mektubun içinde neler yazıyordu? Yalnız kalıp okumalıydı o mektubu bir an önce. Arkadaşları “Bugün sana ne oldu yaa! Niye böyle hızlı yürüyorsun? Biraz yavaş yürüsene!” diye uyardılar bu yüzden. Kızsa ilk defa bugün fark etmişti evinin okula ne kadar uzak olduğunu. O hızlandıkça yol da inadına uzuyordu.  Kız bozuntuya vermedi. “Sıkıştım, hadi çabuk yürüyün biraz!” dedi gülümseyerek.

Alelacele eve gelen kız şanslıydı, evde kimse yoktu. Sabırsızlıkla mektubu cebinden çıkardı. Heyecanını bastıramıyor, elleri titriyor, parmakları birbirine dolanıyor, bir türlü mektubu açamıyordu. Nihayet mektubu açabildi. Üç satırlık mektubu elindeki şekeri bitmesin diye yavaş yavaş yiyen bir çocuk gibi âdeta harf harf okumuştu. Mektubu okumayı ne kadar uzatırsa mutluluğu o kadar uzayacaktı sanki. Çocuk mektupta onu çok sevdiğini, okul bitince onunla nişanlanmak istediğini ve niyetinin ciddi olduğunu yazmıştı. Kızın heyecandan rengi atmış,kalbi daha da hızlı atmaya başlamıştı. Yarın ne diyeceğim ben ona, diye düşünürken bahçe kapısının sesiyle irkildi ve elindeki mektubu gelen her kimse görmesin diye yanan sobanın içine atıverdi. Mis kokulu kat kat ipek kumaşların arasına sarılıp kırk kilitli sandıklard saklanması gerekirken is kokulu eski sobanın ölgün ateşinde yakılıvermişti. İlk aşk mektubuydu o. Ama böyle olmalıydı. Sevmek suçtu çünkü. Niye korkulurduki sevmekten, sevilmekten? Biraz sonra salon kapısından içeri ağabeyi girdi kızın. Tam zamanında atmışım mektubu sobaya, dedi kız kendi kendine. Kendileri kızlarla dolaşırken gayet rahat olan erkek çocukları, kız kardeşlerinin erkek arkadaşı olduğunu öğrendiklerinde Azrail kesiliyorlardı çünkü. Neymiş efendim kızlar namuslu olmalıymış. Kızların namusu ağabeylerinden sorulurmuş. Erkek arkadaşı olan kızlara orospu gözüyle bakılırmış. Mış, mış… Ne kadar çok namus bekçisi vardı bu toplumda. Kendilerine her hakkı serbest gören erkekler, söz konusu bacıları, anneleri olduğunda kadınların üzerine inanılmaz fiziksel ve psikolojik şiddetler kurmakta kendilerine sonsuz haklar tanırlardı. Bu baskılardan bunalıyor, nefret ediyordu genç kız.

Akşam ev ahalisi yemek yedikten sonra herkes köşesine çekildi. Kız bulaşıkları yıkadı her akşam olduğu gibi. Okul çantasını alıp ders çalışmak için boş odalardan birine geçti. Ev ödevlerini hızla bitirip çantasını hazırladı ve pijamalarını giyip yattı. Yatağa yatmasına yatmıştı ama hiç uykusu yoktu. Kalbi aşkın verdiği mutlulukla gökyüzünde kanat çırparken aklı gelecek hayalleri kurmakla meşguldü. Yarınben ne söyleyeceğim ona, diye düşünmeye başladı. Lise son sınıftaydılar. Okulun bitmesine az bir zaman kalmıştı. Kararını vermişti: Evet, okul bitince nişanlanırız. Sonrada ya üniversiteye gider eğitimimizi tamamlar, evleniriz ya da iş bulur, çalışır, yuvamızı kurarız diye düşünürken uyuyakaldı.

Sabah yine erkenden çalar saatin sesiyle uyandı. Çalar saatin kulak tırmalayan sesinin onu böyle mutlu edebileceğini, sabah erken uyanmanın bu kadar memnun edeceğini hiç düşünemezdi. Üstünügiyip kahvaltısını yaptı, koşar adım okulun yolunu tuttu. Yolda yine arkadaşlarıyla buluştu. Okula beraber yürüdüler. Okul bahçesinde gözleri çocuğu aradı. Yine iki çift yeşil göz özlem ve sevgi ile birbirine kenetlendi kısa bir an, yine sıcacık bakıp gülümsedi çocuklar birbirlerine. Yanaklar pembeleşti yine. Kaçamak bakışlar atıldı karşılıklı. Sevmek ne güzeldi! Karşılıklı sevebilmek ne güzel şeydi! Okul çıkışında kız bir bahaneyle arkadaşlarından ayrıldı. Çocukla aralarında kısacık bir konuşma geçti. Okul bitirilecekti önce. Sonra üniversite sınavına girilecek ve sonuçlar geldikten sonra nişanlanılacaktı. Eğer üniversiteyi kazanamazlarsa çocuk askere gidip gelecek, iş bulacaktı. Kızda bu süreçte iş bulup çalışacaktı. Bu süreçte nişanlanana kadar kimseye bir şey söylenmeyecekti. Dikkatli davranılacaktı. Hiçbir şekilde dersler aksatılmayacaktı. 16-17 yaşlarında birbirine sevdalı iki çocuğun tertemiz hayalleriydi bunlar. Hayalleri de yürekleri gibi saf ve temizdi.

Gençler aldıkları kararı uygulamak için var güçleri ile çalışıyorlardı. Bu arada günler vızır vızır geçiyordu. Her geçen gün siyasal ve toplumsal olaylar şiddetini artırıyordu. Kavgalar, dövüşler, hapse atılanlar hattaöldürülenler iyice artmıştı. Bu artan olaylar sonunda, okulda çıkan bir kavgadan sonra çocuk okulu bitiremeden ayrılmak zorunda kaldı. Mecburen gidip başka bir şehirde okula devam etti. Kız, hiç alakası olmayan siyasi bir olaydan tutuklanıp başka bir ilde cezaevine kapatıldı. Birbirlerini kaybettiler ama birbirlerine karşı duydukları sevgi kaybolmadı.

Yıllar geçti aradan. Kız cezaevinden çıktı. Çocuğu aradı uzun zaman ama bulamadı. Çocuğun da siyasi nedenlerden cezaevine düştüğünü bilmiyordu. Kız çaresiz kaldı, çevre baskısına dayanamıyordu artık. Sevdiceğinide tüm aramalarına rağmen bulamıyordu. Sorabileceği kimse kalmamış, herkes bir yerlere savrulmuştu. Okula devam etmek istedi, şehirdeki okullar kabul etmedi kızı. Başka bir şehre gidip okulunu bitirdi. O şehre dönmek istemiyordu. Arama çabaları sonuçsuz kaldı, çocuğu bulamıyordu. Bu arada yeni bir çevreye girmişti ve girdiği çevrede kendini kabul ettirmişti. Yeni birisi takılmıştı kızın peşine. Güleç yüzlü bir delikanlıydı. Kızı gülümsetmeyi beceriyordu. Kıza, onu sevdiğini, onu mutlu edeceğini söylüyordu. Kızsa sevdiceğini bulamıyor, ne yapacağını da bilemiyordu. İlk aşkı yoktu, yer yarılıp içine girmişti sanki. İçine düştüğü boşlukta yeni tanıştığı gence tutunursa hayata yeniden tutunacak, kim bilir belki mutlu bile olacaktı. Bu avuntularla genç adamın evlilik teklifini kabul etti. Gönlüsevdiceğinde ola ola tanımadığı adamla evlendi. Bu evlilik sadece bir kaçıştı onun için. Yağmurdan kaçarken doluya tutulacağını bilemezdi. Evlendiği adam yavaş yavaş maskesini çıkarıp gerçek yüzünü göstermeye başladı. Kötü bir evlilik yaşıyordu.Derken kızları oldu. Yıllar geçtikçe anlaşmazlıkları dahada büyüdü.

İnsanı insan yapan yaşadıklarıdır. Geçmişinde utanacağı bir şey yapmasa da herkes onun gibi düşünmüyordu. Geçmişte onun baharını kışa çevirenler yine peşine düşmüştü. Bundan kurtulmak için yurt dışına kaçtılar. Hayat aynı hayattı.

İlk aşkı nerelerdeydi acaba? Hiç aklından çıkmıyordu. Yaşıyor muydu, ölmüş müydü? O da onu arıyor muydu? Kimbilir belki o da başkasıyla evlenip çoluk çocuğa karışmıştı. Yurt dışında bir de oğlu olmuştu kızın. İki çocuk anası bir kadındı şimdi o hemde çok mutsuz bir kadın. Yıllar mutsuz, umutsuz geçmekteydi ve artık evliliği dayanılmaz bir hâl almıştı. Sonunda kocasından ayrıldı. Çocuklarını tek başına büyütüp evlendirdi. Geçen yıllar onu çok yıpratmıştı ama o hâlen ilk aşkını arıyordu. Sokaklarda yürürken, otobüslerde, trenlerde, uçaklarda yolculuk yaparken gittiği her yerde onu arıyordu. Bulacağını hissediyordu. Onu bulmak umudu ile insanların yüzlerine bakıyordu acaba bu o mu, diye. Yoktu işte, çocuk yoktu. Belki de ölmüştü. Sonra bir gün aklına bir fikir geldi:Teknolojiyi kullanmak.Çocuğunadını yazdı İnternet’te. Aynı isimde bir sürü insandan oluşan bir liste çıktı karşısına. Tek tek tıkladı listedeki isimlerinin üzerine. Her seferinde büyük bir heyecan ve umutla okuyordu ekrana açılan sayfaları. Uçsuz bucaksız liste uzayıp gidiyordu önünde. Günler ayları, aylar yılları kovaladı umut tükenmeye yüz tutmuştu artık. Yoktu işte sevdiceği, yoktu hiçbir yerde. Birkez daha bakayım dedi şu isim listesine. O ne? Listede bu kez daha önce görmediği biri vardı. Aradığı isimdeki biri, zamanında gitmiş olduğu lisenin adını vermiş, aynı dönemde o okulda okumuş olan öğrencileri arıyordu. Tıkladı ismin üzerine arkadaşlık teklif etti. Heyecandan ölecekmiş gibi atıyordu kalbi. Sevinç ve merak karışımı anlatılmaz duygular içindeydi. Titreyen elleriyle bir sigara çıkarttı paketinden. Karşıdaki şahıstan yanıt geldi. Bu oydu işte. O da kızı arıyordu yıllardır. Alelacele telefon numaralarını yazdılar birbirlerine. Hemen görüntülü aradı çocuk onu. Kız sevinçle cevapladı gelen aramayı. İki telefonun ucunda iki yaşlı insandı konuşanlar artık.

Bir süre konuşamadan birbirlerine bakıp ağlaştılar. Çocuklar gibi hıçkıra hıçkıra ağlaştılar. Neden ağlıyorlardı? Birbirlerine kavuşamadan bir ömür geçirdikleri için mi,sonunda birbirlerini buldukları için mi? Ağladılar epey. Çocuk kocaman, yaşlı bir adamdı.Şimdikafasında saç ağzında diş kalmamış, o yeşil gözlerinin feri solmuştu. Kadının da saçları ağarmış, çocuktan ayrı kaldığı her yıl bir kırışık olup güzel yüzüne konmuştu. İkiside birbiriningözüne çoktandır çöken ağır hüznügörmüştü.

Ben seni yıllarca aradım, seni herkese sordum, bir bilsen kimlere sordum seni ama bulamadım, dedi adam. “Ben de seni çok aradım. Bunca yıl seni hep kalbimde taşıdım.” dedi kadın. Adam “Neden beni beklemedin, beklemek çok mu zordu?” dedi. Kadın bir an duraksadı. Onca yıl aramış, beklemişti oysa. Cevabı biraz kırgınlık, biraz da sitemdi. “İçeriden çıkınca her yere baktım, yıllarca bekledim. Sen neden beni beklemedin, senin için beklemek çok mu zordu?” dedi. Adam “Sana binlerce mektup yazdım, neden yanıt vermedin?” dedi. Yazdığın mektuplardan hiçbiri elime geçmedi ki, dedi kadın. Ben başımdan büyük işlere kalkıştım, dedi adam, hangi duyguyla söylendiği anlaşılmayan bir sesle. “Suç bende!”

İki yaşlı insan. İkiside yabancı ülkelerde. Adam evli, iki çocuklu; kadın evlenmiş, ayrılmış, o da iki çocuklu.“Çık gel, bitsin artık bu hasret!” dedi kadın yıllar sonra birbirini bulmanın verdiği sevinçle. “Çok isterdim şimdi bir uçağa atlayıp yanına geleyim, ama gelemem.” dedi adam fısıltıyı andıran bir sesle. Adam şimdi gözlerini kaçırıyor, kadının yüzüne bakamıyordu. İkiside yaşıyorlardı buna yaşamak denilirse. “Canın sağolsun, üzülme…” diyebildi kadın. Hasretle baktılar birbirlerine, ikisi de yaşlı gözlerle. Aşk, dedi; dava, dedi kadın içinden. Ne kaldı elimde? İkisi de alınmış elimden. “Hoşçakal el adam…” dedi kadın. “Hoşça kal hayatımın aşkı, yüreğimin ebedi hasreti…” dedi adam. El sallayıp vedalaştılar iki telefonun iki ucundaki, iki yaşlı insan. İsteksizce kapandı telefonlar.