ALTIN 466,18
DOLAR 7,6644
EURO 8,9624
BIST 1,1679
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 25°C
Parçalı Bulutlu

İçimdeki Asi * Devrim BORAN

08.04.2020
310
A+
A-
İçimdeki Asi * Devrim BORAN

Sıkça sorulan hayat soruları vardır hani, ille de sorulan. Çocuk yaşların sıkça sorulan hayat sorusu, “ büyüyünce ne olucan?’’dır. Yanıt ise hemen hemen aynıdır: Ya öğretmen, ya doktor, ya da mühendis olunacaktır. Başka bir şey olunamaz sanki. Oysa, binlerce olasılık vardır. Bir çocuğun ufku, o kadar geniş değildir elbette. Ama bu kadar dar olması (ya da daraltılması) da düşündürücü bir durumdur…

 

‘Büyüyünce astronot olucam’, işte aykırı bir yanıt! Astronot olmayı, kaç çocuk düşünür ya da kaçınız düşünmüştür? Bir istatistik çıkarmak mümkün değil elbette. Tahmin etmek de güç değil ama. Belki 1.000de1 kişi. Belki de10.000de1 kişi. Daha mı az? Mümkündür! Ufkumuz, o kadar dar çünkü…

 

Sizi bilemem, ama ben 10.000de1lik dilim içinde yer alan bir havvaoğluyum. Evet, çocukken astronot olmayı düşünürdüm. Daha doğrusu düşlerdim. Çünkü astronot olmak, kafamdaki bir düşünce değildi yalnızca. Ruhumu saran, yüreğimi ışıtan bir düştü benim için… Daha o yaşlarda bir sonsuzluğun içinde yaşadığımın farkına varmış olmalıyım. Ki astronot olma düşünün peşine takılıp gitmiştim. Gökyüzüne doğru uzanan görkemli çınar ağaçlarının gölgesine sığınıp, gecenin koynunda ışıl ışıl yanan yıldızları izlerdim. Ve yıldızlardan sonsuzluk akardı ruhuma. Elimi uzatıp minik parmaklarımla dokunmak isterdim yıldızlara. Dokunamazdım. Dokunamaz, ağlardım için için. Ama bir gün astronot olacaktım. Astronot olup uzayı keşfe çıkacaktım. Dayayıp kulaklarımı yıldızların kalbine, sonsuzluğun şarkısını dinleyecektim. Ve sonsuzluğun şarkısı ile kendimden geçecektim… Evet, astronot olmayı düşlüyordum. Hem de 80li yıllarda. Hem de Türkiye gibi amatör ligde top koşturan bir ülkede. Hem de yoksul bir ailenin çocuğu olarak. O kadar ki, ilkokulda yer aldığım kümenin adını bile ‘feza’(uzay kelimesinin Arapçası) koydurmuştum. Oysa astronot olmak, bırakalım imkansız olmayı, imkansızın da ötesinde bir şeydi benim için. O yaşlarda böylesi bir imkansızlığın farkına varacak bir bilince sahip değildim elbette. Ne kadar büyük olsa da yüreğim ve ne kadar kabına sığmaz olsa da ruhum, sonuçta bir ‘çocuk’ idim henüz. Ve gözlerim gibi ayaklarım da havada idi…

 

İlkokuldan ortaokula geçişim, aynı zamanda bir düşün sonu idi benim için. 10lu yaşlarımı sürüyordum ve ayaklarım yere basmaya başlamıştı artık. Bir vazgeçişin kıyısındaydım. Kaçınılmaz bir vazgeçiş. Kaçınılmaz ve de acı bir vazgeçiş! İmkansızlığını sezmiş olmalıyım ki, astronot olma düşünden vazgeçmiştim. Öyle düşünüp taşınarak da değil üstelik, kendiliğinden olmuştu vazgeçişim. Ardından gözyaşlarımı akıtarak düşüme veda etmiştim… Vazgeçişimin öğrettiği şeyler de vardı: Böylece öğrenmiştim ki, hayatta ‘veda’ denilen bir şey de vardı. Ve yine böylece öğrenmiştim ki, düş ile gerçek arasında bir uçurum vardı…

 

Astronot olamayacaktım olamayacaktım ya, peki ne olacaktım? Yanıtım gecikmedi: Müzisyen! Evet, müzisyen olacaktım! Yeni düşüm, daha doğrusu hevesim, müzisyen olmaktı. Öteden beri müziğe ilgi duyuyordum zaten. Ve o sıralar hayatıma anlam katan en önemli şey müzik idi. Yoksunluklar içinde geçen çocukluğumda müzik ile tutunmuştum hayata. Bir yandan şarkı sözü yazıp bestelerdim, diğer yandan bir gitar alıp şarkılarımı söylemenin hayalini kurardım. Ama, kendimi bir sahnede düşlemedim hiç. Çünkü müzik, kendim olabileceğim, başka bir deyişle özgür olabileceğim bir alandı benim için… Derken liseye başlayıverdim. Ve lisedeyken müzisyen olmaktan da vazgeçtim. Yine öyle kendiliğinden bir vazgeçiş yaşamıştım. Anlamıştım ki, müzik de kendim olabileceğim bir alan değildi. Müzisyenlik, daha çok ‘içimdeki şairi’ açığa çıkaran bir hevesmiş zaten. Çünkü, müzisyenlikten vazgeçtikten sonra yazdığım şarkı sözleri yerini şiire bırakmıştı.

 

Evet, şiir yazıyordum artık. Üstelik edebiyat dersinden nefret eden bir öğrenci olarak şiir yazıyordum. Şiir yazıyordum yazmasına ya, şair olmak diye bir niyet taşımıyordum hiç. Çünkü, hayatımda ‘şair’ sözcüğünün bir karşılığı yoktu henüz. Belki bir şiir kitabı alıp okumuş olsam ya da bir şairi tanıyıp sevmiş olsam, şairliğe de heves edecektim. Ve hatta şair olma düşünün peşine takılıp gidebilecektim. Ah, bir yol gösteren olsa idi! Çevremde ‘geçim derdi’nden öte derdi olmayan insanlar vardı yalnızca. Oysa benim bambaşka bir derdim vardı: Kendimi arıyordum ben. Kendim olabilmenin peşindeydim ben. Ama, yalnız ve ışıksızdım. Kör bir karanlığın içinde çırpınıp duruyordum… Evet, şiir yazıyordum; ama, şair olmak gibi bir niyetim yoktu. İçimde bir ses vardı yalnızca. Ve o ses, kendini şiir olarak dışavuruyordu. Şairlik, ne bir düş, ne de bir heves idi, yalnızca ‘doğal bir hal’ idi benim için…

 

Önce astronot olma düşünden, sonra da müzisyen olma hevesinden vazgeçmiştim. Şairlik ise bir niyet düzeyine bile ulaşamamıştı. Astronotluktan da, müzisyenlikten de vazgeçmiştim, vazgeçmiştim ya, peki ne olacaktım ben? Ne olacaktım? Ne olabilirdim? Ne olmalıydım? Asıl soru ise, ‘ne idim ben?’. Evet, ‘ne idim ben?’ Yanıtını aradığım soru bu idi… Farkına varmıştım ki, ben bir aykırılıktım dünyada. Sıradan değildim. Sıradan olamazdım. Sıradan olmaktansa canıma kıymayı yeğlerdim. Kararımı vermiştim: Ya kendim olacaktım ya da hiç olmayacaktım…

 

Peki ne idim ve en önemlisi de ne oldum?

 

İçimde yatan bir astronot vardı. Uyanamamıştı ama. Ve asla da uyanamayacaktı. Yine içimde yatan bir müzisyen vardı. Uyanır gibi olmuştu. Ama uyanamadı işte. Ben de ‘varsın uyusun’ demiştim zaten. Ve yine içimde yatan bir şair vardı. Uyanmıştı da. Uyanmıştı ya, şairlik kesmezdi beni. İçimde yatan bir de asi vardı. Ne astronotluk, ne müzisyenlik, ne de şairlik. Her şeyin ötesinde, içimde yatan bir asi vardı. ‘Ne idim’ sorusunun yanıtını bulmuştum sonunda: Ben bir asi idim! Asi bir ruh taşıyordum! Ve içimdeki asi, lise yıllarımın sonlarına doğru uyanıverdi. Üstelik varoluşumu anlamlandıran bir kimliğe dönüşerek uyanıverdi. Arayışım sonuçlanmış, kendimi bulmuştum artık. Ve kendim olarak yaşayacaktım hep.

 

 

devrim BORAN * ocak 2007 * İstanbul

BİR YORUM YAZIN
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.