Hiç bir şey değişmedi /Gökhan Barış Pekşen

0
89

 

Hiçbir şey değişmedi.
Ben de öyle..
Hala kendi içimde aradıklarımla kayboldum, kalemlerle dolu bir küvetin içi gibiyim.. Uzun zaman önce, yazabildiğim için seninle sevişirim demiştim dünyanın en güzel insanı..
Oysa güzel gülerim güzel gülen varsa, sohbet de edilebilirim, herkes kadar çirkin ve soluyorken tüm dünya, benimde renklerim azalabilir dedim..
Acelem yoktu; eski kitap kokan, sıcak, sessiz ve sayfalar her çevrildiğinde sanki kitaplar uykularında iç geçiriyormuş gibi hışırtılar duyulan bir odada olmaktan mutluydum..
Yüzüne baktım, o çok eski bir şeye bakar gibi, odadaki tüm tabloların yüzlerini duvara çevirip sırtımı döndüm ikimize, gözlerime vicks sürüp ağladığım bu gece , gerçek acının ne olduğunu anladım..
Bu yüzden bedenden ötesinin anlamsızlığına acımayı bıraktım..

”Gittin..
İçimdeki suskunluğa Tanrı adını verdim, ne kitap indi ne de kurtarıcı peygamber geldi, kasığımda çıkan siğilden sonra hiçbir şeye haz duymadığımı fark ettim, kurşun kalemi ısıra ısıra hayatıma devam ettim, yazdım sana dair düşlerimden arta kalanı satır satır..

”Yoksun..
Birbirimize bağlılığımızı Tanrı’ya benzetiyordum.. Görünmez ve sessiz ama çocuklar hiçbir Tanrı’dan korkmazdı ki..
Belki de insanın birbirini öldürmesinin sebebi bileklerindeki kanın ağır gelmesiydi o an bedenine..

”Neredeyim böylesine..
Kendi fotoğrafımı paylaşmayı bu gece seçtim, sanki ölüp tekrar bir başkası olarak doğacaktım.. İlahiler ve Eski Ahit’in parçalarını ateşte yaktığım gece , yüzümün bana değişeceğini haber ettiler ve son kez kendine bak, hatırla yüzünü, bir daha o kadar iyi fark edilmeyeceksin..
Korkarım kutsal kitabı açar gibi söze girdim, sen de artık günahkar olacaksın..

Sarı saçları ve donuk kahverengi gözlerinin içine bakarken, oyuncak olmasını diliyordum.. Azıcık sıcak teni ve beyaz ayak parmakları ile yüzyılımızı anlatıyordu.. Her pazar yıkıyordum saçlarını, her pazar diline şeker değdirip öyle morga gönderiyorum çocukluğumuzu.. Artık büyüdük, gidip ve evlerimize biblo ve tablo almak için Kafka okuyorduk ..

– Sevdiğimiz her şeyi katletmek üzerine kurgulandık.. Bu yüzden lütfen çok sevdiğinizi söylerken dişlerinizi fırçalayın dedin sen o gece..

Sallandığımı hissettim sanırım söyleminden, elimde ki rom şişesi değildi sallanan, sallanan neydi?
Tevratı masam oynamasın diye sol ayağımla sabitledim.. Şimdi rahatlıkla başka bir inancın kitabını okuyor ve Mozart – Requiem dinliyorum..
Ayrı yataklar, ayrı mezarlar gibiydi oysa, bazen ücretsiz bir fahişe gibi hissediyorum orada, gözlerime vicks sürüp ağladığım gece, gerçek acının ne olduğunu anladım ..

”Bilirsin..
Duşta şarkı söyleyip tüm dünyayı kendime hayran bırakabilirdim.. Lifi sabunlama sırasında A capella söyledim sonra Ravel’in Bolero’sunu su sesiyle kanon yaptık ve abdest alıp çıktım.. İnançlar alışkanlıklardan daha merhametsiz bu gece..

Orada mısın.?

Benim sınırlarım dışındaki gerçeği hissederek
Toprağa geri döndürmeye,
Gerçeği bulmak için öldüğümü hayal ederek..

– Kendi kapımı çalıyorum şimdi, içeride olduğumu bilmeyerek!

”O gece ulaştığın ses kayıtlarını hatırla..
Artık seksten zevk almadığım için, uykunun içinde kendime yeni bir Tanrı aradım.. O da gizlilik içinde bir çalıdan seslendi, oturup üstüne işeyecek kadar da çişim vardı..
Hep bu yüzden uyanırız, belki de yaşam böyle son bulacak..

Ve örneğin;
Az daha soymak istiyorum atılan zarın anlayışına esirliği..

B a n a t e m a s e d e n b u y d u
Elimden kaçırdığım balonun ürpertisi..

Üstünü örtercesine tüm eşyaların
Kıpkırmızı bir sevda,
Şimdilik sadece anlamak olsun bu..

”Bir başka gece, aynada kendini izlerken sen usulca sokuldum arkandan ve fısıldadım sana..

Aşık olmak için bitkileri gömdüm toprağa, güneş ve su ile zaman harcayıp, konuştum.. Büyümek ölmek demektir, bu yüzden kimseyi sevme dedim, makasla kestim dallarını..

Çünkü;
Günah olduğunu bildiğim kimseyi özlemedim..

Virginia Woolf kadar öfkeli olduğum için hayata, seksi ve gözlük takan kimseye inancım yoktu.. Yakınlardaki nehir de kalmadı..

Alıştığım bardağı kırabilmek gibiydi, lütfen üstünü giy ve çık dedin odadan, istediğin kitabı al, yolun uzun demek istedin.. Sonra kapıyı çaldı hatırlamıyorum.. Bana benim annem olmayan anneleri anlatır mısın, dedin.. Sen tavşanların gözlerindeki tedirginlik gibisin diyemedim diye,
Senden uzaklaştığımda,
Çok uzaklaştığımda
Korku
Pişmanlıktan ölen bir kahkahanın son nefesiymiş..

Uçup gidiyorum;
Kendi ellerimi tutarak
Hemen arkamda bir gölgeyle
O parçaları birbirine ait hissediyorum..
Çünkü izledim parçalanmalarını
Çok tanıdık ve bunaltıcı bir azaptı bu..

Şimdi büründüğüm bu biçim
Hatırlıyorum burası öldüğüm yerdi..

”Hatırlıyorum tekrar tekrar o dejavu’yu..
Ağzımdan akan kanlarla lunapark yaptım, işte insan kanser olunca her şeyi masum yapabileceğine inanıyor..

”Sana o aynanın karşısında en son mırıldandığım şeyi hatırladım, sana söylemediğim..
Bir kitapçıda buluşup, Thomas Bernhard okuyarak intihar edecektik, sonra kitabı yakıp, herkesin roman yazdığını düşünüp,
çöpe atıyorum kendimi..

”Duydun mu beni,
son nefesine kadar benimle olmayan,
kimsin sen –
karşıma çık..

Sana ulaştıysa eğer mektubum, gözyaşı, kan ve sperm ile tamamlayan yazar birkaç güne öldü.. Çünkü yaşam Tanrı’ya anlatılmayacak kadar derindi, bir bardak kırılınca üzerine kimse basmasın diye panik yapmak gibi..

– Gökhan Barış Pekşen
– Günah olduğunu bildiğim kimseyi özlemedim
– 28072018