Hocam, beni sınıfta bırakın / Dr. Muhsin Boz

0
108

Öyküye dair bir anı:

2000’de Marmaris’te yazdıktan kısa bir süre sonra, tayinimi Antakya’ya yaptırdım. Sabah sporum, parkta yürüyüş yapmaktı. Hamit Hoca ile sık sık karşılaşıyorduk. Birkaç defa sohbet etmiş, karşılıklı hal hatır sormuştuk. Bir gün ona öykünün sürprizini yapacaktım. Evde yazıcıdan çıkaracak ve beraberimde parkta taşıyacaktım. Onu görünce de öyküyü verecektim. Acaba olayı hatırlayacak mıydı? Olmadı tabii. Öyküyle buluşturamadan, terk-i dünya etmişti. Şunu anladım ki her şeyi zamanında, geciktirmeden yapmak gerek.


Öykü

Eskiden, buranın bir Fransız mahpushanesi olduğunu söyleseler de, pek inanmıyordum arkadaşlarıma. Bir şeye de benzetemiyordum binayı; araştırmıyordum da ne olarak bir zamanlar kullanıldığını. Sınıfımızın, eskiden mahpushanenin mutfağı olduğunu iddia eden arkadaşlarım vardı. Öyle olmasa bile, Fransızlardan kalma bir binanın, mutfağı olarak nakşolmuştu beynime ders gördüğümüz sınıf. Dersleri, sanal soğan, sarımsak ve bilumum yemek kokuları arasında dinledim hep. Kokular da, en sık öğle yemeklerinden önce artıyordu nedense.
Sınıfımız çok küçüktü. İçinde bulunan sandalyeler ve masalar, sınıfın ölçülerine, yani enine ve boyuna göre özel olarak hazırlanmıştı. Dört okul sandalyesi ve dört okul masası. Her sıraya da dört öğrenci.
Sınıfımızın iki kız öğrencisi vardı. On beş-on altı yaşlarında, on altı erkek öğrencinin yaptığı, adını şu an için koyamadığım baskılardan -yoksa işkencelerden mi deseydim– dolayı, sene başında göç etmek zorunda kaldılar kız öğrencileri bol, bir başka kalabalık sınıfa. On altı erkek öğrenci kalakaldık öylece. Okulda, öğrenci adedi en az, kız öğrencileri olmayan tek sınıf.
Dönemin başıydı. Derslerimizin hocaları tamamlanmıştı nedense. Nedense diyorum; çünkü her yıl, birkaç dersin ders saatleri boş geçerdi birkaç hafta, hatta birkaç ay. Alışmıştık bu duruma. Ama o yıl hocalar tamdı. Biri hariç: beden eğitimi dersinin hocası. Bir süre sonra ona da çözüm bulundu. İlin, İkinci Türkiye Futbol Ligi’nde oynayan takımının kalecisi.
Hoca bulmakla bitmiyor iş. Ya derslerin yapılacağı yer? Öyle bir yerimiz yok maalesef. Okul bahçesi hiç uygun değil. Üstü açık; yağmur var, dolu var… Zemin taş döşeli, sert… Jimnastik ve diğer sporlar için uygun değil.
“Bu dönemi, alışık olduğunuz beden eğitimi derslerinden farklı bir şekilde işleyeceğiz. Farklı da olsa, mutlaka bilmeniz gerektiğine inandığım bazı bilgiler vereceğim sizlere. Dersi, teorik olarak anlatacağım. Yani, bir hafta konumuz futbol, bir hafta basketbol, bir hafta voleybol, bir hafta hentbol… olacak; anladınız mı?” dedi hoca.
Garip gelmişti bize bunlar. Aynı gün zaten, “futbol” konulu dersi anlatmaya başladı hoca. Bir tuhaflık vardı. Herkes futbolu seviyor, oynuyor, hatta uğruna… Ama kimse bilmiyordu futbol sahasının ölçülerini, kale direkleri arasındaki mesafeyi, kale direklerinin yerden yüksekliğini… Sevmiştik dersi, sevmiştik hocamızı…
Üç-dört hafta aradan geçmiş ve ilk sınav yapılmıştı. Sınav doğal olarak teorik yapıldı.
Üç-dört hafta daha aradan geçmiş ve ikinci sınav da yapılmıştı. Geçme notu 10 üzerinden 5 ve üstü idi. Bu sınavlardan herkes geçer notu almıştı. Hocamızın derslerine girdiği diğer şubelerde de tüm öğrencilerin ders notu 5 ve üzeri idi. 5 düşüremeyenlere de hoca biraz yardım etmişti. O söylemişti bize ufak tefek yardımlar yaptığını. Sadece bir öğrenci düşürmemişti not ortalaması olan 5’i. İki yazılı sınavın ortalaması 3 idi.
“Bak, oğlum! Not ortalaman:3. Hadi 4 olsa notun, inan, 5’e tamamlayacaktım. Okulda, beden eğitimi dersini karnesine zayıf olarak düşüren tek öğrenci sen olacaksın. Ben yerinde olsaydım, bu duruma çok üzülürdüm. Başka yazılı sınav da yok, biliyorsun. Aslında üç sınav yapsak iyi olurdu ama zaten ben de geç başlamıştım derslere. Haftaya, seni sözlü sınava kaldıracağım. Mutlaka dersine çalış, öyle gel,” demişti hoca.
“…”
Bir hafta sonra.
“Çalıştın mı oğlum?”
“Çalıştım hocam.”
“E, kalk bakayım sözlüye.”
Öğrenci sırasından kalkar. Sınıf öğrencileri önünde, karatahta arkasındadır.
“Söyle bakayım, futbol sahasının ölçülerini?”
Yanıt yok. Sadece zaman zaman sınıfa, zaman zaman hocaya yalvar yakar gözlerle bakan bir çift göz. Yanakları al al, derin derin soluyan bir öğrenci.
“E, hani çalışmıştın?! Sizlere, hepi topu sekiz-on sayfa yazdırmışım zaten dönem boyunca. Üstelik sınavda da sormuştum bu soruyu. Futbol da oynuyordun. Bunu bilmen gerekirdi oğlum. Neyse… O zaman söyle bakayım; basketbol oyununda çemberin çapı ne kadardır?
Yanıt yok. Hâlâ derin derin soluyan, al al yanaklı, yalvar yakar gözlerle bakan bir öğrenci.
“E, olmadı ama… Neden dersine çalışmadın ki?”
“Çalıştım hocam.” Ellerin başparmakları birbirlerinin etrafında dönmektedir.
“Yanıt veremiyorsun ama…”
“Unuttum hocam.”
“Bildiğin bir konuyu anlat o halde.”
Sessizlik. Sessizliği, derin derin nefesler, zaman zaman iç çekmeler bozuyor.
“Bildiğin bir konu da yoksa, çalışmadın demek ki. Ne yapacağız şimdi, hı?
Sessizlik.
“O halde bir fıkra anlat bize veya bir şarkı, bir şiir…”
“Fıkra bilirim bilmesine de, şu anda aklıma gelmiyor hocam.”
“Bir şarkı da mı bilmiyorsun?”
Beş- altı kişi aynı anda:
“Hocam, ‘Sü tü sa ve…’ şarkısını çok iyi biliyor. Onu çalsın, söylesin,” dedi.
O yılın en çok dinlenen, sözlerinin ne anlama geldiği pek çoğumuz tarafından bilinmediği halde söylenen, söylenmese de müziğinin mırıldanıldığı, hafif tempo tutulduğu, bir Fransızca şarkıydı. Şarkının asıl yazılışı, ‘Si Tu Javias Combien’di. Evet, ben de dahil olmak üzere pek çok arkadaşım, hep o şarkıyı mırıldanıyorduk. Ama tahtaya, sözlü için kalkan arkadaşımızın şarkıyı söyleyişi, farklıydı. O, hiç anlamı olmayan heceleri yan yana getiriyor, şarkının müziğiyle birleştirip, aslına taş çıkartacak bir müzik eseri yaratıyordu her defasında. Bunu, sadece bizim sınıf duymuş, dinlemişti. İşte şimdi hocaya da duyurma, hocaya da dinletme zamanı gelmişti.
“Tamam, madem onu çok iyi söylüyorsun; o halde dinleyelim,” dedi hoca.
“Hayır, hocam! Bilmiyorum. Ben sadece anlamsız heceleri yan yana getirerek, şarkının müziğiyle birleştiriyorum. Anlamsız, saçma sapan bir şey yani…”
“Benim için bir mahzuru yok. Sanırım arkadaşların için de…” deyip sınıfa döndü hoca.
“Bizim için de…” dedik hep bir anda.
“Oğlum, söylemezsen eğer, beden eğitimi dersinin karnene zayıf düşeceğini biliyorsun. Hem de karnesine zayıf düşüren tek öğrenci, sen olacaksın okulda. Ben olsam şarkıyı söyler, bu utançtan kurtulurdum,” dedi hoca, önce öğrenciye, sonra sınıfa bakarak.
“Biz de öyle yapardık hocam,” dedik on altı öğrenci.
“Peki, söyleyeceğim. Ama gülmek yok.”
“Yok,” dedi hoca.
“Yok,” dedik on altı öğrenci.
Bir-iki zayıf, utangaç, küskün, zorlama öksürüğün ardından, şarkıya başladı

Sü tü sa veeeee!
Kom bi yo jü teeennn
Laş ka ri to kom pa na
Ez mi kam pi ta sel ma ruuuu
De lin yu, fak ma tu, şu me ta tu taaaa…
Inınınınn!

Gülmek yoktu. Öyle şart koymuştu arkadaşımız. Ama bu mümkün müydü? Tüm öğrenciler gülme krizine tutulmuştuk. Hocamız da… Herkesin suratı kıpkırmızıydı. Kimi, şiddetli gülme krizi nedeniyle karnını tutuyordu kasılan karın kaslarını gevşetmek için; kimi, göz pınarlarından akan hâkim olamadığı gözyaşlarını siliyordu; kimi, yere düşerken üstüne bulaşan tozları siliyordu elbiselerinin üzerinden; kimi de… Şarkıyı söyleyen arkadaşımızın yanakları baştan beri al aldı. Şarkıyı söylerken, sesi hep titrek titrek çıktı. Baskı altında söyletilen bir şarkının sözleri ancak bu kadar olabilirdi. Şarkının ortalarına gelmişti ki duraladı. Yutkundu. Hocaya acı ve hüzün dolu gözlerle baktı:
“Artık söylemeyeceğim… Hocam, beni sınıfta bırakın! ” dedi. Hoca da dâhil herkes bir anda sustu. Son surat hızla giden bir arabanın, ani bir frenle durması gibi, herkes bir anda son vermişti gülmesine. Ve tıpkı son surat giden arabanın ani freninin ardından takla atması, yuvarlanması, uçması gibi, bir anda tekrar güldü herkes. Arkadaşımızın gözleri kızarmış, buğulanmıştı. Damlamayan gözyaşlarıyla doluydu gözpınarları. Sessizce gidip yerine oturdu.
Hoca, aniden her iki kolunu havaya kaldırdı sınıfa doğru:
“Susun! Yeter! Gülmeyin artık!”
Sonra, arkadaşımıza dönerek:
“Oğlum, geçirdim seni. Öyle çok güldüğümüz için de tüm sınıf adına özür diliyorum senden. Sanırım arkadaşların da özür dileyecek…” dedi gözlerini üzerimizde gezdirerek.
Herkes özür diledi sonra…
Ve işte orada, onlarca uygarlığın beşiği Antakya’da, Fransızların inşa ettiği, bir zamanlar rahibe yetiştiren bir manastırda, bir Fransızca şarkı; aslen Arap asıllı, Türkiye Cumhuriyeti uyruklu bir öğrenci tarafından Fransızca değil, yan yana getirilen anlamsız Türkçe hecelerle seslendiriliyordu. Ama değişik bir baskı altında… Bu baskı ne din baskısıydı, ne dil baskısıydı ne de ırk baskısıydı; sadece ve sadece… İşte, adını bile koyamadığım, usuma geldikçe… ağlarken güldüren, güldürürken ağlatan, aradan yirmi dört yıl geçtikten sonra, bu öyküyü yazdıran, garip bir baskıydı!
(2000-Marmaris)