Haftanın Hikayesi – MAKBULE

0
337

Işıklar söndü, cızırtılı bir müzik başladı. 

Dursaliye Şahan

Nikâhına beni çağır sevgilim, 

İstersen şahidin olurum senin. 

“Bu adam kim?” diye soran olursa, 

 

Kâmil’in söylediğine göre Makbule ablası ortaokul mezunuydu. Onun büyüğü iki ablası lise mezunuydu ama Makbule liseye gönderilmemişti. Sorumluluk sahibi bir öğretmen olarak babasını ikna etmem gerekiyordu. Eğitim hakkı elinden alınmış bu küçük çocukların hayatlarına dokunmak da mesleğimizin gerekleri arasındaydı.

 

Ön dişleri dökülmüş olan Kâmil, peltek konuşmasıyla evdeki herkesin ruh hâlini bir çırpıda anlatıyordu.

 

“Örtmenim, zaten Makbule aplam hiç üzülmüyor ki! ‘Okusan neee okumasan neee? En mühimi para!’ diyor.”

“Halam, babama, ‘Aplaları durmuşken niye ilkin bu soykayı veriyosun? Bırak, biraz hizmetinizde bulunsun!’ dedi ama babam, ‘Onun hizmeti kusur kalsın; bir an önce gözümün önünden defolsun!’ dedi.”

 

Makbule’yi, görmeden merak etmeye başlamıştım. On altı buçuk yaşındaki bir kızın bütün aileyi çalkalamasından, evin içindeki hayatın olağan akışını belirlemesinden etkilenmiştim. Güzel mi çirkin mi olduğunu tahmin edemediğim bu küçük kızı, kafamda hiçbir yere koyamıyordum. Belki de bunun için, Kâmil düğüne davet ettiğinde “Hayır!” diyemedim.

 

“Ooo Kâmil, desene düğünde seninle karşılıklı oynayacağız.”

 

Acemilik işte… Ertesi gün kahvenin önünden geçerken mahalleli, garip garip bana bakıp gülümsüyordu.

 

Yüreğim hop etti. “Selâmünaleyküm!” diyerek masalardan birine iliştim ama titriyorum. Bütün korkum, sürgün nedenimi öğrenmeleri. Kâmil’in kapı kapı dolaşıp, “Öğretmenim benimle göbek atacak.” dediğini nereden bilebilirdim ki?

 

“Şaka yaptım canım!”

 

Baktım neşeleri söndü.

 

“Yaa biz de sevinmiştik. Bu öğretmen alçak gönüllü, bizden yana diyorduk.”

“E canınız sağ olsun. Sizi mi kıracağım?”

“Var ol Muallim Bey!”

 

Bütün ısrarıma rağmen kahve parasını ödetmediler. Bu arada Makbule’nin ailesini sadece benim merak etmediğimi de anlamış oldum.

 

“Rüstem, akıllı adam. Yılanın başını zamanında ezmesini bileceksin.”

“Her yılan başını ezdirmez.”

“Hah! İşte o da bunu bildiği için verdi kurtardı.”

“Babası uğraşacağına, kocası uğraşsın.”

“Hüseyin ile karısı istemedi ama Hayri diretmiş.”

“Yaaa, ‘Canıma kıyarım. Ben o kızı ilkokuldan beri seviyorum.’ demiş.”

“Ne günlere kaldık?”

“Kıyamet alameti bunlar.”

 

Sonra hep birlikte bana döndüler.

“Eee Muallim Bey, darısı başına.”

 

Zoraki gülümsedim.

“Ben evliyim zaten.”

 

Karımın iki yıl önce evi terk ettiğini, alyansımı da birikmiş veresiye borcuma karşılık, müdavimi olduğum meyhaneye bıraktığımı söylesem, dünya kadar lafı ağızlarına vermiş olacaktım.

 

“Desene, yenge de yakında gelecek.”

“Biraz zor. Memur olduğu için tayin aldırmak zor iş.”

“Canım, devlet karı kocayı ayırır mı?”

“Aslında benim gibi kocaları ayırsa iyi eder.” demek yerine boynumu büktüm.

 

Yeni tayin olmuş, gizli sicili lekeli bir öğretmen olarak henüz arkadaş edinememiştim ama bu yokluk beni sıkmıyordu aslında. Çünkü aklım Makbule’ye takılmıştı. Bazen aynada kendi kendime mırıldanıyordum.

 

“Oğlum sapık mısın nesin? Bir de devrimci geçinirsin! Küçücük kızdan sana ne?”

“Kıza bak ya! Babasına, anasına, mahalleliye illallah dedirtmiş.”

 

Geçmişimdeki hatalardan ders almamak gibi gizli bir inadım var.  İlk tutuklandığımda sol tarafına felç inen babamla yıllarca küs kaldık. Hiçbir bayram yüzüme bakmadı; beni duymadı bile. Kötü hastalığa yakalandığında dayım araya girdi. Annem, yalvar yakar oldu.  Saatlerce ayak ucunda bekledim. Bir ara yüzüme baktı; atılıp elini öptüm. Geri çekmedi. Günlerinin sayılı olduğunu söylememiştik ama o anlamıştı. Annem dürtünce helâllik istedim. Güçlükle konuşuyordu.

 

“Selma’yı alacaksın! Yoksa babalık hakkımı helâl etmem. Anca o toparlar seni!”

 

Böylece babam, bu dünyadan göçerken son golünü atıp benden bütün intikamını almış oldu.

 

Bitişik evlerde büyüdüğümüz, bir gün dönüp bakmadığım amcamın kızı Selma’yla bir ay içinde sözlenip nişanlandık.

 

Selma, çok uğraştı ama beni toparlayamadı. Aksine ben, onu küçük parçalara ayırıp iyice bir dağıttım. Yine de o çıtı pıtı kız çelik gibi sağlam çıktı. Ne yaptıysam sineye çekti. Sanki dövsem, hatta ağız dolusu sövsem bile parmağındaki yüzüğü çıkarmayacak; asla yakamı bırakmayacaktı. Ayağımda pranga varmış gibi hissediyordum. Selma, hayatımın ortasına çivi gibi çakılmış; boynumdaki yular da o kalın çiviye bağlanmıştı.  Ne zaman kavga edecek olsam sessizce sıvışıyordu. Sonunda beklemediği anlarda sinsice saldırmaya başladım. Sakin, donuk bir ses tonuyla sanki o anda aklıma gelmiş gibi onu can evinden vuran cümleler yumurtluyordum.

“Kadın mıknatıs gibiydi. ‘Sizi birine benzettim.’ dedi. Ben de ‘Kadınlar hâlâ bu numarayı mı kullanıyor?’ dedim.”

“Saçlarına ne yaptın öyle? Merinos koyunları gibi olmuşsun!”

Ne söylersem söyleyeyim anlamazlıktan gelip gözleri dolu dolu gülümsemeye çalışırdı.

Birgün çocuğumuz olmadığı için içten içe sevindiğimi anladığında, hiçbir şey söylemeden boynuma sarılıp yaşlı gözlerle evden çıktı. Sessizce veda etmişti. Gidiş o gidiş… Annemin bütün ısrarlarına rağmen arkasından gitmedim. Amcam, okula gelip herkesin içinde yüzüme tükürdü.

 

Sonradan duydum, Selma, herkese bağırıp çağırmış; babasını tehdit etmişti:

“Size ne benim evliliğimden? Karışmayın! Bir daha onu rahatsız ederseniz başımı alıp uzaklara giderim. Asla beni göremezsiniz!”

Bunu duyunca boğazıma bir düğüm oturmuş gibi oldu. Keşke bir kez olsun o da bana bağırıp çağırıp küçücük bir hakarette bulunsaydı dedim. Ailesinin baskılarından bile beni ancak o kurtarabiliyordu. Onurlu bir erkek olarak eziklik hissetmem gerekiyordu ama ben, daha çok minnet duyguları içindeydim.

Yengemle sokakta karşılaştık. Bir pisliğe bakar gibi yüzünü buruşturarak yavaşça, “Doğduğun güne lanet olsun!” dedi.

 

Hâlâ Selma’nın, bir gözü pencerede, bir gözü bahçe kapısında beni beklediğini, attığım her adımdan haberdar olduğunu biliyordum ama vicdanım “Git!” dese de yüreğim gitmek istemiyordu. Kendimi, babama ve herkese karşı yenilmiş ve en önemlisi, çok yabancı hissediyordum.

 

Bütün bunlardan sonra yeni tayin olduğum bu küçük kasabada, yüzünü hiç görmediğim, evlenmek üzere olan küçük bir kız için heyecanla hazırlanıyordum. Bazen aynadaki yüzüme bakmaktan nefret ediyordum.

 

Lacivert eski takımlarımı giyinip kravatımı takarak düğüne gitmek üzere evden çıktım. Yol üzerindeki küçük züccaciyeci kapanırken yetişip Kütahya çinisinden yapılmış bir biblo sardırdım.

 

Düğün salonunun kapısında Kâmil, beni bekliyordu. Siyah takım elbise, beyaz gömlek, papyonlu, dişsiz hâliyle yine gülümsüyordu.

 

“Kâmil, niye dışarıdasın?”

“Seni bekliyodum örtmenim.”

 

El ele salona girdik. Rüstem Efendi’yle karısı, aynı içtenlikle beni karşılayıp önceden ayrılmış olan Muhtar’ın masasına oturttular. Nedense Muhtar’ın suratı bir karıştı. Kâmil’in kulağına eğilip fısıldadım.

 

“Kâmil, burada oturmak zorunda değilim. Belki Muhtar’ın beklediği birileri vardır.”

 

Kâmil, cin gibiydi.

“Ötmenim, sen ona aldıma! Onun oğlu da Makbule aplamı istiyodu da onun için böyle yüzü şeş beş.”

 

Ya arkadaş, Makbule’ye bak! Önüne gelenin yüreğini çürütmüş.

 

Duvağın altındaki küçük ama maharetli gelini seyretmeye başladım. Aman aman bir güzellik yoktu. Gençlere, özellikle de gelinlere mahsus o mahcubiyet de yoktu. Kısa boylu, balık etinde, buğday tenli bir kız işte! Uzun boylu, geniş omuzlu, simsiyah gür saçlı damadın mutlu olduğu her hâlinden belliydi.

Kol kola, salonun ortasında pistteler. Alkışlıyoruz. Muhtar, yeni evli çifti kötü kötü, küskün süzüyor. Damat, gelinin duvağını kaldırdı. Alnından öptü.

 

Bu alın öpmeyi de hep anlamsız bulmuşumdur. Kendi düğünümde gelini alnından öpmedim diye davetliler şaşırmıştı. Selma da ağlamaklı olmuş; aylarca kırgınlığı geçmemişti. Düğünde bile bir öpücüğü çok gördüğümü düşünüp güceniyordu. Mesele olacağını bilsem hem alnını hem ellerini öpebilirdim.

 

Aslında Selma da çok masum değildi. Açık açık, “Biz ne zaman doyasıya öpüştük ki?” diyemediği için hep o düğünde kaçırdığı alın öpme merasimini dillendiriyordu.

 

Oysa ben, sanıldığı gibi karıma karşı sevgisiz değildim. Onu amcamın kızı olarak çok seviyordum. Onun yanında kendimi güvende ve huzurlu hissediyordum. Üstelik bu bana çok iyi geliyordu ama o hep ateşli bir aşk beklentisi içindeydi. Gümbür gümbür aşklar, benim gibi tembel yapıda erkeklere göre değildir. Sonuçta aşk, enerji ve biraz da özveri ister. Herkes Mecnun olacak diye bir kural yok. Zaten Mecnun’u tarihe kazıyan da benim gibi aşktan anlamayan biçare erkeklerdir.

 

Piste çocuklar doluşunca uzun yol otobüs muavinlerine benzeyen, yirmi yaşlarında bir genç, elinde mikrofonla çıkıp, “Lütfen yavrularımızı pistten alalım!” anonsu yaptı. Kimse tınmadı. Üst üste anons gelince anneler kalkıp koşuşturan küçük çocuklarını topladılar. Biraz sonra aynı fırlama genç, bu kez gülümseyerek bana doğru bangır bangır bağırmaya başladı:

 

“Kıymetli misafirimiz, değerli eğitimcimiz Ersin Hocamızı, huzurlarınızda piste davet ediyorum!”

 

Aha! Tahta sandalyeye yapışacak gibi ellerimle tutundum ama arsız oğlan kararlıydı.

 

“Sayın hocam buyurun! Pist sizin!”

 

“Manyak! Ne bu, şaka mı? Tek başıma, dansöz gibi oynayacak mıyım?” diye düşünürken bütün salon alkışlarla tempo tutmaya başladı. Anons yeniden salonun ortasında gürledi.

 

“Kâmil, öğretmenini al getir buraya!”

 

Kâmil, koşarak masama gelip elini uzattı. Kendi kendime, hiç bu kadar kızmamıştım. Yengem haklıydı. Ben, kendisini rezil etmekte çok usta bir adamdım.

 

Kaşların arasından, 

Domdom kurşunu değdi. 

Bir avcı vurdu beni, 

Bin avcı yedi beni. 

 

Daha yeni tayin olduğum küçük kasabada, bir öğrencimle düğünde çifte telli oynuyordum. Allahtan, gelmeden önce iki kadeh içmiştim. Kendi kendime, “Nasıl olsa ailemden, arkadaşlarımdan, hatta örgütten kimse yok!” diye düşünürken birden gözüm video çeken çocuğa ilişti. Nefesim kesilir gibi oldu.  Lümpenliğin dibine vurmuştum. Kendimi kurtaracak bir şeyler yapmazsam hayatım boyunca bunun korkusuyla yaşayacaktım. Yavaşça orkestranın önündeki gence yaklaşıp elindeki mikrofonu aldım ve diğer elimi kaldırarak müziği susturdum. Net olarak anlaşılması için tane tane konuşmaya başladım.

 

“Sayın davetliler, biliyorsunuz ben bir öğretmenim. Bir eğitimci olarak burada böyle çocuk gibi pistte oynamamı garipseyebilirsiniz. Fakat inanın bu bilinçli bir yaklaşımdır. Bizler, halkın içinde olmazsak halk için mücadele edemeyiz. Bu nedenledir ki her zaman halkım neredeyse ben de orada olmuşumdur.”

 

Bu ne diyor gibi yüzüme bakanları daha fazla işkillendirmemek için uzatmadım. Olası bir durumda bu konuşmam belki beni kurtarabilirdi ama dava arkadaşlarımı tanıyorsam, durup dururken oynamamı kolay kolay affetmeyecekler. Adım Türkiye sol tarihine kara bir leke olarak işlenebilirdi.

 

İçimden, “Yerseniz!” diyerek Kamil’e döndüm. Olan olmuştu.

 

O gece biraz da içkinin tesiriyle İbrahim Tatlıses’e taş çıkartan bir performans sergilediğime eminim. Bir ara türkü söyledim. Sonlara doğru bütün mahalle halay çektik. Ben ve Kâmil baştaydık.

 

Düğün pastası piste geldiğinde ter içinde sandalyeme dönüp Muhtar’ın yanına oturdum. Muhtar fırsat bulsa yüzüme tükürecek gibi bakıyordu.

 

Takı merasimi başladı. Geline yirmi, otuz civarında bilezik, irili ufaklı cumhuriyet altınları takıldı. Damadın yakası da paralarla dolmuştu.

 

Arada bir Makbule’nin bakışlarını üzerimde hissediyordum. “Önemli olan para” diyen bir kızın beni önemsemeyeceği kesindi. Mutlaka, “Bu nasıl bir öğretmen?” düşüncesiyle bakıyordu ya da kim bilir, kardeşinin öğretmeni olduğum için… Aslında, eğitimli biriyle evlenmeyi de hayâl etmiş olabilirdi. Kendimi, birkaç dakika, Makbule gibi bir kadınla evlenmiş olarak hayâl ettim. Kafama üşüşen hayâllerden daha fazla utanmamak için aynı yatak odasında dolaştığımız hayâlî Makbule’yi, mutlu damadın yanına kovaladım.

 

Biraz sonra gelinlikler içinde damadın kolunda yatak odasına girecek olan bir kız için salonda benden başka kim böyle abuk sabuk hayâller kurabilir diye düşündüm. Babamın sık sık “Sen adam olmazsın!” lafını anımsadım. Kötü bir adam değildim ama değerli de değildim.

 

Bu arada, orkestrada, ağzının kenarındaki sigarasını hiç düşürmeyen, uzun saçlı gitarist çocuk, genç kızların hayran bakışlarına aldırmadan çalıyordu.

 

Işıklar yeniden kısıldı. Gelinle damat, tek başına dansa kalktı. Tam o esnada Makbule’nin gitarcı çocukla bakıştığını fark ettim. Bir gelin kendi düğününde flört edebilir mi? Kendi kendime “Pis ahlaksız!” dedim. Aslında tesadüf olabilirdi. Az önce de benimle bakışmıştı. Hem de öyle uzaktan, direkt gözlerime bakmıştı. Hayır, hayâl görmemiştim. Bakıştığımızdan çok eminim.

 

İçime kurt düşmüştü. Bu Makbule hasta olabilir miydi? Bi bana bi gitarcı çocuğa mı bakıyordu? Belki başka erkeklere de… Böyle mavi boncuk dağıtır gibi… Kenar mahallenin kültür seviyesi düşük kızından başka ne beklenirdi ki!

 

Yanılmamıştım. Alenen, bazen de gizli gizli gitarcı çocukla bakışıyorlardı. Çocuğun o aldırmaz, “Bitse de gitsek!” diyen ifadesi birden değişmişti. Yüzünde, hınzır, kaçak gülümsemeler uçuşuyordu. Makbule’nin bakışlarında da gizemli bir ifade… E canım ben, boşuna Makbule’yi merak etmemişim işte!

 

Pasta tabaklarıyla birlikte meyve suyu geldi. Sanki hiç pasta yememişim gibi, tabağımı tepeleme doldurmuşlardı. Etrafımdaki yalanan küçük çocukları çağırıp çatalı ellerine verdim.

 

“Dökmeden sırayla yiyin!”

 

Sevindiler ama tek çatal hoşlarına gitmemişti.

“Siz arkadaşsınız. Bir çatalı paylaşamayana arkadaş denir mi?”

 

Arada bir ışıklar, diskotek usûlü yanıp sönüyordu. İşte böyle söndüğü bir anda küçük bir el, ceketimin cebine girip çıktı. Elimi attım. Cebimden üç tane bilezik çıktı. Neye uğradığımı şaşırdım? Kâmil, kendisini bileziklere siper ederek, “Örtmenim, cebine koy Allah için” diye fısıldadı.

 

İşte öğrencisiyle yüz göz olma konusunda her zaman efsaneler yazan ben ve son düştüğüm durum buydu. Makbule’den geldiğini tahmin ettiğim bir miktar bilezik ve paraya yataklık ediyordum.  Otoriter, öfkeli bakışlarımı Kâmil’e diktim.

 

“Örtmenim, Makbule aplam anneme yolladı. Dedi ki örtmenin cebine koy, sona da alıp anneme götür.”

“Bi’ de ben de bıraksaydın Kâmil!”

“Yok örtmenim anlamadın, sen de hiç kalmayacak. Zaten Makbule aplam, annemden geriye alacak.”

 

Küçük gelinin az önce beni süzme nedenini anlamıştım. Minik cadı, beni, sadece gizli planlarına âlet etmek için tartıyormuş. Ben para kasası mıyım be? Şeytan diyor ki götür bilezikleri tam da kayınvalidenin önüne koy. “Buyurun gelininiz bana yollamış ama sizde daha güvende olurlar.” de!

 

Düğün bitmek üzereydi. Kâmil yanıma gelip kaşla göz arasında cebime bıraktığı emanetini aldı. Bileziklerden ve paradan kurtulmuştum ama tadım da kaçmıştı. Bir an önce gitmek istiyordum fakat sonunu da merak ediyordum. “İster misin bu düğün bitmeden gitarcı ile gelin kaçsın?” diye düşünüp çeşit çeşit senaryo üretmeye başladım.

 

Düğünün sonunda yapılan küçük bir gelenek vardı. Âdet üzere gelin, elindeki çiçeğini bekârların üzerine atacak; daha çiçek havadayken kızlar yakalamaya çalışacaktı. Makbule, pistin ön tarafında durdu. Bekleşen kızlar, orkestranın önünde yarım halka olmuş; çiçeği yakalamak üzere fırlamaya hazır, gardlarını almışlardı. Seyirciler de yarışma izliyormuş gibi havaya kapılmışlardı. Damat, saygılı bir şekilde kenara çekilmiş, gülümsüyordu.

 

Makbule, kızlara mı gitarcı çocuğa mı gittiğini anlayamadığım hülyalı bakışlarla çiçeği dudaklarına götürüp iç çekerek öptü. Gelin çiçeğine özlem olur mu? Kadın olmadığım için bilemeyeceğim ama öpücük şekli bir tuhafıma gitti. Çiçeği değil de bir sevgiliyi öpüyor gibiydi. Sonra tekrar sırtını kızlara dönüp, çiçeği arkaya doğru savurdu.

 

O ne? Çiçek, hop dedi; kızların arkasındaki gitarcının kucağına düştü. Kızlardan, “Aaaa!” diye bir hayâl kırıklığı nidası yükseldi. Makbule, çiçekle birlikte ağır adımlarla kendisine yaklaşan gitarcıyı görünce hiç beklemiyormuş gibi küçük, utangaç bir kahkaha attı.

 

Kendi kendime bahse giriyordum. Gerçek damat Hayri miydi yoksa gitarcı çocuk muydu? Mikrofondaki gencin yorumu da gösteriyordu ki benden başka durumu fark eden yoktu.

 

“Kısmet işte efendim. Kızlar çiçeği kapmak için yarıştı ama çiçek gitti, hiç beklenmeyen birinin kucağına düştü. Demek ki yakışıklı, karizmatik gitarcımız, yakında evlenecek.”

 

Karizmatikmiş! Ayyaş, hippi kılıklı, salak! Doğru dürüst bir işi bile yok. Tımbır tımbır…

 

Sonlara doğru gençler, gelin ve damat, pistte karşılıklı göbek atmaya başladılar. Gitarcı çocuğun yüzündeki müstehzi ifade, biraz buruklaşmış gibiydi. Belki de ilginin kesilmesinden hoşnut değildi. Oynayanların ortasındaki gelini seyrederken sigara üstüne sigara içiyordu.

 

Artık emindim. Gitarcı çocuk ile Makbule, işi pişirmişti. Şimdi mi kaçarlar sonra mı kaçarlar, orasını kestiremiyordum. Makbule, düğün bitmeden bile gidebilirdi.

 

Yanılmıştım. Düğün olaysız bitti. Gitarcı çocuğu, düğünden sonra bir daha görmedim. Makbule’yi takip etmeye devam ettim. Evlendiğinin ikinci ayında kavga kıyamet kayınvalidesinden ayrılıp yeni eve çıktı.

 

Kahvedekilerin söylediğine göre, “Evlendiysem oğulları ile evlendim. Onların kahrını çekmeye mecbur muyum?” demişti.

 

Bir yıl sonra da genç karı koca, İstanbul’a göçtüler. İki aile küstü.

 

Hayri, efendi, mazbut çocuktu. Karısına ömür boyu sadık kalacağı, gün gibi aşikârdı. Makbule, tahminlerimin aksine gitarcı çocuğu bir daha görmemişti ama sonraki hayatında başka yakışıklı, karizmatik erkeklerle neler yaşayacağını az çok tahmin edebiliyordum.

 

Düğününde bir başkasıyla flört edebilen her şeyi yapabilirdi. Makbule gibiler, hayatı geldiği gibi eline alıp istediği gibi yaşayabiliyordu. Kendi hayatlarının efendisi olabilen yetenekteki insanlara, hep biraz gıptayla bakmışımdır. Ben, asla onlar gibi olamayacaktım.

 

Bu küçük kız, bir nebze de olsa kendime ve evliliğime bakış açımı değiştirmişti. Okullar tatile girerken amcamın kızına telefon açtım. Tahminimde yanılmamıştım. Hâlâ benden haber bekliyordu.

 

“Beni sevmesen de buraları seversin.” dedim. Ağlamaya başladı.

 

Onu teselli etmek için bir bahane bulmak zorundaydım.

“Bana olan sevgini hiç hissedemedim.” demekten başka bir şey gelmedi aklıma.

 

Dürüst olup, “Oysa ben hep o sevgiden boğuldum.” desem onun deyimiyle, bütün kemiklerini kırılmış gibi hissedecekti.

 

Babam haklıydı. Beni toparlayacak bir kadına ihtiyacım vardı. Eski arkadaşlarımla buluşup memleket meseleleri konuştuktan sonra eve sarhoş geldiğimde sıcak çorba özlemi çekmeye başlamıştım.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ne giden vardı ne kalan

Aşk yakamıza yapışmıştı

Terk-i diyar ettik ama

Terk edemedik birbirimizi

 

Ne güzel bir acıydı, bütün hazların üzerinde…