Haftanın Hikayesi: Yaşar Kemal

Yazar: Editör     Tarih: 3 Mart 2017 22:58     Kategori: Dergiler, Editörden, Genel, Kültür Sanat, Roman, Sözler Özdeyimler, Yazarlar
Yazarlar, yaşamda mutluluğu, umudu ekmeğe katık etmek gibi her gün yeni bir sürprizle uyanırlar güne.
Bu nedenledir ki sanata ve sanatçıya karşı çevrilen yüzlere inat, kardeşçe birlik içinde direngen olmalı.
Yazar çizerler, hayatın güzellik işçileridir. Bizler uyurken, onlar düşlerimize bir tutam YILDIZ serpiştitirler her gece.
yaşamın güzelliklerini, manasını diri tutmak adına şiir ve öykülerinde güzelliği, iyiliği inşa eder gibi çalışıp didinirler..
Hayata karşı umudunu yitiren direnen bir anne baba gibi, bir sevgilinin aşka düşmüşlüğü gibi, insanın en umutsuz anında uçurumların kıyısından son anda çekip alır gibi yaşama çağırırlar yeniden.
 
Tepedeki kızgın güneş, gölgesini ayaklarının dibine, koyu bir yuvarlak halinde düşürüyor, her bastıkça ayakları bileklerine kadar, yolun kızgın tozları içine gömülüyordu. Üstbaşı toz içinde kalmış, boynundan, yüzünden süzülen terler tozla karışıp çamur olmuştu. Başına bağladığı mendilin bir ucunu dişleri arasına almış çiğniyor, eliyle de bir iki yanına işaretler yapıyor, kendi kendine konuşuyordu.Öne doğru yumulmuş, tozları dört bir yanına fışkırtarak hızla yürürken birden durdu. Ağzındaki mendil ucunu hırsla ısırdı. Tükürecek oldu, ağzı kurumuş, dili damağına yapışmıştı.”Ben”, dedi, ”gösteririm ona. Ben hırsızlık yapacak adam mıyım be? işin ucunda ölüm var.”Daha hızlı yürümeye başladı. Ayaklarını yakan tozun farkında bile değildi. Sonra, nedense, yoldan çıkıp tarlalara saptı. Ekin sapları ayaklarının altında çatırdıyordu. Uzakta gürültüyle bir harman makinesi çalışıyor, ırgatların küfürleri duyuluyordu. Harman makinesinin farkında olmadan, önünden geçip gitti.Gözleri kısılmış, küçücük yüzü biraz daha küçülüp kararmıştı. Alnının kırışıklıklarını da çamur doldurmuştu.Yürüdüğü toprak yarılmış, yarıklar örümcek ağı gibi dal dal her tarafa yayılmıştı. Ayağının biri bir yarığa girip burkuldu. Müthiş acıdı. Acıdan olduğu yere çöküverdi. Toprak, etini kızgın demir gibi dağladı. Sıcağın acısı… Toprağın acısı… Birden hopladı… Bir zaman şaşkın bakındı. Sonra yerden bir tutam kuru ekin sapı alıp çiğnemeye başladı. Çiğnedikçe sap ağızını kurutuyor, buruyordu. Ağzındakini tükürdü. Sonra bir tutam daha aldı.Bir de yorulmuştu ki… Sallanıyor, yanına yönüne yalpa vuruyordu.Zınk diye durdu. Afalladı. Ne oluyor, nereye gidiyordu? Hemencecik hatırladı: ”Namussuz, alçak” dedi kinle, ”sana yaparsam yaparım. Bil ki, ulan, bu işin ucunda ölüm var. Ben hırsızlık yapacak adam mıyım? Bunca yıl Çukurova^dayım, namusumla çalıştım. ”Sonra, gene daldı. Güneş tepesini kaynatıyordu.O gün, ikindiye kadar, karşıki yoldan geçenler, tarlaların ortasında, güneşin alnında, dümdüz, pırıltılı bir hasır gibi alabildiğine uzanmış ovada biraz önce doğru eğilmiş adamı kıpırdamadan dururken gördüler.Adamın gözleri kapalı… Bir ceviz ağacının altında üç yaşında, dişleri bembeyaz, gülen, emekleyen bir çocuk… Çocuk neşe ile anasının boynuna atılır. Çocuk ter içindedir.. Yüzünden gözünden terler süzülür. Çocuğun gömleği yırtılmış, çocuk ağlar… Nedense hep ağlar. Sonra genç kadın tarladan döner. Dudakları yarılmış.. İhtiyar ana, ak saçlı… Belini tuta tuta, bir şeyler söyler… Kurumuş elleri ananın… Kurumuş eller… Eller, Çukurova’nın bin bir pırıltıyla dönen sıcağının içinden uzanır.Var gücüyle dişlerini sıktı. ”Namussuz.. Sana gösteririm.. Ben hırsızlık yapmışım ha! Gece yarısı Muharrem Ağa’nın pamuğunu çalmışım, öyle mi? Beni attırır mısın işten?”Garbi yeli efil efil esmeye başladı. Gölgesi, doğuya doğru bir adam boyu uzamıştı. Ta güneyde, Akdeniz’in üstünden parça parça ak bulutlar yükseliyordu.Biraz kımıldadı. Sonra bir adım atıp durdu. Sonra hızla yürümeye başladı. Tarlalardan tozlu yola saptı… Önünden biri gidiyordu. Gözlerini kısıp baktı. Karanlık da yavaş yavaş çöktüğü için, önden gideni bir türlü fark edemiyordu.Adamlarını açtı. Önden gidene yetişip, ”Hişt lan!..” dedi.Öteki döndü.Beriki sevindi: ”Ali lan.. sen misin?”Ali durdu.”Bu işi iyi yapmadın, Hüseyin,” dedi.Hüseyin: ”Ben,” dedi, ”elcinin inadına yaptım o işi.”Ali: ”Senin arkandan bir attı tuttu… Demediğini komadı. Hırsız, dedi. Namussuz, dedi. Irgat milletinin şerefini bu adamlardır beş paralık eden, dedi. Ne bileyim ben.. dedi oğlu dedi. Sen bu işi yapıy rezil olmamalıydın.”Hüseyin: ”Sövdü mü?” dedi.Ali:”Bırak benim yakamı.. Ben bilmem orasını..Nasıl bilmezsin?..”Bilmem..Sövmedi mi? Bilmem.Daha ne dedi?” Bilmem..Ben onun karısıyla yattım, dedi. Öyle mi? Bilmem amma, o çok namussuz adam.’Yani yattım, dedi! O çok namussuz bir adam.Demek yüz kişinin içinde böyle dedi?””Alçağın biridir o.’Vay anasını, avradını. Böyle ha. Ali:”Bütün Çukurova’da ondan namussuz adam bulunmaz. Elci değil, ırgat celladı. Ağaların iti, ırgatların düşmanı… Senin bir çuval pamuğu onca ırgadın içinde Ağaya gösterip seni rezil kepaze etmeseydi olmaz mıydı? Herkese yapar kötülük, bir haklayan çıkmadı. Yapamaz bunu önünde görse erkek adam. Bir de…”Hüseyin, Alinin kolundan tutup durdurdu. Kan çanağına dönmüş gözlerini delercesine gözlerinin içine dikti.”De lan,” dedi, ”karısıyla yattım dedi mi?”Ali omuz silkti:”Bilmem…”Hüseyinin elinde birden hançer parladı.”De lan,” dedi. ”De lan!”Ali dudak büktü: ”Bu hançeri bana çekeceğine..” Hüseyin Aliyi hınçla itip gerisin geri döndü. Koşuyordu. Tarlalardan, çalılıklardan geçiyor, soluğu kesilip duruyor, sonra tekrar koşuyordu. Bacakları kan içinde kalmıştı…Arada bir ayın üstünü bir bulut parçası kapatıyor, her bulut gelişte Hüseyin’in yüreği hop ediyordu. Hüseyin, ağzı aşağı bir kara çalının karanlığına yatmış, elindeki hançerini sıkıyor, tirtir titriyor, olanca gücüyle geriniyordu.Ay batıdaki dağlara doğru indi. Hüseyin’in gözü karşı karanlık dağlarda, gökteki kocaman ayda. Ay, bir türlü batmak bilmiyor.Biraz ileride, harman yerindeki ırgatlar çoktandır uyumuşlar. Irgatların ötesinde, harman yerinin sağında, elcinin cibinliği de rüzgârda usul usul sallanıyor.Ay, dağların tepesine oturdu kaldı. Hüseyin, hançerin kabzasını yakalamış… Uçacak gibi…Ay iniyor…Derken ay batıverdi.. Hüseyin bir telaş, bir titreme…Hüseyin sürüne sürüne cibinliğe doğru gidiyor. Soluk bile almıyor. Usulcana cibinliğin yanına yattı. Cibinliğin içindeki rahat rahat horluyor. Sonra sayıklıyor.Hüseyin, cibinliğin karanlığına boylu boyunca uzanmış.. Öteki horlayıp yatakta dönüyor… Hüseyin’in hançeri tutan eline, bileğinde bir sızı… Bilek düşecekmiş gibi… Yüreğinin sesi gürültü. Hüseyin gürültüden ürktü. Az ilerde kımıldayan bir gölge… Hüseyin hışımla hançeri toprağa çakıp, fırladı.Düşe kalka, köye doğru koşuyordu.
 
 
-Yoo, güvercinlerime dokunmayınız, dedi. İhtiyar çiftlik sahibinin hayatta en çok sevdiği şeylerden birisi ve belki birincisi de güvercinleri idi. Genç yaşından beri ne tarlası, ne ağılı, ne ahırı, ne kümesleri onu çiftlik binasının iç avlusundaki güvercinleri kadar işgal etmemiştir. Bunun için değil midir ki, onu, kasabada olsun, köyde olsun, aile adının bütün şöhretine rağmen “Kuşbaz Hüseyin Bey” demeden kimse tanımaz.
Kuş merakı, içki, kadın ve kumar iptilası gibi bir şeydir. Hüseyin Bey, evleri yıkan, hanümanları dağıtan ölüm veya cinayetle neticelenen bu üç iptiladan hiçbirini tanımadı; fakat “kuşbaz”lığı bunların hepsini bastırdı. Ömrünün öyle devreleri oldu ki, karısını, kızlarını ve en mühim işlerini bu merakı ve eğlencesi yoluna, adeta feda etti; unuttu, kendinden geçti; bir meczup haline girdi.
Şimdi, o havalinin (ne diyorum? belki dünyanın) en güzel, en nadir ve en cins güvercinlerine o sahiptir. Otuz seneden beri bu nazenin mahluklardan, bin ihtimam ve bin itina ile kimbilir kaç nesil yetiştirdikten ve bu fende, kimbilir ne kadar alın teri döktükten sonra nihayet bugün en temiz bir ıstıfaya mazhar olmuş bu zavallı asil kuşlar ortasında hayatının en mesut dakikalarını yaşıyordu. Her birini ayrı ayrı isimleriyle çağırıyordu. Yabancı bir göz için hepsi bir renkte, bir boyda ve bir şekilde görünen bu mahlukları birbirinden ayıran birçok gizli alametler yalnız ona zahir idi. Bazılarının boyunlarındaki ince mercan gerdanlıkları, bazılarının topuklarındaki altın mahmuzları, kiminin kanatları altındaki yeşil benekleri veya gözlerinin içindeki kızıl yıldızları o görür, o bilirdi.
Avlunun içinde hepsinin derecelerine göre ayrı ayrı daireleri vardı; Kuşbaz Hüseyin Bey, her akşam üstü, insan ruhlu bu güzel kuşların her birinin kendi sevgilisiyle kendi odasına çekildiğini görmeden içi rahat edip yemeğini yiyemezdi. “Acaba Dilfiraz bu akşam Yaşar’la niçin birleşmedi? Acaba Akkadın’la Süleyman Usta’nın arası neden açıldı? Mutlaka küçük Serfiraz Mesud’a gönül bağladı. Fakat, ben bu ikisinin çiftleştiğini hiç istemiyorum. Ne yapsak acaba, ne yapsak…” derdi ve bu endişelerle bütün gece gözüne uyku girmezdi. Yatağının içinde sağdan sola, soldan sağa dönüp dururdu. Karısı yanı başında sinirlenirdi
– Yahu, ne olur biraz da benimle meşgul olsan, derdi.
Fakat, Kuşbaz Hüseyin Bey, bütün gönül ve cinsiyet işlerini yalnız güvercinlere mahsus bir şey zannederdi.
Hele, hep birden uçtukları zaman neşesine payan olmazdı. Avlunun ortasında, elinde bir uzun kargı ile saatlerce başı havada, ağzı açık hayran hayran dolaşırdı.
1335 senesinin, nisan aylarında bir öğle sonu bütün civar köylerde olduğu gibi, onun çiftliğine de bir bölük düşman askeri girdiği gün, o, işte bu vaziyette avlunun ortasında idi. Birden, etrafında adamların koşuşmaya ve içeriden karısıyla kızlarının telaşlı telaşlı konuşmaya başladığını hissetti; döndü baktı ki, iki kanadı açık büyük avlu kapısından içeriye, bir hana inen yorgun ve sakin bir yolcu kafilesi tavrıyla, bazısı atlı, bazısı yayan bir sürü düşman askeri giriyor!.. Kuşbaz Hüseyin Bey’in ömründe ilk defa olaraktır ki kuşları havada iken başı yere indi; benzi sapsarı, gelenlere doğru yürüdü; henüz bir çiftlik beyi amirliğiyle
– Ne var? Ne istiyorsunuz? diye sordu. Bunun üzerine gelenlerden biri gülerek laubali bir tavırla ona yaklaştı
– Merhaba beyim; yabancı değiliz, dedi.
Hüseyin Bey, bu sözleri söyleyerek kendisine elini uzatan genç düşman çavuşunu tanır gibi oldu, fakat pek iyi hatırlayamadı.
Çavuş, sırnaşık bir gülüşle sordu
– Tanıyamadınız mı? İspiro’yu tanıyamadınız mı? İspiro, İspiro?..
Hüseyin Bey, birden
– Ha, evet, dedi.
Bu adam, beş sene evvel Hüseyin Bey’in yanında altı ay kadar hizmetkârlık etmişti; eli uzunca ve açıkgöz bir delikanlı idi. Gittikçe laubalileşen bir tavırla elini ihtiyar adamın omuzuna koydu ve kulağına eğildi. Yavaşça
– Birkaç akşam burada kalacağız, dedi. Zabitler köy evlerinde rahat edemezler, biraz ikram lazım…
Hüseyin Bey, şaşkın bir halde
– Peki buyursunlar, dedi.
İşte, bunun üzerinedir ki düşmanlar ihtiyarın yanına geldiler, gülüşerek, konuşarak etrafını aldılar ve havada uçuşan güvercinlere nişan almak istediler. Hüseyin Bey, elindeki kargıyı asabiyetle sallayarak, yarı öfkeli yarı tehditli bir sesle
– Yo, dedi, güvercinlerime dokunmayınız!..
Fakat, o bu sözünü bitirmemişti ki, yanı başında bir silah patladı. Hüseyin Bey, eteği tutuşmuş bir adam telaşıyla ilk kurşunu atanın kolundan çekti
– Ne yapıyorsun? Sakın ha! diye bağırdı. Lakin, o bununla meşgul olduğu bir sırada bir diğeri silahını havaya kaldırdı; kulağı dibinde bir ikinci kurşun daha vızladı; havadaki kuşlardan bir tanesi döne döne, yavaş yavaş aşağı düşmeye başladığı ve uçan kafilede büyük bir perişanlık alameti belirdi. Hüseyin Bey’in elinden kargısı düştü, bütün vücudu titriyordu, yüzünün rengiyle sakalının rengi birbirinden fark olunamıyordu. İspiro, yanına yaklaştı
– Ne olur canım, bırak! dedi.
– Bırak mı? Sen aklını mı bozdun? Söyle şunlara, vallahi sonra fena olur.
– Fena mı olur? Nasıl?.. Hey, kendine gel çorbacı, o günler geçti.
Dünkü uşağına ağzından yüzüne bir tükürük gibi fışkıran bu sözdeki nihayetsiz hakareti işitmedi, hissetmedi bile… Şimdi bütün hassası, birbiri ardı sıra havaya kalkan silahlar, vızıldayan kurşunlar, döne döne, yavaş yavaş iki kar parçaları halinde yere düşen güvercinlerle meşguldü; çaresiz yalvarmaya başladı
– Rica ederim yeter artık, rica ederim! diyordu. Size ne isterseniz vereyim… Bunlar ne yenir, ne içilir, yahu günahtır, günahtır.
Ve ona
– Günah mı? O sizin dinde… cevabını veriyorlardı ve İspiro arsız arsız gülüyordu. Nişan alan zabitlerden birisi arkasına döndü; kendi lisanında bir şeyler bağırdı, hemen hayvanlarla meşgul neferlerden birkaçı düşen kuşları toplamaya şitap ettiler. Bunlardan bazı avluya, bazıları çiftlik binasının damları üstüne, bazıları dışardaki göle, bazıları bostana, bazıları epeyce uzaklarda, tarlalara düşüyorlardı. Bu beyaz güvercin yağmuru altında yaramaz bir çocuk neşesine tutulan düşman askerleri bir taraftan el çırpıyorlar, bir taraftan haykırıyorlar, bir taraftan da durdukları noktada tepiniyorlardı.
Zavallı Hüseyin Bey, kendinden geçti, bulunduğu yere çöküverdi. Artık hiçbir şey söylemiyor, kenarlarından iri yaş damlaları sızan gözleriyle bu vahşi avı seyrediyordu. İspiro yaklaştı, dedi ki
– Neye bu kadar telaşlanıyorsun? Bırak, biraz eğlensinler, bırak biraz eğlensinler. Kaç gündür muharebe ediyoruz. Akşam bu kuşlardan âlâ mezelik olur mu? Hep beraberiz.
Hüseyin Bey, bir şey söyleyecek oldu, söyleyemedi, yutkundu kaldı. Şimdi gözyaşları dinmiş ve bakışına korkunç bir manasızlık gelmişti.
Beyaz kuşları üst üste, demet demet avlunun ortasına yığıyorlardı. Havada kalanlar da dağılıp gitmişlerdi. Avcılara artık bir kesel gelmişti; içlerinden birisi gülerek Hüseyin Bey’e yaklaştı, gayet fena bir Türkçeyle
– Nasıl, iyi nişancıyız değil mi? demek istedi. İhtiyar adam hiç cevap vermiyor, başını kaldırmış, havada bir noktaya dimdik bakıyordu. Neden sonra gözlerini yere indirdi ve avlunun ortasındaki beyaz yığına yaklaştı, eğildi Önünde altmış yetmiş kadar güvercin vardı, hepsinin birer kere kanatlarından, başlarından tutup avucunun içine aldı, kiminin gagasından öpüyor, kiminin tüylerini uzun uzun, adeta âşıkane bir nüvazişle okşuyordu. Zabitlerle konuşan İspiro, yüzünü ihtiyara doğru çevirdi. Ve o sırnaşık gülüşüyle uzaktan bağırdı
– Gönder onları içeriye de kızartıversinler, dedi.
Kuşbaz Hüseyin Bey, yerinden kımıldanmadı, işitmedi ve kana bulanmış ölü kuşları okşamakta, yüzüne, gözüne sürmekte devam etti.
Düşman zabitlerinden birisi İspiro’ya, elini başına doğru kaldırıp ihtiyarı göstererek, “Acaba deli midir?” manasına gelen bir işaret etti. İspiro, avlunun öbür ucundan bir daha bağırdı
– Hey yeter artık, yeter; sana söylüyorum, sağır mısın be… içeriye gönder güvercinleri! dedi.
Kuşbaz Hüseyin Bey, gene yerinden kımıldamadı, gene başını çevirmedi; o zaman zabitlerle beraber eski çiftlik uşağı güvercin kümesinin başucunda çömelen adama yaklaştılar; biri omuzundan sarstı, diğeri sakalından çekti. Birkaçı karşısına çömeldi. Fakat çömelmeleriyle kalkmaları bir oldu. Hepsi birden hayretle geri geri çekildiler ve birbirlerine demincek zabitin İspiro’ya yaptığı işareti tekrar ettiler. Filvaki, ihtiyarın simasına acayip bir mehabet çökmüştü. Gözlerinde madeni bir parıltı vardı ve bakışı bir süngünün ucu gibi sabit, dik, sert ve mütearrızdı. Lekesiz ak sakalı ise yüzüne sürdüğü kuşların al kanına boyanmıştı; sanki çenesine Türk bayrağından bir parça sarmış gibiydi.
Turnalar/ Yaşar Kemal
 
Ortalık ağır ağır aydınlanıyor, topraktan incecik buğular kalkıyordu. Gülbahar daha geceden gelmişti tarlaya. Otlarla pamuk fideleri daha ayırt edilemiyordu. Yakında güneş doğacak. Kıpkırmızı, her yanı yalıma kesiveren bir güneş. Toprağa basamayacak, sıcaktan soluk alamayacak, bir fırın içine girmiş gibi kavrulacaktı ama, gene de güneşin doğmasını sabırsızlıkla bekliyordu.Çapasına dayanmış, öylece durmuş düşünüyordu. Uzakta, Gavurdağlarının üstünde belli belirsiz bir ışık çizgisi ve top top ak bulutlar gözüküyordu.Mahmut gideli tam dokuz yıl olmuştu. Mahmut yakışıklı adamdı. Uzun boylu, kalın dudaklı, büyük, yakıcı kara gözlüydü. Tüm şu köy tanıktır ki, Mahmut kadar yakışıklı bir insan gelmemiştir bu dünyaya. Züleyha’nın Yusuf’u örneği. Mahmud’un yalnız beş dönümcük bir tarlası vardı. Bu tarla hiçbir zaman bir evi, iki kişi de olsalar geçindirmezdi. Evlendiklerinin ikinci ayında yoksulluğa dayanamayan Mahmut gurbete, çalışmaya çıkmış, Gülbahar’a da sen bu tarlayı ek biç, ben gelinceye kadar geçin, demişti.Gidiş o gidiş… Bir daha da ondan ne bir ses, ne bir soluk. İmi timi belirsiz olmuştu.Gülbahar bıkmamış usanmamış, dokuz yılın her gününü, her saatini, her anını onu beklemekle geçirmişti.Hele gökten turnalar geçtiği sıralar… Bu düz ovanın da göğünden durmadan katar katar olmuş, eğrim eğrim turnalar geçerdi. Gökyüzünde dalga dalga, halka halka, düz çizgi, üçgen turna sürüleri… Ak bulutların üstüne yapıştırılmış gibi. Kara kara noktalar.Gülbahar güzel kadındı. Onu bu köyden, öteki köyden çok delikanlı istemiş. Gülbahar, Mahmut demiş de başka bir şey dememişti.Dokuz yıldan beri de hiç bozulmamıştı. Sıkı memeleri dimdik, beli gene ipincecik, kalçaları dolgun ve şehvetliydi. Kalın kıpkırmızı dudakları, çakır ela gözleri onun olağanüstü arzulu bir kadın olduğunu bir bakışta belli ediyordu. Ama dokuz yıldır da onun eline bir erkek eli değmemişti. Bazı çok genç, yakışıklı bir delikanlıyı görünce bozulmuyor değildi. Ama ondan sonra da kendisini bir türlü bağışlayamıyor, kendisini kötülüyor, Mahmu da ihanet etmiş sayıyordu kendini. Köyde çok kişi onu görünce iç çekiyordu.Mahmut gitti gideli ona neler neler yapmamışlardı. Gece, gizlice kapısını açıp yatağına kadar girip zorla ırzına geçmeye çalışanlar bile olmuş, Gülbahar bu adamı öldüresiye dövdükten sonra elini ayağını bağlayıp evin kapısına atıvermişti. Bir erkekten daha güçlüydü.Geceleri onun için bir cehennem oluyordu. Bazı geceler sabahlara kadar uyuyamıyor, tüm bedeni yalım yalım yanıp duruyor, bir erkek özlemiyle yanıp tutuşuyordu. Her gece de yatağına, böyle ateşli anlarda, birkaç kez Mahmut gelip gelip gidiyordu.Mahmut için türlü söylentiler dolaşıyordu köyde. Artık gelmeyeceğini, büyük şehirde yüksek konaklı bir evin kızıyla evlendiğini, çiftlik, otomobil sahibi olduğunu söylüyorlardı. Bir de başka bir söz dolaşıyordu ortalıkta, Mahmut bir fabrika sahibinin kapısında çalışıyormuş, fabrika sahibinin kızını her gün okula götürüp getirirken kız Mahmud’a yangılanmış. Bunu duyan fabrika sahibi de çok sevinmiş. İyi yaptın kızım, demiş. Bu kadar yakışıklı erkekten kim bilir ne kadar güzel torunlarım olur, demiş, hemen onları evlendirmiş. Onlar evlendikten sonra da fabrika sahibi ölüvermiş. Kızından başka da kimi kimsesi yokmuş.Kel Durmuş onu bir gün görmüş de yanına bir varayım şu bizim Mahmud’un demiş, koşmuş otomobilinin önünde durmuş, otomobili kapkara, bir kocaman otomobilmiş ki… Mahmut içinde oturuyormuş. Lacivert giyiti varmış. Kırmızı da kravat takmış. Kaymakamdan da giyimli kuşamlı…Kel Durmuş’a:”Ne istiyorsun, söyle bakalım neden kestin yolumu?” diyerekten sormuş.Durmuş da:”Bilemedin mi beni Mahmut?” demiş.Mahmut onun yüzüne bakmış bakmış da şoförüne:”Çek arabayı” demiş. Sürmüş de gitmiş.Kel Durmuş az daha yana çekilmeseymiş otomobilin altında kalıp da ölüyormuş.Gülbahar bunların hiçbirisine inanmıyordu. O para kazanmaya, bir eve yetecek toprak satın alacak kadar para kazanmaya gitmişti. O harama uçkur çözmez, göz ucuyla olsun bir kadına bakmazdı.Kendisini buna inandırmaya çalışıyor ama bir türlü de bunu başaramıyordu.Gün açıldı açılacak, dağların başı ışıdı ışıyacak… Sisler tütüyor. İnce bir tül gibi kızgın toprağı örtmüş. Sarı ekinleri, yeşil pamuk tarlalarını, uçsuz bucaksız güneşler gibi toprağa inmiş salınır ayçiçeklerini örtmüş dalgalanarak kalkıyordu.Hem güneşin doğmasını dört gözle bekliyor, hem de doğan güneşten korkuyordu. Tepeden tırnağa şehvet kesilmişti. Bu anlarında bir erkek gelse de elinden tutsaydı, istediği yere, arkasına düşer giderdi. Çok şükür ki bu anlarında hiçbir erkekle karşılaşmamıştı.Çapası elinden düştü. Toprak yumuşak, sıcaktı. Gülbahar memelerini açtı, ağzı aşağı toprağa uzandı. Toprakta inleyerek sürünüyordu. Memelerini ince dikenli çeti otu yırttıkça daha da kuduruyordu, kanlı memelerini silmeden, toza toprağa belenmiş kanlı memelerle toprakta tozlu yola kadar ilerliyor, kıvranıyor, kıvranarak geriye dönüyordu.Mahmut geliyordu. Gün doğmuş, Mahmut sırtında lacivert giyimi, kırmızı, yalımdan beter kırmızı kravatı, yalımdan beter kırmızı ayakkabısı, kıpkırmızı dudakları, Mahmut geliyor… Bir sevinç bir sevinç… Sevinç çığlıkları ovayı dolduruyor. Mahmut geliyor, şimdi dereye inecekler. Sarmaş dolaş, iki beden bir olmuş. Yalım gibi yanıyorlar… Ter içinde kalmışlar.Mahmut öyle tertemiz giyinmiş ki, şehirliler gibi. Elinle dokunmaya kıyamazsın. Durmuş karşıda dimdik bakıyor. Gömleği apak. Mahmud’un elleri de apak. Gitti gideli elini ılıktan soğuğa vurmadığı belli. Besbelli. Sinekkaydı tıraş olmuş, yüzü parlıyor.Durmuş karşıda gülümsüyor. Dudakları öyle güzel. Gözleri yalım karası.Bir süre böyle karşı karşıya duruyorlar. Mahmud’un elinde bir bohça. Bohça elinden yere düşüveriyor. Dopdolu olduğu, içinde çok şey bulunduğu belli. Mahmud’un özür diler bir hali var.Böyle böyle, diyor… Hiçbir çaresi yoktu. İşte sana geldim, diyor. Gülbahar söylediklerinin hiçbirisini duymuyor. Eti aşktan yanıyor. Dokuz yıldır beklediği kocası, aşkı, şehveti, işte karşısında bekliyor onu. Hayıt çalılarının içinde onları kimse de göremez.Mahmut elini uzattı tutacak, Gülbahar elini hemen geriye çekiyor. Kızgın demire dokunmuşçasına ürperiyor.Gülbahar birdenbire kaplan kesiliyor. Mahmudun üstüne atılacak, onun yüzünü gözünü parça parça edecek ama, kendini tutuyor. Değmez, diyor içinden, değmez.Sonra da dimdik dikilerek, onurlu, hiçbir şey olmamış bir sesle:”Hadi köpek hadiiii!” diyor. ”Hadi köpek hadiiii!”Mahmut yalvarıyor. Nasıl yalvardığı belli değil… Konuşuyor mu, ayaklarına mı kapanıyor, belli değil.”Hadi köpek hadiii! Hadi köpek hadiiii!”Mahmut direniyor, sonra da bakıyor ki hiç başka umarı yok. Arkasını dönüp gidiyor… Gülbahar bakıyor ki lacivert giyimi, ak çorapları, ak gömleği, kırmızı kundurası, ışıl ışıl saçları toza belenmiş. Onun bu süklüm püklüm gidişine acıyor. Ama gene de yerdeki bohçayı alıp arkasından fırlatıyor.”Hadi köpek, hadiiii!”Başı önüne düşmüş Mahmut gidiyor. Arkasına bakmadan gidiyor.Ortalık birden aydınlanıyor. Ekinler, ayçiçekleri, yandaki bataklık, ötedeki küçük orman, Ceyhan ırmağının yeşil bir şerit gibi uzanan kıyıları güneşe batıyor. Ortalık kızdırdıkça kızdırıyor. Gülbahar yandaki bir tümseğin üstüne çıkıp o gözden kayboluncaya kadar, karartısı yolun tozlarına karışıp silininceye kadar arkasından bakıyor. Sonra gözleri yaş içinde tümsekten inip başlıyor pamuk otunu çapalamaya. Çapasının ağzıdaki kesekler unufak olup, elleri makine gibi durmadan işliyor. Kızgın sıcak beynine saplanıyor, her yeri toz içinde, eti kavruluyor, bu korkunç çabada Mahmud’u, her şeyi, kendini bile unutuyor.Öğleyin yemek yerken kendine usul usul geliyor, belli belirsiz gülümsüyor. Mahmut bir gelse, diye içinden geçiriyor, ah bir gelse. Ne yapmışsa yapmış olsun, erim değil mi, alır da bağrıma basarım. İsterse beş çocuklu Karıylan gelsin. Mahmud’a ettiğinden dolayı içini tarifsiz bir keder kaplıyor, çarçabuk yemeğini bitirip hemen işine koyuluyor. Kızgın demire dönmüş toprak yalınayaklarını yakıyor. Ne kadar kendini tutsa da gözlerinden ince ince yaşlar akıyor.Üstünden eğrim eğrim bir turna katarı geçiyor. Ak bulutlara yapışmış. Bir zaman bulutun gölgesi, bir zaman da turnaların gölgeleri düz toprağı yalayıp geçiyor. Tanyerleri ışıdı ışıyacak. Gülbahar elinde çapası, tarlanın ortasında kıpırdamadan duruyor. Ortalık ışısın da pamuğunu çapalayacak.Birden çapası elinden toprağa düşüyor. Toprak yumuşacık, sıcacık. Topraktan ses çıkmıyor. Gülbahar’ın tüm bedeni yalım yalım yanıyor. Küçük bir çocuk gelse de tutsa elinden, gidelim şu çalıların içine, dese Gülbahar dayanamaz, gider. Bedeninin her zerresinden şehvet tütüyor. Burnuna yanık yanık bir et kokusu geliyor.Memelerini açmış sürünüyor. Dikenler memelerini daladıkça, kanattıkça Gülbahar tüm varlığı, eti, kemiği, derisi, saçlarıyla büyük, çılgın bir aşkta geriniyor.Dağların üstü ağarır, topraktan buğular yavaş yavaş yükselirken, ne görsün, sislerin arkasından Mahmut geliyor. Sevinçten ne yapacağını bilemiyor, ortalıkta dört dönüyor. Sonra akıl edip Mahmud’a doğru koşuyor… Mahmut pırıl pırıl giyimiş, ak gömlek, safi ipekten, ak çorap som ipek, ceketinin cebinde mendil sokulu, ayakkabısı kırmızı… Gözleri yalın gibi… Kirpikleri uzun… Yüzü hiç değişmemiş, yanık esmer. Bir hoşça gülümsüyor. Öyle tatlı, al da canının içine koy. Mahmut gülüyor, bir şeyler söylüyor, elinde kocaman bir bavul, bavuldan ipekli giyitler, sayısız, renk renk, bavuldan dışarıya aydınlık bir su fışkırıyor, akıyor. Ayakkabılar sıra sıra, aynalar, küpeler, gerdanlıklar, bilezikler, çocuk giyitleri, tümü de şehirli biçimi… Kara toprağın üstü ışıltıya kesiyor.”Hadi köpek, hadiiii!”Mahmut korkuyor, bu sesten öyle bir ürküyor ki arkasına bakmadan kaçıyor. Gülbahar da gene o tümseğe çıkıp o kırmızı toz kasırgasının içinde kalıncaya, gözde silininceye kadar ona bakıyor.Mahmut gider gitmez gene pişman… Bu sefer gelsin, diyor, onun tabanlarının altını öpeceğim. Onun elini ılıktan soğuğa vurdurmayacağım. Ben çalışacağım o yesin…Ulu çınar ağacının arkası ışıdı ışıyacak…Elindeki çapası düşüyor.Kanlı memeleri kızgın toprakta…Başını kaldırıyor ki ne görsün, Mahmut kır ata binmiş. Öyle güzel bir at ki… Mahmut da ata bir yakışmış ki. Ayağında kırmızı çizmeler… Kara bıyıkları burma burma…Elini uzatıyor ata, Mahmud’u attan alacak… Atın dizgini, üzengi kayışları gümüş savaşlı. Eyer klaptan işleme. Gün vuruyor. Eyer, at, Mahmut bir altın ışıltısında kalıyor. Elini gene uzatıyor. Gülbahar donmuş kalmış, Mahmut attan aşağı iniyor… Kucaklamak öpmek istiyor onu…”Hadi köpek, hadiiii!”Mahmut atını sürüyor… Doludizgin kır at yel gibi tarlaların, ayçiçeklerinin üstünden gözden ırayıp yitip gidiyor.Gülbahar aynaya bakıyor. Daha çok güzel… Dokuz yıl önce evlendiğinden daha güzel. Kim bilir onu kaç yaşında evlendirdiler onunla…Tarlasını bu yıl öylesine iyi çapaladı ki, ellerin tarlası bir verirse, onun tarlası beş verecek… Öyle bir pamuk fışkırdı ki topraktan, görenler şaşırıp kalıyorlar.Gerçekten de öyle oluyor. Pamuklar öylesine bol açıyorlar ki, pamuğun beyazından başka bir şey göremiyorsun toprakta… Ne yaprak, ne de en küçük bir yeşillik.Gülbahar şimdi de gene tek başına pamuk topluyor tarlasında. Gene tanyerleri ışımadan çok önce geliyor tarlaya… Gece uyumamış, kudurmuş, dönüp durmuş, tüm gece yanmış kavrulmuş…Pamuk toplarken bir otomobil sesi duyup başını kaldırıyor. Otomobil geliyor, yanında duruyor. Bu, toz toprağa bulanmış kocaman kara bir otomobil. Otomobilin içinden Mahmut iniyor. Gülbahar başını kaldırıp da Mahmud’un yüzüne bakamıyor.Toprak yanıyor. Gülbahar yalın ayaklarını kızgın toprağın üstünde bir dakikalık bir süre bile tutamayıp habire yer değiştiriyor.Mahmut ona elini uzatıyor. Bir sürü özür dileme sözleri söylüyor ama o duymuyor. Gülbahar elini çekmiyor. Hayıt çalılarının altında bir sürü kuş yuvası var. Civcivlemişlerdir şimdi kuşlar. Yavrularının ağızları sarı sarıdır. Ağızlarını kocama kocaman açarlar. Gülbahar’ın boğazında bir şeyler düğümleniyor.”Hadi köpek, hadiiii!”Ellerine bakıyor. Elleri pürtüklü, yaşlı, ölümcül bir ağacın dalına benziyor. Dokuz yıldır ayaz, kış, toprak, kaya, her bir iş… Hayır mı kalır… Kirli ayakları da yarılmış, kapkara kir içinde… Teni görünmüyor kirden. Uzun tırnaklarının arasına kapkara kirler dolmuş…”Hadi köpek, hadiiii!”Sesini kimse duymuyor. Mahmut onu çekip otomobile alıyor. Otomobilin içi yumuşacık. Serin de…Birden otomobil çalışıyor. Kulakları sağır eden bir gürültüyle. Gülbahar tarlasının, ak pamuklarının çok gerilerde kaldığını hissediyor…Mahmut:”Aldırma kalsın” diyor. ”Bizde çok pamuk var…”Gülüyor:”Bu kadarcık pamuk da pamuk mu sayılır…”Gülbahar var gücüyle bağırıyor:”Hadi köpek, hadiiii! Ben o tarlaya dokuz yıl emek verdim… Hadi köpek hadiiii!”Otomobilinin kapısını açıp kendisini dışarıya atıyor. Toprakta sürünüyor. Memeleri kan içinde… Habire kanıyor. Üstüne giden otomobilden boyuna tozlar dökülüyor. Boğulacak gibi… Sürüne sürüne tarlasına geliyor. Tarlası bir hoş, bayıltıcı, aşkla kokuyor.Ayağa kalkıyor. Beli ağrımış geriniyor. Eğilip yeniden pampal pampal açmış pamuğunu çabuk çabuk topluyor.Önce bir turna katarının gölgesi ak pamukların üstüne yalayıp geçiyor, sonra da bir küçücük ak bulutun gölgesi…Gülbahar müthiş susamış…
 
SENİ SEVİYORUM/ Yılmaz Güney
Ortalığı tatlı bir serinliğe bozarak gelip geçen yaz yağmuru saçlarımızda kördüğüm olmuştu. Ömür’ün alnına dökülen ıslak saçlarından yüzüne akan damlalar dudaklarında parlıyordu. Bu pırıltılarda bütün maziyi derinliğiyle görebiliyordum. Çocukluğumu, tahtadan arabamın takırdağı, kargıdan atımın şahlandığı meydanı. Söylediklerine pişman olan ilk sevgilimi ve arkasından ağladığım; çırpındığım o güzel mektepli kızı. Hepsi bu pırıltılarda. Yeni nişanlım Ömür. O yok bu pırıltılarda. Karşımda gülüyor. Belki olmaz bu dünya, belki günün birinde başka bir göz Ömür’ü hatırlatır.
Sıcacık elleri avucumda, yol boyu çitlere tırmanmış bembeyaz yaban güllerine bakıp bir şeyler kuruyoruz. Yok, diyor Ömür. Evimiz mini mini olmalı. Sıcak, küçük bir yuva. Akşamları kapıda seni beklemeliyim. Ha… Sahi kapıyı ne renge boyarız?
– Beyaza dedim. Beyazı severim.
– A… Sevgilim, evimizi hastahane mi sandın? Yeşil nasıl? Yahut mavi.
– Peki mavi olsun. Çiçekleri seversin değil mi?
– Bayılırım çiçeklere.
– Her gün bir karanfil takacağım göğsüne.
Biraz daha sokuldu.
– Bunlar olacak değil mi?
– Bir zamanlar ben de böyle kurdum; ama senin için değil. Fakat şimdi.
– Evet şimdi…
– Hepsi boşa çıktı.
– Yani benimkilerin de boşa olduklarını mı söylüyorsun?.
– Öyle bir şey demedim. Demek istediğim şu; bu hayalleri seni tanımadan evvel kurdum. Ona yazdım bunları. Küçük bir evden; çiçeklerden, gelecekten bahsettim.
– Sonra ne oldu?..
– Hiç ne olacak. Netice değişmedi; aldırmadı bile.
– İyi etmiş. Kim bu kız?.
– Yıldız… Ay… Güneş… Üçünün en güzel taraflarını alanı onun güzelliği çıkar.
– Demek aşık olduğun kadar var.
– Hayır… Hiç aşık olmadım ve olamam da.
– Bana aşık değil misin?.
– Hayır.
– Hayır mı dedin?..
– Evet… Seni sadece seviyorum. Isırasım gelen kulaklarını, öpmek için kıvrandığım dudaklarını ve baktıkça kendimi uçuyor hissettiğim gözlerini seviyorum.
Avucumdaki elini çektikten sonra yere bakarak,
– Seni seviyorum ama inanmıyorum. Daha doğrusu inanasım gelmiyor. Bütün erkekler gibi sen de yalan söylüyorsun.
– Benim de sana inanasım gelmiyor.
Birden durdu. Daha neler, dedi.
Yol kenarındaki kara dut ağacının altına oturduk. Başını göğsüme dayadı. Seni kıskanıyorum, dedi. Geçen gün gazetede bir yazını okudum ve ağladım. Bana kalırsa o kıza deli gibi aşıksın. Sonra o şiir… Unutamam mıydı neydi adı. Madem unutamayacaktın benimle niye nişanlandın. Dudakları titriyordu. Elimi saçlarına götürdüm. Hâlâ ıslaktı. Söyleyeceklerin var mı daha, dedim. Gözlerime baktı. Yo… dedi.
– Öyleyse başlayabilirim.
– Neymiş o?.
– Neye olacak; konuşmaya. Benden evvel kimseyi sevmedin mi?. Mektepte, mahallede.
– Hayır… Hiçkimseyi sevmedim. Ama anlayamıyorum, bunları sormandaki mana ne?.
– Ben açık konuşmasını severim Ömür. Benden bir şey saklama ve anlat.
– Dedim ya kimseyi sevmedim.
Yalan… Hepsi yalan… Geçen gün size gelmiştim. İçeri girerken postacı geldi. Bir mektup verdi. İzmir’den sana geliyordu. Kız ismi kullanan bir erkek. Merakımı yenemeyerek okudum.
– Ne okudun mu?.
– Evet okudum. Ümitlendirip ayrıldıktan sonra unutmaya kalktığın bir genç. Kim bilir seni ne kadar çok seviyordur. Mektubuna cevap verdiğin takdirde gelecekmiş. Bu çocuğun, seni benden fazla sevdiği muhakkak. Onu unutmaya hakkın yok. Sensiz yaşayamacağına inanıyorum. Ona dönmelisin.
– Ne kadar acı konuştuğunun farkında mısın?
– Hakikat daima acıdır Ömür. Bunu hiçbir kuvvet değiştiremez. Ayağa kalktı, ellerimden tutup kaldırdı. Söyleyeceklerin bitti mi, dedi.
– Evet bitti. Senin de bittiğin belli.
– Hayır. O çocuğu hiç sevmedim. Belanın biri. Bir gezide tanışmıştık, görsen.
– Siz kadın milleti… Ne mahluksunuz. Onu sevdiğin halde kuruntun yüzünden onu maziye gömmeye kalkıyorsun. Şunu iyi bil ki o çocuktan başka kimse seni mes’ut edemez. Ben bile… Senin de onu sevdiğin belli.
– Ama ben seni…
– Yanılıyorsun yavrum. Beni sevmiyorsun. Yalnız yakın buluyorsun; yakın bulmak sevmek demek değildir. Onu unutma, o şu anda seni düşünüyor. Teselliye muhtaç vaziyette. Yaz ve deli gibi sevdiğini söyle.
– Haklısın, dedi. Seni sevmiyorum.
Eve kadar hiç konuşmadan gittik. Onu eve bıraktıktan sonra, beni evden uzaklaştıran yorgun adımlarım titriyordu. Dönüp baktığımda verdiğim İzmirli çocuğun mektubunu okuyordu. Başını kaldırdı, uzaktan bile güzelliği, cana yakınlığı ile İzmirliyi kendine aşık eden Ömür, arkamdan bakıyordu. Elini kaldırıp kapıyı kapadı. Set boyundaki küçük kahveye gidip Ahmet’e mars olmalıydı. Zaten mars olmadığım kimse yok ya…
Öküz dergisi şubat 2001 dergisinden alınmıştır.
—-****—-

Yaşar Kamal Kimdir?

Yaşar Kemal ya da doğum adıyla Kemal Sadık Gökçeli, 1923 yılında o dönem Adana sınırları içerisinde şimdiyse Osmaniye sınırları içerisinde olan Gökçedam’da (eski adıyla Hemite) doğmuş ; roman, senaryo ve öykü yazarıdır.
Aslen Van-Ercişli olan yazarın ailesi I. Dünya Savaşı nedeniyle Adana’ya göç etmek zorunda kalmıştır. Orta okul döneminde ırgat katipliği, memurluk, ırgatlık, kontrolörlük ve öğretmen vekilliği gibi çeşitli işlerde çalışmak durumunda kalan Yaşar Kemal hayatın zorluklarıyla olgunlaşmış birisidir. Edebiyat yapmayı çok küçük yaşlarda kafasına koymuş olan Yaşar Kemal, ilk sanat çalışmalarına ilkokula başlamadan önce şiirle başlamıştır. İlkokul zamanlarında aşıklarla atışacak durumda olan yazar annesinin engel olmasından dolayı saz çalmayı tam anlamıyla başaramamıştır.

Yazın Hayatı

Türk Edebiyatın en önde gelen yazarlarından birisi olan Yaşar Kemal yazın hayatına Türksözü gazetesinde 1939 yılında başlamıştır. İlk eseri olan Ağıtlar isimli kitabı Adana Halkevi tarafından 1943 yılında çıkartılan yazarın edebiyat dünyasındaki etkinliğinin başladığı yıl bu yıl kabul edilir. Yaşar Kemal’in dünyada ilk kez yayımlanan eseri, Bebek öyküsüdür ve önce Fransızcaya, sonra İngilizceye, İtalyancaya, Rusçaya ve diğer çeşitli dillere çevrilmiştir. İlk öykü kitabı Sarı Sıcakla ünlenen yazar ilk romanı İnce Memed’in hem ülkemizdeki popülaritesini arttırmış hem de dünyaca ünlü bir yazar olmaya başlamıştır. İnce Memed yaklaşık kırk dile çevrilerek yayımlanmıştır ve İnce Memed kitaplarının yurtdışındaki baskısı yüz kırktan fazladır. Dünyaca ünlü romanı İnce Memed’i 1947 yılında yazmaya başlayan yazar çeşitli sebeplerle romanını yarım bırakmış ve sonrasında 1954 yılında bitirmiştir. Romanın fikir kaynağı yazarın eşkıya olan ve vurulan amcasının oğludur. Eserde yer alan Çakırdikeni hikayesi aslında bir bakıma eşkıyalığın felsefesinin yapılmasıdır. Yazar, Yaşar Kemal ismini ilk kez Cumhuriyet gazetesinde yazarken kullanmaya başlamıştır.Genç yaşlardan beri sosyalist politikanın içinde olan yazar dünyaya bakışını söyleşilerinde;

Eserleri

Halka kim zulmediyorsa, etmişse, halkı kim eziyor, ezmişse, onu kim sömürmüş, sömürüyorsa, feodalite mi, burjuvazi mi… Halkın mutluluğunun önüne kim geçiyorsa ben sanatımla ve bütün hayatımla onun karşısındayım. […] Ben etle kemik nasıl birbirinden ayrılmazsa, sanatımın halktan ayrılmamasını isterim. Bu çağda halktan kopmuş bir sanata inanmıyorum diyerek ifade etmiştir. Yazar edebi çalışmalarında halka dönük olmayı seçmiş ve yapıtlarında insani değerlerden kopmamaya çalışmıştır. Yazar siyasi görüşüyle sanatının paralel olduğunu ve halk ve doğaya inandığını dile getirmiştir.

Yazar pek çok yapıtında Anadolu’nun efsane ve masallarından yararlanmıştır. Böylesine derin bir altyapıyı oluşturmak içinse gençlik yıllarında Çukurova’yı ve çevre illeri karış karış gezmiş yeni insanlarla tanışıp bilmediği şeyler öğrenmiş ve çoğundan eserlerinde yararlanmıştır. PEN Yazarlar Derneği üyesi olan yazar, aynı zamanda Nobel Edebiyat Ödülüne aday gösterilen ve gerek yurt içinde gerek yurt dışında yapılan anketlerde Nobel Edebiyat Ödülünü alması gerektiği konusunda öne çıkan birkaç isimden birisidir. Edebiyat hayatı boyunca yüzlerce ödül almış olan yazarın en çok ödül aldığı ülkelerden birisi kuşkusuz Fransa’dır. 2011 yılında Fransa’da Legion dohonneur ödülüyle ödüllendirilen yazarın ayrıca ülkemizde 2008 yılında aldığı Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü ve 2013 yılında aldığı Krikor Naregatsi Nişanı başlıca göze çarpan ödüllerdir.Ayrıca yazarın 2013 yılında Norveç’te aldığı Bjornson Ödülü önemli bir yer tutmaktadır.

Öyküleri

*Sarı Sıcak
*Bütün Hikayeler
*Denemeleri
*Ağıtlar
*Taş Çatlasa
*Binbir Çiçekli Bahçe
*Şiirleri
*Bugünlere Bahar İndi
*Romanları
*İnce Memed 1-2-3-4
*Akçasazın Ağaları 1(Demirciler Çarşısı Cinayeti)
*Akçasazın Ağaları 2(Yusufçuk Yusuf)
*Deniz Küstü
*Teneke
*Yılanı Öldürseler
*Yer Demir Gök Bakır
*Fırat Suyu Kan Ağlıyor Baksana
*Yağmurcuk Kuşu
*Tek Kanatlı Bir Kuş
*Destansı Romanları
*Ağrı Dağı Efsanesi
*Binboğalar Efsanesi
*Üç Anadolu Efsanesi
*Çakırcalı Efe