Haftanın Hikayesi Memidik

0
177

|Cemil Biçer|

Nereden nerelere geldiğimizin hazin bir öyküsü bu. Aşağıda okuyacağınız bu öyküden öte yaşanmış, “ağlangaçlı” yaşam hikayesinde, bu bir kesiti sadece.

Görev yeri, Siirt Pervari ilçesi, Çumaşlı köyü. Görev yazımı veren görevli gözlerini benden kaçırarak, “Allah kolaylık versin Hocam” dedi.  Sesindeki alayla karışık acımayı, yeni göreve başlayan öğretmenin heyecanı ve sevinciyle anlayamamıştım. Bugün anıların (tozpembe diyemeyeceğim maalesef) griliğinde dolaşırken, o günleri tekrar yaşıyor gibiyim. Sıcak odamda lapa lapa kar yağışını seyrederken bile tüylerim diken diken oluyor hala.

Görev yapacağım köyüme Pervari’den yanıma verilen kılavuzla birlikte altı saatte sarp yollardan yürüyerek vardık. Dağların görkemli yükselişi, yalçın kayalıklarda kartal çığlıklarını izlemenin zevki biraz da gençlik olsa gerek yorgunluğu hiç hissetmedim. Kılavuzum beni köyün muhtarıyla tanıştırıp sanki bir daha hiç görmeyeceği bir tanıdığı gibi sımsıkı sarılarak kucakladı, uzun uzun gözlerime baktı “Sen yiğitsin hoca ” buğulu gözleri silerek uzaklaştı.

Çumaşlı yirmi beş, otuz haneli hayvancılıkla geçinen yoksul bir kurt köyü, Türkçe bilen sadece askerliğini yapmış olanlar yaşı on yedi, on sekizi bulan erkekler ya Adana’ya, ya İstanbul’a göçerlermiş. Yoksulluk diz boyu.

Akşam muhtarın konuğu oldum yemekten sonra sohbet ediyoruz.

“Ya sen ” dedim muhtara “Sen de gençsin niye buradasın?”

Muhtar, ocakta yanan tezekleri karıştırırken, sigarasından derin bir nefes çekti. Gözlerini ateşin korlarına sabitleştirerek başını öne eğdi.

“Anam Pervari Kürt beylerinden birinin kızıymış Hocam. Saçları saman sarısı, gözleri buz mavisi bir Kürt güzeli imiş. Gönlü babama düşmüş. Babam dedemin azaplarından. Umarsız bir sevda anlayacağın. Sonra bir gece kaçıvermişler. Babam uzun kaçışlardan sonrasında kuş uçmaz kervan geçmez bu köye sığınmış. Anam o gün bu gündür köyün dışına adımını atmamış. Babam mı? Bir gün Pervari ye inmiş. Anam da bana gebeymiş ve bir daha gelmemiş. Anam ise hala babamı bekler durur. Oysa dedemin adamları Pazar yerinde kurşunlamışlar babamı! Anam ise bunu bilmez. Babamın bir gün döneceği umudu ile yaşar durur. Askere gidip geldim; yüreğimde gurbet kıvılcımları çakmakta, ama anam, “sütüm haram gidersen oğul! Baban dönmeden gidersen, ahlarıma gelesen” der.  İşte, anamı koyup gidemedim. Köyde devlete gidecek, devlet işlerimizi halledecek, devletle bir işimizde olmaz ya, biri gerekliydi. “Muhtar ol” dediler; muhtar olduk ve burada kaldık. Hikayatımız böyle… Seni de başını ağrıttım Hocam; yorgunsun yatalım istersen” dedi.

Yün yatağıma uzanır uzanmaz uyumuşum. Sabah taze süt yufka ekmeği ile çeşit çeşit Kürt peynirlerinden oluşan kahvaltımızı yapıp muhtarla birlikte okula doğru yola koyulduk.

Okul köydeki tek taş bina tek derslikli, küçük bir lojmanı var. Muhtar okulun ve lojmanın temizliğini yaptırmış. İçeri bir sedir, yatak, yorgan ve masadan oluşan eşyaları yerleştirmiş.

Köyün tarihinden bu yana ilk devlet hizmeti olan bir okuldu bu. Ben göreve başlamanın anlatılmaz heyecanı, yurdumun çocuklarını bir şeyler öğretmenin hazzı içindeyim. Muhtar, terk edemediği köyünde hizmet vermenin onurunu yaşıyordu.

Muhtarla birlikte hane hane dolaşıp, okuma yaşına giren çocukları kayıda başladık. Tüm köyde muhtar ve bir kaç yaşlı köylünün dışında Türkçe bilen kimse yoktu. Muhtar bana tercümanlık yapıyordu. Aman tanrım! Ne korkunç bir histi o! Bir an için kendi ülkemde yabancılaştığımı hissettim. İşim, düşündüğümden zor olacaktı.

Bu gün eğitim öğretim yılının ilk günü. Üçü kız çocuğuyla birlikte, on yedi öğrencim vardı. Muhtara rağmen, sekiz kız çocuğunu okula alamamıştım. İlk günler sağırlar diyaloğunu oynuyoruz. Ne ben derdimi anlatabiliyorum, ne de çocuklarım bana ulaşabiliyord. Çok zaman el kol hareketleriyle anlaşmaya çalışıyoruz. Akşam olduğunda kendimi ölü gibi yatağa atıyorum. Yaşantımda, hiç bu kadar yorulduğumu hatırlamıyorum.

İlk haftaları sesleri ve harfleri tanımakla geçirdik. Bu arada muhtarla konuşup, Türkçe bilen yaşlıların evde çocuklarla Türkçe konuşmaları konusunda anlaştık. Çocuklarım azimli ve zekiydiler. Kısa sürede Türkçe’yi kavramışlar, bende Kürtçe’mi ilerleterek anlaşır hale gelmiştik. En çok Atatürk ve Kurtuluş savaşı konuları ilgilerini çekiyordu. Özellikle Kara yılan ve Sütçü İmam’ın Kurtuluş savaşındaki kahramanlıklarını müthiş bir sessizlik ve ilgiyle dinliyorlardı.

Şubat tatiline doğru birbirimizle iyiden iyiye anlaşır hale gelmiştik. İki metreye ulaşan kara rağmen, devamsız öğrencim hiç yoktu. Karlar içinde açtığımız koridorlarda okula geliyorlar çantalarıyla getirdikleri tezekleri yaktığımız sobanın başında gün boyu çalışıp söyleşiyorduk. Her geçen gün şevkim artıyor umutlanıyordum. Bu çocukları öyle bir yetiştireceğim ki her biri bu dağ başından fışkırıp, dünya’yı kucaklayacaklardı. Kimi öğretmen, kimi doktor olup yurtlarına, bölgelerine yararlı insan olacaklardı. Bir bahçıvanın tohumlarını toprağa dikerken, hasadın zevkine varması gibi çocuklarımın geleceğine ilişkin düşler kurardım, uzun kış gecelerinde.

Memidik, öğrencilerimin içinde en zeki olanıydı. O, kısa zamanda Türkçe’yi tamamen kavramıştı. Bazı konularda öğrencilerimle aramda çevirmenlik bile yapıyordu. Memidik’in yaşı diğerlerinden büyük, onüç yaşındaydı. Babası komşu ülkeye kaçağa giderken, mayına basarak ölmüştü. Bu çocukların çoğunun kimliği bile yoktu. Devletin kayıtlarında yok görünüyorlardı.

Yıl sonunda, tüm çocuklarım okuma yazmayı öğrendiler. Yaylaya göçmeden önce halaylı türkülü bir veda gecesi yaparak okulu kapattık. Yazın yaylada kendi aralarında Türkçe konuşmalarını öğütleyerek, hepsine değişik kitaplar ve dergiler armağan ettim.

Böylece aradan 5 yıl geçti. Kendimi artık Çumaşlılı sayıyordum. Köyden biri olmuştum. İnsanlar beni sevmişlerdi. İstediğim eve istediğim gibi girip çıkıyordum. Yaşlılarla Kürtçe konuşuyordum. Kürtçedeki acemiliğim onları güldürüyordu. Köy neneleri arasında adım “Bizim Oğlan”a çıkmıştı. Memidik büyümüş, bıyıkları terlemeye başlamıştı. Diplomasını elimle doldurup vermiştim. Artık onunla arkadaştık. Bana sevdalarını anlatıyor, uzun kış gecelerinde dama oynayıp, güzel yanık sesiyle söylediği hoyratlarla hüzünleniyorduk. Bazı geceler benimle lojmanda yatıyor, bazen ben onlarda kalıyordum.

Bölgede yeni yeşermeye başlayan bölücü terör örgütü faaliyetleri gittikçe yaygınlaşıyordu. İlçeye her gittiğimde yetkililerin teröristlere karşı dikkatli olmam uyarılarıyla karşılaşıyordum. Ama hiç umursamıyordum. Ben Çumaşlılı idim. Onlardan biriydim ve seviyordum onları. Teröristler köyüme gelse bile kendi insanlarına okuma yazma, yurt ve ulus sevgisi öğrettiğim için sanırım teşekkür ederlerdi bana, diye düşünüyordum.

Oysa kazın ayağı hiç de öyle değilmiş! Bir gece teröristlerden bir gurup köye geldi. Köy halkını silah zoruyla köy meydanında toplamışlar; onlara, verdikleri mücadelenin nedenlerini anlatıp Türkiye’nin kendilerini sömürdüğünü, ama karşılığında hiç bir hizmette bulunmadığından bahsetmişler. Çocukları da okula göndermemelerini, okulda onların Kürt kimliklerinin unutturulduğunu, zorla Türkleştirildikleri gibi bir sürü zırva anlatmışlar. Sonra da zavallı köylünün uzun kış geceleri için biriktirdiği erzakların büyük bir bölümüne Halk adına (!) el koyarak uzaklaşmışlar. Giderken de “Öğretmene söyleyin, bir dahaki gelişte burada olmasın! Yoksa halk mahkemesinde yargılarız!” diyerek tehdit savurmuşlar. Olanları, ertesi gün çocuklarımın büyük çoğunluğunun okula gelmeyişi üzerine evlerine gittiğimde anlattılanlardan öğrendim. O an için başımdan aşağıya sıcak sular boşalmıştı! Umutlarım kararmış, derin bir endişe sarmıştı. Ülkeyi gün ve gün sarmakta olan kanlı terör, bu dağ başında bulmuştu beni. Ama ne olursa olsun çocuklarıma ait umutlarımı gerçekleştirecektim.

Memidik, bir haftadan beri görünmüyordu. Evlerine uğradım, anası Medine Ana’ya sordum. “Memidik nerde aney?” Medine Ana yorgun gözleri ağlamaktan kan çanağına dönmüştü. Başını yerden kaldırmadan,”Memidik eşkiya oldu oğil” diye hıçkırmaya başladı. Buna çok şaşırmıştım! Medine Ana’yı kucakladım; “Aney ne dersin sen, nerede Memidik?” Medine Ana, yere çömelerek anlattı. Bazı geceler Memidik’in arkadaşları gelir, sabahlara değin gizli gizli konuşurlarınış. Medine Ana bir sabah Memidik’i yatağında göremeyince koşarak babasının silahına bakmaya gitmiş. Silah yokmuş! Anlamış ki Memidik örgüte katılmış.

Tanrım! Memiş gibi bir can arkadaşımı yitirdiğime mi yanayım, 5 yıl emek verip eğittiğim, yurt ve ulus sevgisi verdiğimi sandığını, ama başaramadığıma mı yanayım? Umutsuzluk içinde okula döndüm. Akşam muhtar ziyaretime geldi. Halinde bana bir şeyler anlatmak istediği, ama nereden başlayacağını bilmeyen bir tavrı vardı.

“Hayrola muhtar, sıkıntılısın” dedim.

“Sorma Hoca; Allah belâsını versin! Kardeşi kardeşe düşürdüler. Nasıl yaparız bilemem?”

Anladım ki muhtar bir şeyler anlatmak istiyor.

“Çekinme gardaş. Ben sizden biriyim artık. Size gelen tüm dertler bana gele,”

Muhtar, titreyen elleriyle sigarasından derin bir nefes çekti.

“Bir hafta içinde köyü terk etmen gerekiyor Hoca! Örgütün emri bu.”

İçimdeki ürpertiyi gizlemeye çalışarak: “Seni tebliğ memuru mu yaptılar muhtar can?”

Muhtar, başını yerden kaldırmadan yanıt verdi.

“Yok be Hoca. ben Türkiyeliyim. Bu vatana canım feda. Neyleyim? Geçen gece köy meydanında seni infaz edeceklerdi! Yalvar yakar bir hafta izin aldık. Gözünü seveyim git Hoca! Biz şimdiye kadar cahildik, bundan soma da cahil kalalım. Sana kurban Hocam. Bunlar zalimdir! Sana bir şey ederlerse kahroluruz!”

İçimde, birden bir öfke kabardı. Ben bu kahrolası dağın başında yıllarımı vereyim, ülkemin çocuklarını karanlıktan kurtarayım diye gençliğimin en güzel yıllarını harcayayım; arkadaşlarım plajlarda, diskolarda hayatın zevkini çıkartırken, ben üç kuruş aylığımla aldığım kalemleri, kitapları çocuklarıma dağıtayım, üç-beş çapulcu gelsin idam fermanımı ilan etsinler haé olacak şey değildi.

“Hayır Muhtar hayır! Bu iş bu kadar ucuz değil. Geleceklerse görecekleri de var. Tek bir çocuğum kalsa bile eğitime devam edeceğim.

“Muhtar tüm yalvarmalarına rağmen ikna edememişti beni.

Artık her gece, asılmayı bekleyen idam mahkumları gibi kâbus dolu gecelerim başlamıştı. Öğrencilerim birer ikişer okulu bırakmışlar, kendi evim gibi girip çıktığım kapılar artık açılmaz olmuştu. Kendimi, terkedilmiş öksüz çocuklar gibi hissediyor, üşüyordum. Ruhumun derinliklerine kadar üşüyordum. Ama gitmeyecektim. Öldürülsem de zaferin sevincini tattırmayacaktım onlara.

Bir gece dışarıdaki gürültülerle yatağımdan fırladım! Yüreğim yavru serçe gibi çırpıyordu. Belli ki celladım gelmişti. Kapım kırılırcasına çalındı!

“Hoca aç kapıyı!”

“Kim o?!” diye haykırdım.

“Pe Ke Ke infaz timi!”

Aman tanrım! Bu ses bu genizden gelen yanık ses; Memidik’di bu. Ölüm şimdi kırdın kanadımı kolumu! En can arkadaşım, diplomasını elimle doldurduğum öğrencim mi olacaktı celladım?! Bütün cesaretimi toplayıp kapının sürgüsünü açtım. Artık ölümüme saniyeler kalmış gibiydi. Hayatım bir filim şeridi gibi gözümün önünden geçmeye başlamıştı. Her saniye bir asır kadar uzun geliyordu.

“Tanrım bitsin artık bu bekleyiş!”

Ellerimi masanın üstüne koyup başımı gömdüm üstüne… şimdi bir silah patlayacak bir saniyelik bir acı hissedeceğim ve sonra…”Elveda DÜNYA, merhaba KAİNAT” olacaktı. Hayatımın en uzun saniyeleri idi bu anlar…

Memidik, yanık içli sesiyle her söyleyişinde beni ağlatan türkümüzü söylemeye başlamıştı.

Tarlalarda biter kamış,

Uzar gider karış karış,

Şu Yemen de can verenin

Biri Memet, biri Memiş.

Gözlerini kapamış ölümü bekliyordum! Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum? Gözlerimi açtığımda karşımda Memidiği gördüm. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Tüfeğini fırlatıp ayaklarıma sarıldı.

“Hocanı ne olur! Kurbanın olayım git! Yarın burada olma. Bizi beni seviyorsan git! Sana ihtiyacımız var, git Hocam,” dedi.

Tüfeğini yerden alarak boşluğa doğru dört-beş el ateş etti! Ben olduğum yerde taş kesilmiştim!

Dışardan; “Tamam kirve infaz yerine getirilmiştir!” diyen, Memidik’in sesini duydum! Anladım ki Memidik beni öldürmüş rolü yapıyordu.

Sabah ışımak üzere, tahta bavuluma eşyalarımı doldurdum. Kitaplarımı sınıf kitaplığına yerleştirdim. Bayrağımı okul önündeki göndere çekip, geldiğim gibi sessizce K-A-Ç-T-I-M!

Sevgili Memidik, sen beni o akşam gerçekten öldürdün! İçimdeki genç idealist öğretmeni kurşuna dizdin. Boşluğa sıktığın her mermi kalbimde onulmaz yaralar açtı bil! Çumaşlı Pınarlarından kanım akıyor yıllardır. Kalbimi oraya gömüm geldim.

:::::::::::::::::::::::::::::::::::::::

*Bu anım 1980’li yılların ilk yarısında, SİİRT-Pervari/Çumaşlı Mezrasında görev yaptığım yıllarda yaşanmıştır. O gece sabaha karşı kaçıp, “müstafi” sayılmanın vicdan azabı ve utancını hala yüreğimde taşımaktayım!

Şimdi bavulları ellerinde, koşar adımlarla bölgeyi terk eden öğretmenleri anlayabiliyorum. Umarım siz de anlarsınız.

***

Sular durulup öğretmenler okullarına döndüğünde bu “KAÇIŞ”‘ı öğrencilerine nasıl açıklayacaklar en çok onu merak ediyorum.

……………………………