ALTIN
DOLAR
EURO
BIST
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 16°C
Sağanak Yağışlı

His | Yesenya Bıkmaz

07.01.2021
79
A+
A-
His | Yesenya Bıkmaz

İnsanı hayata bağlayan nedir? Aile? Hayaller? Sevdiği insanlar? Daha realistik davranacak olursak; oksijen? Sizi hayata bağlayan şey nedir diye sorulsa aklınıza gelen ilk cevap ne? Bana sorarsanız duygular derim. Fazla genel oldu belki ama birini diğerinden ayıramayacağım için bunu söylüyorum. Hayatımızın her anında bir şeyler hissederiz. Doğarken korku, büyürken heyecan, daha da büyürken hayal kırıklığı, belki aşk acısı… En basit günümüzden, en dolu dolu ânımıza kadar duygularla doluyuz ve ne kadar saklarsak saklayalım, yokmuş gibi davranıp üstünü örtelim, hepimiz duygusalız. Her birimiz. Kimisi bunu buz gibi bir duvarın arkasına saklıyor, kimisi fazla ortalıkta yaşıyor belki. Nasıl yaşandığı değişir ama herkes hisseder.

Ve sanıyorum ki tam da bu yüzden herkes en çok duygularından kırılır. Tıpkı bir halatın çektikçe inceldiği ve sonunda koptuğu zayıf yeri gibi insanın da en kırılgan, en kopmaya hazır yeri duyguları. Sizi en çok bir şeyler hissettiğiniz insanlar kırar bu yüzden. Güvendiğiniz, aşık olduğunuz veya merhamet duyduğunuz bir insan size kimsenin veremeyeceği zararları verebilir; kalbinizi kırabilir.

Hayatım boyunca hep dayanıklı olmakla övündüm. Daha doğrusu böyle büyütüldüm. Benim büyüdüğüm insanlar için duygusal olmak, incinmek ya da bunu belli etmek hele hele ağlamak kabul edilemez bir suçtu. Hem erkekler ağlar mıydı hiç? Çocukken düşüp dizimi yaraladığımda can acısından ağlarken bile bağırırlardı. Utanmıyor muydum ağlamaya, ufacık bir yara için bu kadar yaygara kopar mıydı hiç? Ayıp! Oysa tek istediğim şefkatli bir sarılma veya sadece ‘öpeyim geçsin’ diyecek biri. Size bir sır vereyim. Çoğu zaman dizim o kadar çok ağrımazdı bile. Ben sadece beni fark etsinler diye ağlardım, ya da fark etmedikleri için ağlardım bilemiyorum.

Bu kadar güçlü olmaya adanmış bir hayatım varken duygularımı saklamakta ustalaştım zamanla. Asla sevdiğimi, ilgi duyduğumu, birine acıdığımı kısacası duygulandığımı belli etmezdim. Belli ettiğim tek bir duygu vardı. Öfke. Şimdi durup bakınca fark ediyorum barbar bir adammışım. Sağa sola bağırıp duruyormuşum. Şimdi ‘ne oldu da aklın başına geldi?’ diye soracaksınız muhtemelen. Anlatayım:

Ben liseden sonra okumadım. Bir berberin yanına çırak olarak verdiler beni. Elim iş tutsun diye. İşin inceliklerini öğrendikten sonra kalfa oldum. Çok geçmeden ustamın yerini aldım. En azından geçimimi sağlıyordum. Biraz elim para görünce kendi evime çıkayım dedim. Ev halkı net bir şekilde reddetti. Araba alayım işe rahat gidip geleyim dedim, araba masrafı çok olur belini büker dediler. Bari altın maltın bir şey alayım yatırım yapayım dedim çalınır dediler. Ben de kefenin cebi yok vur dibine dedim başladım saçmaya. Öyle aman aman bir para değildi ama benim büyüdüğüm şartlarda bu kadar para bile kendimi zengin hissettiriyordu. Mesela en büyük özgürlüğüm her istediğimde bir paket sigara alabiliyor olmamdı. Anlayacağınız beklentilerim bir hayli düşüktü. Sonra benim para kısa sürede suyunu çekti tabi. Ben de alıştım rahat hayata. Borç üstüne borç. İşler de eskisi gibi gitmeyince baktım ki batıyorum, babama gittim. Durumu anlattım. Nasıl çıkarım bu işten dedim. Durdu, durdu. Hiç beklemediğim bir anda bastı tokadı. Hayatımda yediğim tek tokattı bu. Eşek kadar adam olmuşum bu neydi şimdi? Kafamı kaldırıp babama baktım ki, ne olduğunu anlayamadan elinin tersiyle ikinci tokadı indirdi. Sonra suratıma tükürür gibi ‘ilki, kendini bir halt sanıp paranı oraya buraya saçtığın için; ikincisi, sana vurduğumda gözlerin dolduğu içindi. Şimdi kalk git karşımdan!’ dedi. Koşarcasına çıktım evden. Kaç kilometre yürüdüm, hangi yollardan geçtim bilmiyorum. Tek hatırladığım deli gibi ağladığımdı. Küçükken kanayan dizime, lisede yaşadığım ilk aşk acıma, sevdiğim kızdan yüz bulamadığıma, annemin bana göstermediği şefkate, babamın saçımı okşamamasına… Hepsine o an ağladım. Nefesim kesilecek hale geldiğinde durdum. Sağımdan solumdan insanlar geçiyordu. Ben sadece durdum. Oturmadım, yere çökmedim, sağıma soluma bakmadım. Gözlerimi kapattım ve nefes almaya çalıştım. Orada öylece ne kadar kaldım bilmiyorum. Kendime gelip etrafıma baktığımda günün doğmaya başladığını fark ettim. Geldiğim yönün tersi yönünde yürümeye başladığımda, arkamda -o saatlerce durduğum yerde- ruhumdan bir parçamı bıraktığımı hissettim. Bir gecede büyür mü insan? Galiba ben büyümüştüm. Sevilmemenin, korunmamanın ne olduğunu ilk kez bu kadar derinden hissettiğimdendir belki.

Berber dükkânına kadar yürüdüm. Vardığımda gün başlamıştı hatta biraz geç bile kalmıştım. Önlüğümü giyip dükkânı süpürdüm. İş bitince oturdum koltuğa. Öksürme sesiyle irkilip kendime geldiğimde saat öğlene geliyordu. Gelen müşteriyi koltuğa oturtup klasik berber muhabbetlerine girdim. Politika, işsizlik parasızlık… Ben konuştukça konuşuyordum da adamda tık yok. Evet/hayır bile demiyor sadece aynadan saçını kesişimi izliyordu. Sustum ben de. Zaten o kafayla ne diye bu kadar konuşmuştum ki? Bir süre sessizlik devam etti. Adam birden eliyle durdurdu beni. Aynadan gözümün içine baktı. “Senin gözlerin niye kıpkırmızı, ağladın mı yoksa evlat?” dedi. Sustum. Hayatımın en büyük susuşuydu. Böyle bir soruya hayatım boyunca aynı cevabı verdim ben. ‘Ne ağlaması be, saçmalama, sensin ağlak, bebe miyiz oğlum biz…’ ve daha bir dolu delikanlılıkla sıvanmış inkâr sözcükleri. Adam susmuş hâlâ bana bakıyordu. En sonunda tüm cesaretimi toplayıp; “Evet dayı, çok ağladım. Babam ölmüş gibi ağladım dün gece” dedim. Bir nevi doğruydu, dün gece benim içimdeki babam, baba yerine koyduğum tüm duygular ölüp gitmişti. Başını salladı sakince. Beni anlar gibi bir hali vardı. Dumur olmuştum. Beni dinlemesi yetmiyor bir de anlıyordu. Âlim falan mıydı acaba?

Sessizlik devam ederken saçının kalan yerlerinin kesimini tamamladım. Omuzlarını, ensesini bir güzel fırçaladım. Aynayı ona tutuyordum ki kalkıverdi sandalyeden. Gözünün ucuyla bile bakmadı saçına. Kalkıp arkadaki bekleme koltuğuna oturdu. Gür sesiyle; “Hadi bir kahve ısmarla bakalım delikanlı” dedi. Emir almış gibi bir panikle köşedeki çaycıdan iki sade kahve söyleyip az önce dayının oturduğu tıraş koltuğuna oturdum. Sessizlik uzayıp giderken dayı yere bakıyordu. Biraz sonra uzun bir soluk verdi ağzından, oflar gibi. Konuşmaya başladı.

-Bak oğlum, ben seni tanımam sen beni tanımazsın. Ama söyleyeceklerimi beni hiç kesmeden dinle. Sözümü kesersen kızar kalkar giderim haberin olsun. Birbirimizi tanımıyoruz dedim ama ben senin suratındaki yeniyetmeyi çok iyi tanıyorum. 40 yıl önceki mağrur halim var sanki karşımda. Güçlü durmaya çalışmaktan omuzların kaskatı duruyor biliyor musun? Aynaya bakarken hiç dikkat ettin mi? Sanmıyorum. Bak ben hayatımda kimseye seni seviyorum demedim. Özledim, mutlu oldum, iyi ki varsın, yanında çok rahatım demedim. Beni kızdırdın bile demedim. Onun yerine sinirle kalkıp gittim. Hiç ağlamadım. Ayıp diye. Benim babam öldü. Herkes ağladı. Ben hariç. Annem öldü, kardeşlerim kendini yerden yere attı içini boşalttı. Ben? Mıh gibi durdum mezarın başında. Karım benden ayrılmak istedi neden diye bile sormadım. Ceketimi aldım çıktım, 15 senedir yüzünü görmedim. Niye anlattım bu kadar şeyi? Çünkü hastayım. Herkes Alzheimer diyorlar bu illete, ben bunaklık. Neredeyse hiçbir şeyi hatırlamıyorum. Sadece eskiyi. Ben bu berbere daha önce geldim mi? Bilmiyorum. Bugün yemek yedim mi? Hatırlamıyorum. Tek hatırladığım ben yaşamadım evladım. Etrafımda kimse yok. Hiç kimse. Sadece geçmişi hatırlıyorum. Her gün annemle konuşuyorum. Öyle değil oğlum, bunadım dedim delirdim demedim. Fotoğrafıyla konuşuyorum. Sürekli onu ne kadar özlediğimi, yemeklerini ne kadar sevdiğimi söylüyorum. Hele bir mercimek çorbası yapardı ki… Kokusu bugün bile burnumda. Niye yapıyorum bunu? Çünkü annemi unutursam ölürüm evladım. Her şeyi unuturum da onu unutamam.”

Uzun bir soluk daha alıp dizlerine dayanarak ayağa kalktı.

-Hadi bana müsaade.

-Amca dur kahveler geliyor.

Bembeyaz seyrekleşmiş kaşlarını çattı:

-Ne kahvesi yahu? Ben ömrümde sevmedim o zıkkımı. Sen içersin artık haydi rastgele.

Kahveyi kendisinin istediğini de söylemedi, parayı vermeyi unuttuğunu da. Duydukları dün gecenin etkisini kat kat arttırmakla kalmamış, ufaktan ürkütmüştü. Allah mı gönderdi bu adamı? Filmlerde olmaz mıydı böyle akıl veren, suratından derdini anlayan amcalar/dayılar?

Kahveler geldi. Oturup içtim sakince. Telefonumu aldım elime. Kız kardeşimi aradım. Canımdan önce düşündüğüm, üzülse kahrolacağım küçük cadım. Telefonu açtığındaki ses tonu korkuyla karışık bir panikti. ‘Akşam yemek yeme, seninle abi kardeş dışarda yiyelim’ dedim. O kadar heyecanlandı ki, içim sızladı. Yaşadıklarımı yaşatmaya ne hakkım vardı benim?

Akşam yemek yedikten sonra eve yürüyerek dönerken kolumun altına aldım küçük cadımı, sıkı sıkı sarılarak yürüdüm tüm yolu. Eve varınca da kafasının tepesinden, saçlarını ayırdığı yerden öptüm. Kendisinin eve geçmesini, benim bir arkadaşta kalacağımı söyleyip döndüm sırtımı. İlerdeki parkın banklarından birine uzanıp yıldızları izlerken, kalbimdeki ufak kıpırtıdan hissetmeyi öğrenmeye başladığımı fark ettim.

*Müzik önerisi: Pinhani- Yitirmeden

Kaynak: https://simeranya96.blogspot.com/2020/12/his.html

ETİKETLER: ,
Yesenya Bıkmaz
BİR YORUM YAZIN
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.