Haftanın Hikayesi: Murat Gülsoy – Gölgeler ve Hayaller Şehrinde

Yazar: Editör     Tarih: 6 Mayıs 2017 09:00     Kategori: Duyuru, Edebiyat Haberleri, Editörden, Genel, Hikaye, Kültür Sanat, Ne Var Ne Yok, O-KU-MA-LAR, Yazarlar, Yazı Sanatı

“Kimi zaman yazılan her şeyin bir tür mektup olduğunu düşünürüm”. İnsan, gerçeğe bir şekilde varılır zanneder yanılır. Öyle her yol hakikate çıkmaz. Murat Gülsoy bir başka kitabında “Gerçeğe giden en doğru yol, gitmekten en çok korktuğumuzdur,” der.

 

Haftanın Hikayesi: Murat Gülsoy – Gölgeler ve Hayaller Şehrinde

Can Yayınları, s.23-26

 

 

Salon hakikaten çok kalabalıktı. Farklı renklerde ve kıyafetlerde yüzlerce insan masalara yayılmış, bin bir dilde konuşarak yemeklerini yiyorlardı. Azametli favorileriyle İngilizler, beyaz etekli ve süslü ayakkabılarıyla Yunan askeri, yeşilli kırmızılı saten gömleğiyle sofranın başına çöreklenmiş şişman Ermeni ve avanesi, her yeri kendilerinin sanarak bağıra çağıra yemeklerini yiyen bizim Fransızlar, gözleri velfecri okuyan Napolili tüccarlar, aynı kamarayı paylaştığımız tekinsiz Sicilyalılar, uzakta ağırbaşlı bir ifadeyle yemeklerini yiyen Türkler…  Nuh’un gemisindeki bu yetmiş iki cins arasında benim yerim neresi diye bakındım bir süre, şansıma, Victor’a benzeyen adamın yanında boş bir sandalye buldum. Türklerin masasını görebilecek şekilde oturdum. Acaba Sabahattin Bey hangisiydi?
Pierre de Bouise adlı bir ressam olduğunu öğrendiğim Victor’a benzeyen bu adam, iki Fransız aileyi tamamen hayran etmişti kendine. Budala oldukları her hallerinden belli olan güneyliler ağızları bir karış açık, anlattıklarını dinliyorlardı. Defalarca Doğu’ya gitmişti, Kahire, Lübnan, Kudüs, İzmir, İstanbul… Adları bile insanda masallara ait büyülü hisler uyandıran bu yerleri avucunun içi gibi bildiğini söylüyordu. Diğer Fransızların Doğu’ya ilk gidişleriydi. Fazla sır vermekten kaçınan iki kafadarın amaçlarının ticaret olduğunu anladım, galiba birinin kardeşinin İzmir’de ticaret acentesi vardı. Tam olarak söylemediler. Onlar da bizim gibi Pire limanından başka bir gemiye bineceklerdi. Pierre masadakileri hayran bıraktığının farkındaydı, onların hayallerini okşayacak şekilde bir Doğu resmi çiziyordu: “Bilir misiniz ki bu, imparatorluk hiç parçalanmadan nasıl hiç parçalanmadan bugünlere gelmiştir? Çünkü büyük Türk, yani sultan, dünyanın en yalnız adamıdır da ondan. Padişahların evlenmeleri yasaktır. Haremlerindeki kölelerinden çocuk sahibi olurlar. Zamanı gelince de o çocuklardan biri padişah olur. Bunun manası nedir bilir misiniz?” Alık Fransızlar başlarını salladılar. “Bunun manası hanedanın başka bir hanedanla iktidarını paylaşmak mecburiyetinden kurtulmasıdır.” Güneyliler böyle bir sırrı öğrendikleri için neredeyse sevinçten ellerini çırpacaklardı.  “Ama,” diye devam etti Pierre sesini alçaltarak, “halk kızdığı zaman, kölenin oğlu diye arkasından söylenir.” Güneyliler bu sefer hayretle donakaldılar. Doğulu bir despotun arkasından konuşulduğunu işitmek zihinlerini dumura uğratmıştı. Doğrusu ben de bu anlatılanları bilmiyordum. Ama içimde Pierre’e karşı derin bir öfkenin mayalanmakta olduğunu hissediyordum. Doğuluları hakir gören bu adama hak ettiği dersi vermeliydim.
Şeytan dürttü. Sıra bana gelince her zaman olduğu gibi kendimi Franck Chausson olarak takdim etmek yerine hakiki adımı söyledim. Ben Fuat Chausson, L’Illustration için İstanbul’a gidiyorum, dedim.
Tabii beklediğim gibi Pierre adımın nereden geldiğini sordu, hatta beni önce Beyrutlu bir Hıristiyan zannetti. “Öyle görünüyor ki babam bir Türk,” dedim. Masadaki şaşkın Fransızların gözleri yuvalarından uğradı. Parisien modasına uygun giyinmiş, akıcı ve aksansız Fransızca konuşan  bu genç adam bir Türk! Olacak şey değil. Kadınlardan biri, “Aman Tanrım, şaka yapıyorsunuz!” dedi. “Hayır hanımefendi, ben İstanbul’da doğdum, ömrümün ilk dokuz senesini de orada geçirdim. Az önce sevgili Pierre’in anlattığı acımasız sultanın hüküm sürdüğü, sadakatsizlik yaptıkları zaman karılarını bir çuvala koyup serin sularına attığı o Boğaziçi denilen masal diyarında geçti çocukluğum. Ama annem bir Fransız’dır. Hem de Büyük Fransız Katolik Kilisesi’nde vaftiz edilmiş bir Fransız.” Bunun üzerine diğer kadın istavroz çıkardı ve güneylilere özgü gevşek bir Fransızcayla haykırdı: “Ama bu büyük bir günah! Bir kâfirle evlenmek!” Müstakbel tüccar kocası sert bir dirsek darbesiyle karısını susturdu ama beni artık durdurması mümkün değildi. “Çok haklısınız hanımefendi,” dedim kusursuz aksanımla, “o yüzden de asla Tanrı’nın önünde evlilik sözü vermediler. Bana gelince, adım Fuat, sum quod sum.”
Kadının yüzünü görmeliydin. Elim ayağım sinirden titriyordu ama saklamaya, belli etmemeye gayret ediyordum. Durmadan konuşuyordum. Hatta lafı bilhassa annenin sergisine getirdim, Georgette Valane’i şahsen tanıdığıma şaşırmasını bekliyordum bu zavallı ressamın. Duymamış gibi yapmayı tercih etti. Güneylilerse halen yaptığım itirafın tesiri altında susuyor, kendi aralarında fısıldaşıyor, birbirlerini dirsekliyorlardı. Lafı gediğine koymak için yaptığım bu çıkış bana pahalıya mal olmuştu. Flore’nin Kahvesi’ndeki o namütenahi münakaşalardan birinin içinde değildim ne yazık ki, hakikaten Doğu’ya giden bir geminin içindeydim ve yabancılara, senelerdir sakladığım sırrımı yüksek sesle neredeyse haykırdım. Nasıl yapabilmiştim böyle bir şeyi? Pişman olmuştum. Ne kadar beni boğuyor diye şikâyet etsem de o anda hayatım dediğim zavallı şeyin büyük kısmının Paris’ten başka bir şey olmadığını düşünüyordum. Asıl yerim Paris’ti benim… Evet, güneyli Fransız yeni zenginleriyle konuşurken bundan zerre kadar şüphe duymuyordum ama gülerek Pierre’e döndüğümde yüzündeki ifadeyle karşılaştığımda…sen kimsin Fuat? Bu soruyu gördüm yüzünde… Aslında Paris’te en açık fikirli olduğunu düşündüğüm insanların bile yüzünde zaman zaman bu ifadeyi görüyor ama görmezden geliyordum. Ben ne kadar saklasam da onlar biliyorlardı, değil mi? Arkamdan konuşuyorlardı. Latince ders veren bir Türk. Hah!
Bak bunları sana bile hiç anlatmadım, anlatamadım. Bu konu açılsın hiç istemezdim. Ama şimdi, tuhaf şey, hem sana hem de başkalarına anlatmak için karşı konulmaz bir arzu içerisindeyim. Biliyorum, mübalağa ettiğimi hatta hayal gördüğümü söyleyeceksin, etrafımızdaki insanların dinle, milliyetle alakası olmayan entelektüeller olduğunu hatırlatacaksın. Evet haklısın; ama yine de onların zihinlerinin derinliklerinde beni hor gören bir Katolik’in yaşadığını hissederdim. Ne tuhaf değil mi? Saklamak istediklerimi rahatça konuşabilmek için hatta sana anlatabilmek için Akdeniz’in ortasına kadar uzaklaşmam gerekti. Belki de şimdilik deftere yazdığım için böyle rahat davranıyorum, ne de olsa mektup kâğıdına temize çekerken istemediğim kısımları çıkarabileceğimi biliyorum. Melez dostun Franck Fuat’ın yalanlarına son vermesini saymazsak seyahatimizin ilk günlerinden sahneler pek de enteresan değil anlayacağın.
Yanımda getirdiğim kitapların kapağını bile açmaya fırsatım olmadı. Zaten çok fazla bir şey almadım, ağırlık olmasın diye. Leroux’nun Sarı Odanın Esrarı’nı çok methettiler, onu aldım. Daha başlamadım, meraktayım. Bakalım, bir de ne zamandır okumayı ertelediğim Gide’in L’Immoraliste adlı kitabı var. Tabii okumaktan asla vazgeçemediğim şiir kitapları da var yanımda. Mallarmê’nin, Baudelaire’in… Hepsi bu kadar.
Yemekten sonra sana bu mektubu yazıyorum şimdi.
Ne tuhaf bir cümle oldu bu Alex. Az öncesine kadar hep olup bitmiş şeyleri yazıyordum sana. Ama şimdi sadece bu ânı anlatan bir cümle yazıyorum.
İşte bu da sadece kendinden bahseden bir cümle!
Yazı yazmak çok tuhaf bir şeymiş, şimdi fark ediyorum. Aslında yazarken yaşayamıyor insan. Hayatını askıya alıyor. Bize güzel bir tartışma konusu… Keşke Flore’de olsaydık şimdi…
İlk fırsatta yeniden yazarım…
Sevgiler,
F.

 

Murat Gülsoy’un yeni romanı “Gölgeler ve Hayaller Şehrinde”, 1908’de Paris’ten İstanbul’a, yolcuları arasında Prens Sabahattin’in yıllar önce sürgün edilen babasının tabutunun da olduğu bir gemide başlıyor. Franck Chausson ya da gerçek adıyla Fuat Chausson’un Doğu ile Batı arasında kalmışlığının hikâyesi bu. İntiharla deliliğin ve biraz da Osmanlı’nın son dönemlerindeki kargaşanın, “Hasta Adam”ların ve belki de “akıl” yüzünden dünyaya sığamayanların hikâyesi.

 

 

Kaynak: http://www.neokur.com/kitap/146251/golgeler-ve-hayaller-sehrinde