Haftanın Hikayesi – Mihriban Hanım ( Ah O Kadınlar Kitabı)

Yazar: Editör     Tarih: 11 Mart 2017 11:33     Kategori: Dursaliye Şahan Kitapları, Duyuru, Edebiyat Haberleri, Editörden, Genel, Hikaye, Kültür Sanat, Ne Var Ne Yok, O-KU-MA-LAR, Roman, Yazarlar, Yazı Sanatı

Ah O kadınlar Kitabından “MİHRİBAN HANIM” Yazar Dursaliye Şahan

 

Aslında bütün mesele gülüşlerin içindeki can olmakta…

“Mihriban Hanım, hâlâ uyanmadınız mı? Değişecek bütün saksıları boşalttım. Toprak, güneşte şöyle bir nefeslensin. Yarın, içine biraz gübre katar; yeniden saksılara doldururuz.”

Onca çiçek nereye sığar? Götürebildiğimiz kadarını alıp, kalanları da eşe dosta mı dağıtsak? Bilemiyorum. Mihriban Hanım, daha çayı koymamış bile. Her sabah uyanır uyanmaz çaydanlık ocakta fokurdasın ister. Sabah serinliğinde demlenen çayın tadı başka olurmuş.

“Mihriban Hanım, hasta mısınız? Hadi biraz doğrulun. İsterseniz kah¬valtı tepsisini hazırlayıp yatağınıza getiririm. Ne dersiniz? Sırtınıza da yumuşak bir yastık koymalı…”

Biliyorum, hâlâ kızgın. İmzayı verdiğim günden beri sus pus. Ba¬kışlarını kaçırıyor benden. Rengi de iyice soldu. Haksız değil ki.

 

Bu eve geldiğinde daha on dokuz yaşındaydı. O zamanlar rah¬metli annem, kırmızı, pembe Japon gülleri yetiştirirdi. Mihriban gelirken penceresindeki begonyaları, sardunyaları ve odasındaki menekşeleri getirmiş; annem telaşlanmıştı.

“Çeyizden çok çiçek geldi. Nereye koyacağız ki bunları?”

O ise “Bahçe duvarı mor salkımsız olur mu?” diye mızmızlanma ya başlamıştı.

Babam, aynı gün mor salkım fidesi getirip, hanımelinin karşısına dikmişti. Annemin kulağına eğilip, “Sitare Hanım, gelin hanıma sor bakalım başka hangi çiçekleri seviyormuş?” diye de fısıldamıştı rahmetli.

Bahçe, Mihriban’ın gelmesi ile şaha kalkmış gibiydi. Merdivenle¬rin iki yanında kırmızı kırmızı gelincikler açtığında, taze gelinin yüzünde de güller açardı. Katiyen bahçeden çiçek koparılmasına razı olmaz; kim olursa olsun küserdi. Arka tarafta, her mevsim çekirdekten yetiştirdiği filizleri, fidanları, gözü gibi baktığı lâleleri olurdu. Cumbanın ön tarafına dizdiği kaktüsleri, menekşeleri her¬kesin dilindeydi. Mahalleli alışmıştı. “Mihriban’ın elinden aldıysan korkma. Kuru ağaç olsa bahar dalına döner o.” diyerek gelir; çeşit çeşit fide götürürlerdi. Kimseyi geri çevirmezdi.

Her yıl, duvar diplerindeki pembe güllerden reçel yapılırdı.

“Mihriban Hanım, reçel koymamı da ister misiniz? Benim canım çekti.”

Çınar ağacının yaz konukları leylekler biraz gecikse gözlerini ufuktan alamazdı. Daha onlar gelmeden çalı çırpı toplayıp ağa¬cın dibine bırakırdı. Elinden gelse ağaca tırmanıp, kış boyu harap olan yuvayı onarmak isterdi.

“Mihriban Hanım, tereyağlı kızarmış ekmek kokusunu duydunuz mu? Hani bu koku bütün parfümlerden daha güzeldi?”

Ah Mihriban Hanım, bu kadar küsecek ne var? Hani çocuklar söz konusu olduğunda akan sular dururdu? Hani siz, oğlunuz, kızınız için canınızı verirdiniz?

Burak’la Firûze, ilk adımlarını bahçeye serdiğimiz battaniyenin üzerinde atmıştı. İkisi de sarıpapatyalar arasındaki kaplumbağa¬lar ile oynamak için yarışırdı…

Akşamsefaları çiçeklerini bıraktığında, ailecek verandaya oturup yasemin kokuları arasında güneşin batışını seyrederdik. Mihri¬ban, kahveleri yaptıktan sonra kasnağını eline alıp, nakış işlemeye başlardı. Bazen de çok sevdiği Kerime Nadir romanlarından birini okuyor olurdu.

“Mihriban Hanım, hadi artık. Yüzünüzü yıkayın. Açılırsınız.”

O cıvıl cıvıl bahçe; şimdi böyle küskün, sessiz, ölümü bekler gibi oldu. Benim canımı acıtmıyor mu sanki? Bilmiyor muyum bu evin abidevî tadını başka hiçbir mekânda bulamayacağımızı?

“Biliyor musunuz Mihriban Hanım, hava durumuna baktım. Yazdan kalma, güneşli bir hava olacakmış. Sonbaharın da tadını çıkarmak lazım değil mi?”

Ne yapabilirdim ki? Burak karşıma dikilip, “Ya ben ne olacağım baba?” dediği gün çaresiz kaldım.

“Mihriban Hanım, hadi ama! Böyle kapris yapmayın. Uyanın ar¬tık. Oğlumuzun başarısı ile övünecekken siz böyle küsüyorsu¬nuz. Yakışıyor mu bize? Hani Burak üniversiteye başladığı gün ne demiştiniz hatırlıyor musunuz? “Necdet Bey, oğlumuz beyaz gömleği ile eczanesinde işe başladığı ilk gün ziyaretine gidip, kö¬püklü kahvesini içelim.” diye hayâller kuran siz değil miydiniz? Hatta, ‘O gün oğluma tansiyonumu ölçtüreceğim.’ demiştiniz de gülmüştük. Sizin tansiyonunuz hep düşük çıkardı biliyorsunuz.”

Hâlâ uyanmamış. Çörekleri yeniden ısıtmalı.

“Mihriban Hanım, çaya karanfil de attım. Siz seversiniz. Çörekler de çıtır çıtır oldu. Daha sonra cumbada kahvelerimizi yudumlarken size gazete¬leri okurum.”

Hiç böyle yapmazdı Mihriban. Küs kalmaya dayanamaz ki. Nasıl bu kadar konuşmadan sabredebildi bilemiyorum? Meryem gitti¬ğinden beri iyice içine kapandı. Ah Meryem, keşke şimdi burada olsaydın. Belki sen onu teselli edebilirdin.

“Mihriban Hanım, aklıma ne geldi biliyor musunuz? Dairemizi üst kat¬lardan seçelim, diyorum. Nasıl olsa asansör var. Balkonuna çıkınca şimdi göremediğimiz, uzak ufukları görelim. Yukarılardan deniz bile görünü¬yor, diyorlar. Göreceksiniz İstanbul ayaklarımızın altında gibi olacak. Her gece ışıl ışıl.”

Şimdi Meryem çıksa gelse, “Ben geldim abla.” dese, kim bilir ne sevinir? O talihsiz kız da kim bilir nerelerde? Yine adını değiştirdi mi acaba? Ama nereye kadar? Bir başına, o küçücük çocukla ne yapar, ne eder, nasıl geçinir?

“Mihriban Hanım, biliyorsunuz değil mi artık soba derdimiz de olmaya¬cak. Yaz kış sıcacık ev. Oh ne rahat! Öyle kış geldi, dam aktı filan da yok. Ha, bir şey daha geldi aklıma. Yazları mutfağınızdan çıkaramadığınız o karıncalar var ya onlar da olmayacak artık. Düşünsenize, her taraf terte¬miz, mis gibi. Tam istediğiniz gibi işte. Şömine de yok. Küller döküldü, diye dert etmezsiniz artık. Hem kimin evinde şömine yanıyor ki, değil mi ama? Zaten yangın riski var biliyorsunuz.”

Son günlerde çocuk gibi oldu. Ne yapsam neşesi yerine gelmiyor. Eskiden bir bardak su içse keyiflenirdi.

“Boşuna dememişler, her şerde bir hayır vardır, diye. Burak evi müte¬ahhite vermeseydi, biz nasıl bu dertlerden kurtulacaktık değil mi? Ama Mihriban Hanım; hâlâ benimle konuşmuyorsunuz. Güceniyorum habe¬riniz olsun.”

“Burak ne dedi biliyor musunuz? ‘İsterseniz dairelerden birini satıp, güneydeki sahil kasabalarının birinden villa alırız.’ dedi. Küçük bahçeli bir ev, belki bize burayı unutturur. Ne dersiniz Mihriban Hanım? Siz isterseniz ben de isterim. Hatta isterseniz oraya şömine de yaptırırım. İstanbul’un bu kalabalığından şikâyet etmez misiniz hep? Şöyle sakin bir kasaba… Bahçesine küçük küçük ağaçlar dikeriz. Bir tarafta çiçekler, kır¬mızı kırmızı süs biberleri. Bir köşeye mutlaka leylak koymalı, sümbüller de olmalı. Güllerden bahsetmiyorum zaten. Sizin olduğunuz bir bahçeyi gülsüz düşünmek mümkün mü? Yeni yeni komşularımız…”

Bilmez miyim, cennette köşk vereceklerini bilse burayı değişmez. Hayatı, bu sokakta geçti. Karşı evde doğup büyüdü, bu eve gelin oldu. Sonra çiçekleriyle birlikte çocuklarını büyüttü. Şimdi, “Bu evden, bu sokaktan çık.” diyorlar.

“Biliyor musunuz Mihriban Hanım, Burak bir araba beğenmiş. Müte¬ahhitten ilk ödemeyi alır almaz, yürüyerek araba galerisine gidecek; tek¬noloji harikası arabasıyla dönecekmiş. Gençlik işte. Öyle bir arabaymış ki çakıl taşlı yolda bile yağ gibi kayıyormuş. Güneye yerleşirsek sık sık ziyaretimize gelir, diyorum.”

Mihriban’ın bu kadar küs kaldığını hiç görmedim. Aslında susma¬yı beceremez, sessiz insanları da sevmez. Hele bana, hep söyleye¬ceği bir şey olurdu…

“Mihriban Hanım, bakın ne diyeceğim size? Mihriban Hanım, bu ne de¬rin uyku böyle? Biliyorum, beni duymazlıktan geliyorsunuz ama bakın sahiden güceniyorum. Şimdi ben de darılacağım. Haberiniz olsun.”

Bu sessizlik…

“Mihriban Hanım… Ama oldu mu şimdi? Böyle… Ah Mihriban, böyle küs mü gittin? Beni bir başıma bırakıp… Mihriban, sen benim bütün evlerimi de alıp gittin. Yüreğimin sultanı, sen olmadan ben nasıl yaşa¬rım ki?”

Gazete ilânıyla gelmişti. Su gibi dupduru yüzü, uzun kumral saç¬ları vardı. Arkadan bağladığı çiçekli tülbendine, basma entarisine bakınca, “Bu kız, bu evin kısmeti.” dedim.

Fazla sorup soruşturmadan başlattım. Önceki kadınların aksine, hem sessiz hem de ilgisizdi. Bir de dakikti ki devlet dairesinde memur sanırsın. Saat sekiz dedi mi zil çalardı. Hepimiz anlardık:

“Fadime geldi.”

Sonraları anahtar verdim. Bir gün bile işini aksatmadı. Ellemediği, havalandırmadığı, silip süpürmediği köşe; kaldırmadığı hasıraltı kalmamıştı. Ondan önceki rutubet kokusu uçup gitmiş, her taraf su ve sabun kokar olmuştu. O kadar işi tek başına yapar, yine de of demezdi. Biz hatırlamazsak haftalığını sormadan çıkıp gider; aldığında da saymadan çantasına kordu.