ALTIN
DOLAR
EURO
BIST
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 20°C
Sağanak Yağışlı

İçsel Mahkeme | Mehmet Aldemir

07.12.2020
14.807
A+
A-
İçsel Mahkeme | Mehmet Aldemir

CİNSEL ÇATIŞMA/ İÇSEL MAHKEME

Ayana, sadece atleti ve külotu kalmış bulunan komşusunun, her daim yaptığı gibi, banyonun içine girip hemen gergiyi çekeceğini düşünmekteydi. Fakat öyle yapmadı komşusu. Evet, banyonun içine girdi ancak daha henüz gergiyi çekmemişti ki ansızın çıkarmaya başladı atletini.
Bunu gören Ayana alışık olmadığı bu durum karşısında birden bir hoş oldu. Kalbi, sağrısına taş yemiş yabanıl bir kısrak gibi, hızla atmaya koyuldu. Soluk alışverişi arttı. Yanakları, kulakları ve apış arası başta olmak üzere tüm vücudu alaz alaz yanmaya başladı. Elbette bu duyguya ve bu bedensel tepkimelere ilk kez şahit olmuyordu Ayana. Komşusunu gözetlemeye başladığı ilk günden bugüne, her seferinde az ya da çok hep yaşıyordu bunu. Özellikle de yıkanmaya hazırlık gibi, toplamda dört keredir tanık olduğu böylesine uç sahnelerde… Yalnız iş bu kez farklı görünüyordu. Bedeni her zamankinden daha şiddetli, daha sarsıcı bir biçimde tepki veriyordu. Başı dönüyor, gözleri kararıyordu; elleri ayakları zıngır zıngır titriyor, güçlükle ayakta durabiliyordu. Anlaşılan akşam yemeği yemediği için kan basıncı giderek düşüyordu. Tabii bütün bunlarda, izlemiş olduğu görüntünün öncekilere oranla daha tepe bir noktaya doğru gidiyor olması büyük bir önem oluşturuyordu.
Ayana tüm bu sinirsel ve kimyasal süreçleri yaşıyorken bir yandan da her zaman olduğu gibi, yapmış olduğu bu eylemin ne kadar yanlış bir şey olduğunu düşünüyordu. Bundan ötürü içten içe suçluluk hissediyordu. Beyninin üst-ön bölgesinden gelen bir ses ona, “Hayır, yapma!” diyordu. Fakat öte yandan beyninin alt-arka bölgesinden gelen başka bir sesse, sanki diğer sesi boğmak istermişçesine, “Evet, yap, yap, yap!..” deyip duruyordu.
Ayana kendi içinde tüm bu çatışmaları, tüm bu süreçleri yaşıyorken adam çıkardı atletini. Akabinde öne doğru eğilip çeşmeye götürdü elini. Vanayı çevirip fışkırdaktan suyun sıcaklığını yokladı. Sonra yan tarafa doğru uzanarak, demin çıkarmış olduğu çorapları aldı eline. Yapay yünden yapılmış kalın-nemli çoraplarını burnuna götürüp şöyle bir koklamasının ardından, banyonun içerisinde bulunan bir kalıp sabun eşliğinde başladı bir güzel çitilemeye. Bu arada Ayana halen bir karar verebilmiş değildi. İki arada bir derede gibiydi. Ne bir şey yapabiliyor ne de bir şey edebiliyordu. Bedeninin devamlı olarak verdiği “kaç ya da saldır” tepkimelerine karşın olduğu yerde öylece durup duruyordu.
Derken Ayana’nın bünyesi daha fazla bu çıkmaza, bu hareketsizliğe, bu eziyete dayanamadı. Düşüp yere yığılacağına ilişkin Ayana’nın içsel kulağına bir şeyler fısıldadı. Gözlerin daha da kararması, elden ayaktan enerjinin iyice çekilmeye başlaması gibi, uyarı niteliğindeki bu iletiye Ayana hemen o anda kulak verdi. Perdeyi çekip arkasını dönerek derhal yere çömeldi. Sırtını ve başını pencerenin alt kısmında yer alan duvara doğru dayayarak bir süre dinlenmeye karar verdi. Bunu yaparken gözlerini yummuş, çenesini serbest bırakmış; ellerini yanlara, bacaklarını ileriye doğru uzatmıştı.
Ayana o şekilde kendine gelmeye çabalıyorken içinden gelen, birbirine muhalif o zıt sesler henüz susmuş değillerdi. Bir o ses duyuluyordu, bir bu ses…
İlki:
“Oh, iyi oldu!” diyordu. “Eğer bu şekilde olmasaydı, o iğrenç görüntüye şahit olup bir ömür pişmanlık duyacaktın.” diyordu.
İkincisiyse:
“Hayır, sen onu dinleme Ayana! Ayağına kadar gelen bu fırsat tepme. Asıl izlemezsen pişman olacaksın. Haydi, durma, biraz dinlen ve hemen kalk ayağa. Kalk ve izlemeye devam et.” diyordu.
Sanki birisi toplumun yargıçlığına, diğeri ilkel benliğinin avukatlığına soyunmuştu. Ayana ise, tıpkı bir jüri merciiymiş gibi, yargıca ve avukata hiç müdahale etmeden, oturduğu yerden konuşulanları dinlemekteydi. Bu arada henüz kendine gelebilmiş değildi. Bu yüzden karar vermek için acele etmiyordu. Bunu fırsat gören yargıç ve avukatsa, jüri makamını etkileyebilmek için var güçleriyle savaşıyordu. Yargıç, yapılan bu fiilin toplumun ahlak kurallarına aykırı, kabul edilemez, iğrenç bir durum olduğunu; avukatsa bunun doğal gereksinimlerin karşılanması noktasında zorunlu, masumane bir eylem olduğunu söylüyordu ve avukat sözlerinin devamında şöyle diyordu:
“Evet, saygıdeğer jüri üyeleri, görüyorsunuz ki sayın yargıç bunun bir ahlaksızlık olduğunu söylüyor bize. O hâlde soruyorum size: Müvekkilim Ayana’nın senelerdir fazla kiloları nedeniyle başta arkadaşları olmak üzere toplumun diğer üyeleri tarafından sürekli bir aşağılamaya tabi tutulması, dalga geçilmesi; veba saçan bir sıçan gibi, her koşulda yalnızlığa itilmesi… Yine aynı sebepten ötürü hiçbir erkek tarafından beğenilmemesi, işverenlerce dahi talep görmemesi; kırk yaşına gelmesine rağmen bugüne değin eline bir kez olsun bir karşı cins elinin değmemesi, istediği ve hak ettiği gibi güzel bir işte çalışamaması sizce ahlaki bir şey mi? Bırakalım da o da birazcık olsun mutluluk duysun şu hayattan. Niçin hemen suçlayıp mahkûm edelim ki onu? Neden çabucacık alalım bu eğlenceli, zevkli oyuncağı elinden? Hem düşünün bir kere sayın jüri üyeleri… Ya müvekkilim Ayana, bırakın biriyle beraber olmayı, anadan üryan kalmış tek bir erkek dahi göremeden göçüp gidecek olursa bu dünyadan, o zaman ne olacak hâli? Ha?.. Düşünebiliyor musunuz bunu? Soruyorum sizlere: Bu, ona yapılabilecek en büyük haksızlık değil mi?”
Yargıç araya girdi:
“Vaay, sayın avukat!.. Siz hakkı hukuku da mı bilirdiniz yahu? Şaşırtıyorsunuz beni! Çok duygulandım, inanın! Neredeyse kendimi tutamayıp ağlayacağım!”
“Siz dalganızı geçin bakalım, sayın yargıç! Son gülen, iyi güler! Ve de şunu unutmayın: Jüriler daha henüz kararını vermiş değiller.”
“Bakın sayın avukat, öyle duygu sömürüsü yaparak, müvekkilinizin geçmişte yaşadığı sorunlardan falan bahsederek hiçbir yere varamazsınız. Yasalar çok açık. Ve yasalar, kanunlar, kurallar bana ne diyorsa ben onu uygularım. Gerisi hiç mi hiç alakadar etmez beni. Yok hanım kızımız şişkoymuş, yok mutsuzmuş!..  Bana ne, canım! Hem ben bunları kendi kafamdan uydurmuyorum ki. Bu, tüm toplumun ortak olarak hazırladığı, herkesin uyması gereken şeylerdir. Siz de dâhil herkesin bunu kabul etmesi gerekir.”
“Pekâlâ, sayın yargıç; bu yasalar, bu kanunlar, bu kurallar… Ya da adı her ne ise!.. Bütün bunlar hazırlanırken bana veya Ayana’ya soran, danışan hiç kimse olmuş mudur? Bunların altında benim veyahut da müvekkilimin tek bir imzası mevcut mudur?”
“Bırakın laf ebeliğini, sayın avukat! Bu türlü düz mantık yorumlarla jüriyi etkileyemezsiniz. Ha, beğenmiyor musunuz yasalarımızı? Hadi o zaman, hodri meydan! Buyurun, değiştirin lütfen! Haaa, değiştiremiyor musunuz? O hâlde susun, konuşmayın!”
“Size kalsa zaten hiç konuşturmazsınız beni! Elinizden gelse bir kaşık suda boğuverirsiniz! Ama görüyorsunuz ki benim de konuşma hakkım var bu mahkemede. Lütfen biraz daha saygılı olun!”
“Ben size, konuşma hakkınız yok, demiyorum ve de saygısızlık etmiyorum. Elbette ki konuşacaksınız. Ben sadece, bu yasaları değiştirmeye hiç kimsenin tek başına gücünün yetmeyeceğini söylüyorum. Hem zaten ben işimi yapıyorum. Ben kanun koyucu değilim ki. Ben kanunları uygulayıcıyım. O nedenle siz de olmak üzere hiç kimse beni bu konuda suçlayamaz, sayın avukat.”
“Ben sizi suçlamıyorum, sayın yargıç. Ben yalnızca, müvekkilimin durumu göz önüne alınarak, mevcut yasalarda birazcık yumuşatılmaya gidilmesini talep ediyorum.”
“Üzgünüm sayın avukat! Yasalar, kanunlar herkes için aynı şeyleri söyler. Gelgelelim verilecek cezada, sanığın iyi hâli, adli sicil kaydının temiz olması gibi durumlar göz önünde bulundurularak belki birazcık indirime gidilebilir. Fakat korkarım ki bu, sizin müvekkiliniz için mümkün değil!”
“Nedenmiş o?”
“Neden mi? Bir de soruyor musunuz? Müvekkiliniz Ayana Hanım iki seneye yakın bir zamandır her fırsatta bu zavallı adamcağızı izlemiyor mu? Tamam, öncekiler belki bu denli ağır bir cezai müeyyideyi gerektirmiyordu. Ancak tümüyle soyunmuş, çırılçıplak kalmış bir insanı seyretmek ya da seyretmeye girişmek oldukça ağır bir suçtur ve de bu suça verilecek olan ceza aynı oranda ağır ve korkunç olacaktır.”
“İyi de sayın yargıç, adam güneşlik perdesini çekmemişse bu açık açık davetiye çıkarmak olmuyor mu seyredilmeye? Komşusu kendini sergilemekten hoşlanıyorsa bunda Ayana’nın suçu ne? Hem zaten gidip de anahtar deliğinden izlemiyor ki elin herifini. Adam perdesini kapatmış olsaydı, hiçbir zaman yeltenemeyecekti müvekkilim bu türlü bir işe.”
“Doğru, haklısınız! Müvekkiliniz kadar olmasa bile o adam da suç işlemiş sayılır. Gelin görün ki onun davasına bir başka yargıç bakmaktadır. Beniyse yalnız bu dava ilgilendirir. Ve benim davamda sanığın işlemiş olduğu suç sabittir. Teşhir ya da tahrikin söz konusu olması bu gerçeği değiştirmez. Yani sizin anlayacağınız, sayın avukat, öne sürmüş olduğunuz bu savınızın benim nezdimde hiçbir değeri ve önemi yoktur.”
“Bakın sayın jüri üyeleri… Tamam, yasalara herkes uymalı, buna saygı duyuyorum ancak sadece yasalar temel alınacak olsaydı -ukalalığımı mazur görün ama- o hâlde sizin burada bulunmanızın ne anlamı kalırdı? Yargıç zaten hükmünü verir, cezayı keserdi. Sizler yasaların var olan boşluklarını doldurmak, onları farklı şekilde yorumlayabilmek için burada toplanmış bulunuyorsunuz. Sizler vicdanın ve sağduyunun temsilcilerisiniz. Sizler salt kanun uygulayıcıları değilsiniz. O, yargıcın işidir. O sadece ve yalnız toplumun kurallarını göz önünde bulundurur. O acımaz. O, kişiyi esas almaz. O, toplumu esas alır. O, çoğunluğun sesidir. O sorgulamaz, yorum yapmaz. O düşünmez. Toplum onun yerine düşünmüştür zaten. O, bana düşmandır. O, beni hiç sevmez. Benim isteklerimi kabul etmez. O, toplumun isteklerini ölçü alır. Sürgit beni eleştirir durur, beni kötüler. O, beni ezilmesi gereken iğrenç bir böcek gibi görür. O, beni mahkûm etmeyi, bodrum katına kilitlemeyi pek sever.”
“Bu kadar yeter, sayın avukat! Sabrımın sınırlarını zorluyorsunuz. Bir yargıcı yargılamaya kalkıyorsunuz. Bilmiyorsunuz ki beni karşınıza almakla bütün toplumu karşınıza alıyorsunuz. Dikkat edin de o toplum sizi yine bodrum katına kilitleyivermesin. Dikkat edin de sizin yüzünüzden Ayana Hanım bir ömür ağırlaştırılmış vicdan azabına mahkûm edilmesin.”
“Ben bodrum katına alışığım zaten, sayın yargıç. Sayenizde orası benim ikinci meskenim oldu. Birazcık daha kalsam hiç koymaz, inanın! Ama asıl siz dikkat edin sayın yargıç, asıl siz dikkat edin!..”
“Niyeymiş o?”
“Niye mi? Bodrum katı iyice doldu taştı da ondan. Ayana’nın yaşamasına izin vermediğiniz duygularla… Hazlarla, zevklerle, dürtülerle… Evet, doldu taştı, sayın yargıç… Engellemelerle, bastırılmalarla, güneşe özlemlerle… Ve şimdi soruyorum sizlere, tüm bu bodrum katı eşyaları ne olacak diye. Evet, onları sadece mahkûm ettiniz, sadece toplumdan soyutladınız. Peki… Peki, ya onları öldürebildiniz mi? Peki, ya cezası sona erip de yeryüzüne çıkmasına izin verdiğiniz duygular sizce ıslah oldular mı? Hayır, sayın yargıç, hayır! Onlar ıslah olmazlar. Onlar yola gelmezler, boyun eğmezler. Onlar acımazlar. En ummadığınız anda çıkarlar ve sizi sırtınızdan bıçaklayıverirler. Kin ve nefretlerini bütün toplumun üstüne kusuverirler. Ve şimdi onlar çıkacakları o günü, o anı bekliyorlar. Fırsat kolluyorlar sürekli. Bodrum katının o karanlık, o rutubetli; en derin, en kuytu köşelerinde her geçen gün daha da güçleniyorlar. Çünkü onlar karanlıkla beslenirler. Havasızlıkla, nemle, ıssızlıkla… Ve ne kadar derinlere itilirlerse o kadar güçlenirler. Hayır, sayın yargıç, hayır!.. Onları öldürmeliydiniz! Öldürmeliydiniz tek tek! Öldürmeliydiniz, yaşamalarına izin vererek!”
“Yeteeer, yeter artık! Bu kadarına daha fazla dayanamayacağım! Ne yani, hiç kimseyi mahkûm etmeyelim de herkes birbirini yesin, öyle mi? Siz, şeytanın avukatlığını yapmakla o denli meşgulsünüz ki tanrılarımızın yüce ve saf adaletini asla göremiyorsunuz sayın avukat. Ben tanrıları, siz ise şeytanı temsil ediyorsunuz.”
“Şeytan mı? Hah hah! Güldürmeyin beni sayın yargıç! Şeytan dediğiniz şey, sizin kendi içinizde var olan ‘kötü’ye uydurduğunuz bir kılıftır sadece. Boşalmasına izin vermediğiniz o duygulardır işte. Tanrılara gelince… Söyleyin o tanrılarınıza, müvekkilim Ayana’ya birazcık olsun mutluluk versinler bundan sonra. Versinler ki bir daha böylesine bir eyleme girişmesin müvekkilim.”
“Bu ne cüret, bu ne saygısızlık, bu ne kepazelik böyle? Kendinize gelin avukat bey, kendinize!.. Görüyorsunuz ya, saygıdeğer jüri üyeleri; avukat efendi, şeytanı içimizde barındırdığımız bir kötülük olarak tanımlıyor. Tanrılarımız hakkındaysa, sanki en ufak bir fikri varmış gibi, pervasızca atıp tutuyor. Soruyorum sizlere: Bizler -biz yargıçlar- iyiliğin temsilcisi, kötülüğün düşmanları değil miyiz? Toplumun yapısını koruyan, düzeni sağlayan, başıboşluğu yok eden biz değil miyiz? Biz yargıçlar olmasa, bodrum katları olmasa toplumdan, dolayısıyla da bireyden söz etmek mümkün olabilir miydi? Bana bakın avukat bey!.. Ben sizin gibileri çok iyi bilirim. Sizler, aç kurtlar gibisinizdir. Fırsatını buldunuz muydu hemen saldırıya geçersiniz. Sabretmezsiniz, çünkü sizde ‘sabır’ diye bir şey yoktur. Her şeye hemen o anda sahip olmak istersiniz. Sizin bir ölçünüz, bir sınırınız yoktur. Siz hep daha fazlasını istersiniz. Kendi çıkarlarınız, zevkleriniz ve arzularınız için masum bir insanın hayatını hiç gözünüzü kırpmadan mahvedebilirsiniz. Siz nerede durulacağını, nerede inileceğini bilmezsiniz. Rüzgâr nereye iter, dalga nereye sürüklerse siz oraya gidersiniz. Siz dengesizliğin, aşırılığın var olan tanımısınız. Siz sadece anı yaşarsınız. Sizin için geçmiş ve gelecek diye bir şey yoktur. Yaptığınızdan pişmanlık duymazsınız. Yapacağınız şeyin sonucunu düşünmezsiniz. Çünkü siz, hayvanlar gibi, sadece şimdidesiniz! Bakın avukat bey, sizi uyarıyorum!.. Eğer müvekkiliniz Ayana Hanımefendi tekrar ayağa kalkıp o perdeyi çeker ve komşusunu seyre devam ederse, yemin ederim, tanrıların keskin kılıcına geleyim ki onu mahkûm etmek, sonsuza dek sürüp gidecek ağırlaştırılmış büyük bir vicdan azabına çarptırmak için elimden gelen her şeyi yaparım ve bunda bir an olsun tereddüt etmem, inanın!”
Avukat, bu katı ve tehditkâr sözlerden sonra hiçbir şey demedi. Başını usulca öne eğerek, göz ucuyla jürilerin olduğu tarafa doğru bakmaya başladı. Bu arada jüriler henüz bir karar verebilmiş değillerdi, kendi aralarında fısıldaşıp duruyorlardı.
Az sonra fısıldaşmalar sona erdi. Jüri başkanı ayağa dikilerek, oy birliğiyle alınan kararı açıkladı. Karar, sanığın tekrar ayağa kalkıp perdeyi aralayarak, gözetlemeyi kaldığı yerden sürdürmesi yönündeydi.
Yargıç, verilen hükmü duyunca âdeta vurgun yedi. Ne yapacağını, ne söyleyeceğini bilemedi. O, en kötü olasılıkla jürinin bu seferlik Ayana’yı bağışlayacağını, cezalandırmayacağını düşünmüştü. Fakat cezalandırmak şöyle dursun, sanki ödüllendirjiyormuş gibi, yapılan bu utanç verici eylemin kaldığı yerden devam ettirilmesine hükmetmişti.
Yargıç kendini çok kötü hissediyordu. Öfkeden neredeyse çıldırmak üzereydi. Bu da yetmezmiş gibi, avukat bey, hâlâ başı önde olmasına karşın, kaş altından bakıp pis pis sırıtıyordu.
Az sonra jüri başkanı, bir süredir tutuklu bulunan söz konusu duyguları özgür bırakması için avukatı yanına çağırdı. Avukat, zafer kazanmış bir komutan edasıyla, neşe içerisinde jüri başkanının yanına gitti, ondan bodrum katının anahtarını teslim aldı. Ardından bodrum kapısına doğru yöneldi. Kapının önüne varınca anahtarı gururla kilidin deliğine geçirdi. Bunu yaparken yargıca doğru bakıyordu. Sanki anahtarı deliğe değil de onun ciğerine sokuyordu.
Derken avukatın kilidi bir kez çevirmesiyle kapı açıldı, gözaltında bulunan tüm duygular özgürlüklerine kavuştu. Bu arada Ayana kendine gelebilmişti. Yaşadığı içsel mahkeme sürecinin iyi ya da kötü bir sonuca bağlanmış olmasının verdi genişleme duygusuyla açtı gözlerini ve yavaş yavaş yerinden doğrulmaya başladı.
Ayana tümüyle doğrulup ayağa dikilince tekrar döndü pencereye ve tekrar götürdü elini perdeye. Bu kez daha titiz, daha dikkatli davranıyordu. Yanlış bir eylem, en ufak bir belirti her şeyi altüst edebilirdi.
Ayana perdeyi istediği aralıkta açtıktan sonra gözlerini aralığa yanaştırıp komşusunun son durumuna baktı. Adam çoraplarını yıkamış, banyonun üst tarafında bulunan çamaşır ipine asmaktaydı. Bu sırada Ayana’nın bir süredir dingin bir yaşam sürmekte olan kalbi yeniden harekete geçti. Bedeninde daha evvel hissettiği belirtiler yeniden oluşmaya başladı. Anlaşılan aynı süreçler gene yaşanacaktı. Fakat bu defa Ayana kararını vermişti, ikilem yaşamıyordu artık. O yüzden bu kez her şey daha az sarsıcı olacaktı. Gerçi hâlâ içinde, jürinin vermiş olduğu karara rağmen, küçük de olsa bir tereddüt yaşamıyor değildi. Ama hayır, makinist treni çalıştırmıştı bir kere. Ok iyice gerilmiş, yaydan çıkmak üzereydi. Ve bir kere hareket etti miydi tren ve bir kez çıktı mıydı ok yerinden, gayrı geri dönüş yoktu.
Adam çoraplarını astıktan sonra çeşmenin olduğu tarafa doğru çevrildi. Doksan derecelik bir açıyla -Ayana’nın, kendisini sol cepheden görebileceği bir şekilde- öne eğildi. Az evvel çorap yıkama işleminin ardından kapatmış bulunduğu musluğu yeniden açtı. Eliyle suyun sıcaklığını ayarladı. Ardından biraz doğrularak ellerini mavi renkli külotunun yanlarına götürdü. Bu esnada Ayana heyecandan neredeyse ölmek üzereydi. Yaklaşık bir saniye sonra daha önce hiç görmediği bir şeye tanık olacaktı. Gerçi hâlâ az da olsa bir çekinti yaşamıyor değildi. Ama yo, artık çok geçti. Trenin düdüğü çalmıştı bir kere, vagonlar birbirinin peşi sıra hareket etmeye başlamıştı. Sonuna kadar çekilmiş bulunan oksa artık fırlatılmaya hazırdı.
Derken adam -daha tam olarak donunu çıkarmamışken- kafasını ansızın sol tarafa, Ayana’nın gözetleme yaptığı pencereye doğru çevirdi. Ayana o an neye uğradığını bilemedi. Yüreği âdeta ağzına geldi. Ne edeceğini, nasıl davranacağını şaşırdı. Annesinin ensesinden kavradığı bir çakal yavrusu gibi, öylece donakaldı. İlkin kafasında kurduğu, inşa ettiği hazlar ülkesi sanki birdenbire yıkılıp paramparça oluvermişti. Bindiği tren daha ilk istasyona bile varamadan kaza yapıp devrilmişti. Beklediği oksa henüz çıkmış değildi. Ne var ki Ayana hiç ummadığı bir anda başka yönden gelen, başka bir okun hedefi hâline gelmişti ve o ok Ayana’yı -istediği yerinden değil- tam da alnının orta yerinden vuruvermişti.
Adam birkaç saniye öylece baktıktan sonra, hâlâ aynı pozisyonda olmasına karşın, sol eliyle asılarak gergiyi çekti.
Fark edilmiş miydi, yoksa fark edilmemiş miydi, şüpheli, ancak komşusunun gergiyi çekmesiyle, düşmanının pençelerinden kurtulmuş bir av hayvanı gibi, Ayana az buçuk ferahladı. Çarçabuk perdeyi kapatıp arkasını döndü. “Aman ya Rabbi!” diyerek elini bağrına götürdü. Kalbi deliler gibi çarpıyordu. Sanki iman tahtasını delerek kaçıp kurtulmak istiyordu kalbi. Bu arada nefesi, göğsünün üzerine tıpkı bir öküz oturmuş gibi, fena hâlde daralmaya başlamıştı. Vücudunda hissettiği, baştan beridir her yerini yakıp kavuran o yoğun sıcaklıksa ellerini ve ayaklarını hızla terk ederken, geri kalan bölgelerde her geçen saniye daha da artmaktaydı.
Bir süre öylece durarak, yaşadığı şokeyi atlatmaya çalışan Ayana hissettiği daralmaya ve sıcaklığa daha fazla dayanamadı. Hemen, sokağa doğru bakan diğer pencerenin olduğu tarafa geçti. Camı açıp kafasını dışarıya doğru uzattı. Dışarıdan gelen bol rüzgârlı, buz kokulu dondurucu havayı doyasıya içine çekti.
Birkaç dakika bu şekilde soluk alıp veren, bedenini bir nebze de olsa serinletip kendine gelebilen Ayana, cam hâlâ açık olmasına karşın arkasını dönüp yere çömeldi. Sırtını duvara yaslayarak, az ötede tek çubuk hâlinde yanmakta olan elektrikli ısıtıcıya doğru çevirdi gözlerini. O an ruhu cismini terk etmiş gibi, hiçbir duygu emaresi yoktu yüzünde. Öylece durmuş, boş boş, yanan silindirik çubuğa doğru bakmaktaydı. Düşünceleriyse belirsizdi. Bir o düşünce geliyordu, bir bu düşünce… Hangisine odaklanacağını bilemiyor gibiydi.
Ayana o hâlde bir süre -belki üç, belki beş dakika- köz köz yanmakta olan sobaya doğru baktıktan sonra birden ağlamaya başladı. Böğüre böğüre ağlıyordu. Bir yandan da elleriyle saçlarını yolarak:
“Affet Tanrı’m, ne olursun bağışla beni!” diyordu. “Ben aşağılık kızın biriyim, iğrenç mahlukun tekiyim!” diyordu.
Ayana yaklaşık on beş dakika boyunca bu şekilde ağladıktan sonra üşümeye başladığını hissetti. Her ne kadar içinde tutuşturduğu dev orman yangını benzeri ateş henüz sönmüş değilse de bir işkence memuru gibi ha bire vurmakta olan dondurucu rüzgârlar başta ayakları, elleri ve gözyaşlarıyla ıslanmış bulunan yanakları olmak üzere tüm vücudunu âdeta buza çevirmişti.
Ayana ağır ağır yerinden doğruldu, ayağa dikildi. Arkasını dönüp elini uzatarak camı kapatmaya niyetlendi. Fakat arkasını dönmesiyle o an büyük bir irkilme yaşadı. Yüksek perdeden bir çığlık atarak, yükü ağır bir katır gibi, hemen olduğu yere apışıverdi. Hayır, bayılmamıştı, şuuru hâlen açıktı. Ne var ki çok korkmuştu. Dışarıda, birkaç metre ötede, kendisine doğru bakmakta olan eli sopalı, uzun boylu bir adam görmüştü. Adamın üzerinde, boksörlerin maça çıkmazdan önce giyindikleri, tek parçadan oluşan, geniş başlıklı, kuşaklı, dizlerin altına kadar inen kıyafetlere benzer koyu renk bir elbise bulunmaktaydı ve adam o hâliyle çok ürkünç görünüyordu, tıpkı bir zebaniyi andırıyordu.
Ayana’nın birdenbire çığlık atıp yere yığılmasıyla o anda adamın sesi duyuldu:
“Ha-hanımefendi! Hanımefendi! Siz iyi misiniz?”
Ayana, tonunda endişe, üslubunda kibarlık bulunan söz konusu adamın seslenişiyle bir parça da olsa rahatlar gibi oldu. Ancak yine de tedbiri elden bırakmamak için sert bir biçimde:
“Siz kimsiniz ve bahçemde ne arıyorsunuz?” diye bağırdı.
Adam, hanımefendiye cevap verdi:
“Ben yan komşunuzum, efendim!”
Ayana, bu “yan komşu” lafıyla biraz daha rahatladı. Fakat bu kez de şaşırmıştı. Acaba komşusunun, bahçesinde ne işi vardı?
Ayana tüm bunları düşünüyorken ve de kendine gelmeye çabalıyorken adam devam etti:
“Odun almak için dışarı çıkmıştım. Sonra ağlama seslerinizi duydum. Bu soğukta camınızı açık görünce kaygılandım, hırsız falan girmiş sandım.”
Ayana bu açıklamanın ardından artık iyice ferahlamıştı. Hemen eliyle, suratında oluşan gözyaşlarını, salyayı sümüğü yalap şalap silerek yerinden doğruldu. Ayağa kalkıp komşusuna göründü:
“Affedersiniz!..” dedi. “Sizi endişelendirdiğim için çok üzgünüm! Ben!.. Ben, şey oldu da onun için ağlıyordum!..”
Adam elinde tuttuğu sopayı bir o yana, bir bu yana sallayarak:
“Yo yo, önemli değil!” dedi. “Ben, iyi olmanıza sevindim! Bir an evinize hırsız ya da bir sapığın girmiş olabileceğinden kuşkulandım. Ondan sebep şey etmiştim.”
“Ay, çok teşekkür ederim, çok düşüncelisiniz! Ben!.. Ben ne diyeceğimi bilmiyorum! Sizi de işinizden alıkoydum. Ha, bu arada siz titriyorsunuz! Çok üşüyor olmalısınız. E, tabii banyodan daha yeni çıktınız. Şey, banyo!.. Yani hamam!.. Yani duş!.. Ay, aman! Ne diyorum ben? Ah, affedersiniz! Yaşadığım şokeyi henüz atlatamadım da… Demek istediğim, üstünüzde bornozunuz var… Sanırım banyodan yeni çıkmışsınız.”
“Ha, evet, doğru, daha yeni yıkanmıştım ve şu anda gerçekten çok üşüyorum.”
“Ah, kusura bakmayın! Benim yüzümden üşütüp hasta olacaksınız. İsterseniz gelin, size bir kahve ikram edeyim. Hem içiniz ısınır hem de bu vesile ile tanışmış oluruz. Ha, ne dersiniz?”
“Çok sağ olun, çok incesiniz! Ama şimdi rahatsız etmeyeyim ben sizi.”
“Yok canım, ne rahatsızlığı! Asıl ben sizi rahatsız ettim, huzurunuzu kaçırdım akşam akşam. Lütfen, lütfen kabul edin teklifimi! Sonuçta komşuyuz biz, öyle değil mi?”
“Bi-bilmem ki! Yani…”
“Hadi hadi, çekinmeyin! Evde tek başınayım. Lütfen gelin!”
“İyi, tamam öyleyse! Ben üstümü giyinip hemen geliyorum o zaman.”
“Tamam, bekliyorum. Ha, bu arada adınız nedir?”
“Savaş.”
“Memnun oldum Savaş Bey! Benim adım da Ayana.”
“Ben de memnun oldum Ayana Hanım!”
“Tamam, ben sizi daha fazla tutmayayım. Hadi, bir an önce gidip giyinin. Ben de bu arada kahveleri hazırlayayım.”
“Oldu, ben birazdan gelirim.”
“Tamam, Savaş Bey, bekliyorum.”
  • Mehmet Aldemir/ KAPIDA BİRİ VAR! Aralık 2019 (SAVAŞ adlı bölümden…)

Mehmet Aldemir
Mehmet Aldemir
Kapıda Biri Var! adlı romanın yazarı
YAZARA AİT TÜM YAZILAR
BİR YORUM YAZIN
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.