Haftanın Hikayesi – Korku / Hakan Sarıpolat

0
125

İnsan bazen görmediği bir şeyi de izlemek ister…

 

“Önce yemeği yaparsın. Sonra da bulaşıklar… Yarın da genel temizlik yapılacak. Belim çok ağrıyor. Sen halledersin bütün işi. Okuldan sonra yaparsın.”

Suratındaki saflığı bozan gözlerini devirerek söyledi bütün bunları. Sonra da arkasında donuk bir yel bırakarak gitti.

Gözleri suratındaki bütün masumiyeti dağıtıyordu. Bir de s’leri, yılan tıslaması gibi… Dili çatallaşmış, dışarı çıkacak. Ssssen dedikçe içim ürperiyordu!

Merhaba demiştim. Hiçbir şey söylemeden kalacağım odayı göstermişti.

“Burada kalırsın. Biraz pistir, ama temizlersin. Bir sürü boş vaktin olacak zaten. Ben salona geçiyorum,” demişti.

Eşyaların, ortamın soğukluğunu katmerlediği bir odaydı.

Bavulumu koyup hemen salona geçmiştim. Salon da salon hani… İki çekyat… Yerde sönük bir halı… Camlar perdesiz. Dışarısı görünmüyor, ama… Ya da ben görecek bir şey bulamamıştım. Çekyatın birine uzanmıştı. Henüz ismini bilmiyordum.

Köye geleli bir saat ancak olmuştu. Lojmana gitmiştim. Zaten kalacak başka yer yoktu ya… Diğer çekyata oturmuşken seslenmişti.

“Gel peşimden.”

Mutfağa geçmiştik. İstekler… Birbiri ardına…

Bana cevap tanımaması, söylediklerini yapmakta mecbur oluşumun göstergesiydi. Bu mecburiyet altında sessiz kalmazdım.

Eskiden, ismini dahi duymadığım bir köy okulunun lojmanında, ismini bilmediğim bir insanla birlikteydim. Üstelik dili çatallaştı çatallaşacak.

Yıkık dökük mutfakta tek başıma kaldım.

Etrafa bakındım.

Mutfak penceresi kırıktı.

Kırılan yere naylon yapıştırılmış.

Kırık olmayan kısmı donmuş.

Dokunsan tuz buz olacaktı.

Salon gibi perdesi yoktu. Perdesiz bir ev ilk defa görüydüm. Çıplak insan gibi diye düşündüm.

Duvarda asılı iki bakır tencere…

Tezgah fayanstan. Beyazı kalmamış, esmerleşmişti. Yöre insanının rengini almıştı saki.

Tezgahın alt tarafında çiçek desenli bir bez vardı. Belli ki dolap kapağı görevi görüyordu.

Bezi kaldırmak istemedim. İki küçük gözü bulunan, paslı bir ocak… Yanında da yağlı bir çakmak, altında küçük tüp vardı.

Duvar rengini tanımlamak çok zordu. Bazen sarı diye düşündüm bazen de gri. Arkamda çalışması gereksiz bir buzdolabı… Etraftaki nesneler yüzyıllardan beri hareketsiz duruyordu, sanki.

Yeryüzünün en donuk tablosuyla karşı karşıyaydım.

İçeriden televizyon sesi gelmeye başladı. Ses o kadar cızırtılıydı ki, bulunduğum noktadan herhangi bir şey anlamak mümkün değildi.

Arada, yılan dilli arkadaşımın gülüşünü duyuyordum.

“Ssssss…”

Bu bile sinirlendirmeye yetmedi beni. İnsan şaşkınlık içerisindeyken kolay kolay kızamıyor sanırım.

Çakmağı aldım. Ocağın gözüne tuttum. Yandı. Ellerimin kılları tütsülendi. Ortalığı keskin bir koku kapladı. Midem bulandı.

Duvarda asılı duran tencerelerden büyük olanını aldım. Ocağın üstüne koydum. Peki, tencereye ne koyacaktım? Ne yemeği yapmamı istedi ki arkadaşım? Buzdolabını açtım. Karıştırmaya başladım. En üst rafta yeşillenmiş birkaç domates ve salatalık vardı. Bir altında, kapağını açmaya korktuğum emaye bir tencere. Yanında da yarım soğan. En alt rafta makarnayı gördüm. Hemen kaptım. Çeşmeyi açtım. Su o kadar soğuktu ki… Kaynamaz diye düşündüm.

Etrafa bakındım. Başka çarem yoktu. Suyu ocakta kaynatacaktım.

Tencereyi ocağa koyduktan sonra beklemeye başladım.

İçeriden gelen cızırtılı gürültü de olmasa yeryüzünün en yalnız insanı sanacaktım kendimi. Pencere kenarına geçtim. Kırık kısmı kapatan naylonun köşesinde ince bir yırtık vardı. Bu yırtıktan dışarıyı izlemeye başladım. İleride, gözün görmekte zorlandığı sarı bir ışık fark ettim. Başka da bir ışık yoktu. Sanki gökyüzü bu yeri unutmuş gibiydi. Yıldızlar bile yoktu. Birkaç saniye sonra sarı ışık da kayboldu. Karanlığı izlemeye koyuldum.

İnsan bazen görmediği bir şeyi de izlemek ister diye düşündüm.

Arkadaşımın gülme sesini duydum yeniden. Okkalı bir küfür savurdu havaya sonradan. Bu küfür mutfağa girdi.

Süzülüp, naylon yırtığından karanlığa doğru savruldu. Birkaç saniye sonra uluma sesleri duydum. Bu süzülüş bir şeyleri harekete geçirmiş olmalıydı.

İrkildim.

Uluma sesini ilk defa bu kadar yakınımda duyuyordum.

Camın buğusuna büyükçe bir şey çarptı. Yere düştü. Vızıldadı. Böcektir diye düşündüm. Sonra sesi soluğu kesildi. Ne olduğunu merak ettim. Camın buzunu tırnaklarımla kazımaya başladım. Şansıma tam da bulunduğu yeri kazımışım. Evet bir böcek. İlk defa böyle bir böcek görüyordum.

Buraya geldiğimden beri gördüğüm her şey o kadar yabancı geliyordu ki…

Böcekti nihayetinde. Ne kadar farklı olabilirdi ki… Sırt üstü düşmüş, yeniden doğrulmak için debeleniyordu işte. Yine de şimdiye kadar gördüğüm böceklerden farklıydı. Cama vurdum. Hareketsiz kaldı. Sonra yeniden çırpınmaya başladı.

Pencereyi açıp, onu kurtarmak istedim. İçimde böceğe karşı inanılmaz bir acıma hissi oluştu. Bir de yakınlaşma.

Yeryüzünün en karanlık yerinde, kendime en yakın bulduğum canlının içinde bulunduğu çaresizlik, içime tarifi zor bir his bulutu yaydı.

Pencere kolunu tuttum. Anında geri çektim. Hayatımda hiç bu kadar soğuk bir şeye dokunmamıştım. Baktım parmaklarımdan biri kanıyor. Pencere koluna dikkatli bakınca, üzerinde derimden parçalar gördüm. Alttan başlayarak donuyorlardı.

İçine aldığı her şeyi kesik griye boğan bir hava…

Bütün nesneler onun hakimiyeti altında.

Ocağa baktım. Suyun üzerinden buharlar yükselmeye başlamıştı.

Tezgahın üzerinde duran su bardağını aldım. Tencerenin içine daldırdım. Bardaktaki ılık suyu pencere koluna döktüm. O esnada arkadaşım içeri girdi.

“Yapacağın bir yemek birader, onu da hala yapamadın. Şimdiye kadar iki defa yapmıştım,” diyerek pis pis sırıttı.

Dilini gördüm. İki sivri uç.

Cevabımı beklemeden, elimdeki boş su bardağını kapıp, çeşmeye yöneldi.

Suyu doldururken, bardağın kendisine ait olduğunu ve bir daha ona dokunmamamı söyledi. Sonra da ayaklarını sürüyerek uzaklaştı.

Yalnız kalır kalmaz pencere koluna atıldım. Bu sefer elimin tamamı yapıştı. Öylece kaldım. Kolu çevirdim. Açıldı. Böcek, sol tarafımda avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Bir yandan da ayaklarıyla kendini savurup, doğrulmanın peşindeydi.

Yapışmış elim yüzünden böceğe ulaşmam imkansızdı. Sol kolumun ulaşamadığı bir yerdeydi böcek. Ne yapıp edip, sağ elimi pencere kolundan kurtarmalıydım.

Böcek sesini iyice yükseltti.

“Hadi” diyordu. “Ne beceriksiz adamsın böyle. Diğer arkadaşın olsa şimdiye kadar kırk defa kurtarmıştı beni.”

Pis pis sırıttığını gördüm. “Kes sesini. Uğraşıyorum işte. Görmüyor musun,” dedim. “Daha fazla çaba göster o zaman, beceriksiz,” dedi.

Bunu duyar duymaz elimi son kuvvetimle pencere kolundan çektim. Hayatımda hiç bu kadar derin acı hissetmemiştim.

Böcek söylenmeye devam ediyordu. Sol elimi uzatıp, böceği düzelttim. O esnada sağ elimdeki acıya eş bir sızıyı sol elimde hissettim.

Böcek, kahkahalarını karanlığa savurarak uçup gitti. Giderken de iğnesini yalıyordu. İki sivri uçlu diliyle…

Hissettiğim acının esrikliği ile yere yığıldım. İki elimi birden sallamaya başladım. Bir yandan da bağırıyorum.

“Yılanlar!”

Arkadaşım, sürünerek girdi mutfağa.

“Ne oldu be adam. Delirdin mi? Nedir bu ses dedi.”

S’ler iyice uzamış. Ssssssessss. Suratında yine o pis sırıtış vardı. Acıyı unutup yumruklarımı sıktım. Son gücümle suratının ortasına patlattım. Şimdi başı da yerdeydi. Tıslayarak kıvranmaya başladı. Yüzünden akan kana, elimdeki kan karışıyordu.

Korktum! Ne yapacağımı bilemedim. Ayağa kalktım. Lojman kapısını açıp, hızla koşmaya başladım.

Nereye koştuğumu göremiyordum. Sadece bir metre ilerisi… Bir yandan da havanın keskin soğukluğuna direniyordum. Panikle üzerime hiçbir şey almamıştım. Ayakkabı bile. Çoraplar ıslandıkça, içim zangırdıyordu. Çamura bata çıka ilerledim. Yokuş bir yoldaydım. Anladım. Durmadan koşuyordum. Yokuşu atlatınca ay ışığını gördüm. Durdum. Gördüğüm görüntü karşısında dumur olmuştum. Bir esrar içime oturup, bütün benliğimi esiri etti. Yolun aşağısında giderek büyüyen gölgeleri fark ettim. Büyüyen kolları ve dişleriyle üzerime doğru geliyorlardı. Ne yapacağımı bilemez, öylece kaldım. Köpek sesine benzer sesler çıkarıyorlardı. Arada uluma sesi de… Geri dönmek istedim.

Yerde kanlar içinde yatan yılan…

Hareket edemedim. Etrafım derin bir yok oluşun hakimiyetine girdi. Ağzımdan çıkan buharlar gökyüzünde uzunca süre duruyor, bir kısmı yoğunlaşarak tekrar toprağa düşüyordu. Sağımdaki boşluktan yaprak hışırtıları yükseldi.

Sıçradım!

Tekrardan koşmaya başladım.

Binbir kollu devlere doğru koşuyordum. Küçük korkum beni büyük korkuma itmişti. Delirdim mi acaba diye düşündüm. Geçen her saniye devlerin boyu uzuyor ve korkunç dişleriyle üzerime doğru geliyorlardı. Bedenim yanmaya başladı. Bu havada sahip olduğum sıcaklığa şaşırdım. Artık buhar sadece ağzımdan değil, vücudumun her yerinden yükseliyordu. Elimde uzun bir mızrak vardı ve ben üzerime gelen devlere savaş açmıştım. Yokuş aşağı, etrafıma buharlar saçarak ve bağırarak koşuyordum. Çatışmaya çok az kalmıştı. Fakat bir anda devler yok oldu ve gözümü kör eden sarı ışıkla karşılaştım. Sarı ışık eşliğinde gökyüzünü saran mekanik ses… Savunmasız bir şekilde elimdeki mızrağı attım. Artık her şeyin sonuna geldiğimi düşündüm.

Devleri bile kaçıran bu ışık sonum olacaktı. Yıllardır verdiğim emekler sonucunda atandığım köyde, daha ilk geceden ölüp gidecektim. Keşke böceği görmezden gelseydim. Keşke arkadaşımın yemeğini yapıp, bulaşıklarını yıkasaydım. Hiçbir şeye karışmayıp, denileni yapsaydım şimdi bu durumda olmayacaktım. Akılsızlık ettim. Hak ettim. İndir kılıcını kafamın üzerine ve ikiye ayır bedenimi ey güçlü ışık. Bu akılsız, yaşamayı hak etmiyor. “Göster bana günümü. Diz çöküyorum. Seninim artık. Çamura bulanmış bu bacaklar, kanı çekilmiş dudaklar senin. Yaşamasını, itaat etmesini becerememiş bu varlık, yok olmalı. Yalvarırım yap şunu. Hadi, durma!

Ağlamaya başladım. Sonra insan sesine benzer bir ses duydum. Gerisini hatırlamıyorum.

“Hoca sen ne yaptın? Daha ilk geceden adama bu kadar yüklenilir mi?”

“Muhtar valla şaka yapayım dedim. Nereden düşündüm bilmem ki… Bak gözümün morarmasıyla kaldım. Dişlerimden ikisi de düştü. Yıllardan beri kimse gelmez bu okula. Tek başıma, lojmanda çürütürüm zihnimi. Onu ilk gördüğümde o kadar sevindim ki… Koşup üstüne atlamak istedim. Sonra içimden bir ses, şuna bir şaka yap Alaaddin dedi. Demez olaydı. İsmimi bile söylemedim. Sert gözüktüm. Bu işler böyle koçum, havası vereyim” dedim.

“Mutfağa götürdüm. Yemek yap bakalım dedim. Adam fıttırdı. Bağırmaya başladı. Yılanlar diyordu. Yılan mı gördü mutfakta acaba? Bu mevsimde yılan mı olur muhtar. Hepsi kış uykusunda… Üzerime saldırdı birden. Sonra da koşarak gitti.”

“Dursun abi nerede buldu dedin öğretmeni?”

“Kavaklığın aşağısında, yokuşun başında, yere çömelmiş, dua ederken bulmuş. Bir de ağlıyormuş. Traktörle, kasabadan geliyormuş. Bir yandan da türkü çığırıyormuş. Yolun ortasında, hareketsiz, toparlak bir şey görünce korkmuş. Yanına gidene kadar kornaya asılmış. Herhangi bir hareket olmayınca da ölü zannetmiş. Ellam tilki ya da porsuk ölüsüdür diye düşünmüş. Yanına gittiğinde fark etmiş insan olduğunu. Daha önce hiç görmediği, yalın ayak, çıplak göt bir adam görünce peygamber sanmış önce.”

“Tövbe de Dursun, son peygamber geldi ya, duymadın mı?”

“Öyle düşünüp, adamın yanına koşmuş. Sayıklar haldeymiş adam. Ses etmiş duymamış. Zararsız olduğunu anlayınca, yüklenmiş, atmış traktöre. Eve götürmüş. Evin kapısına varınca karısına ses etmiş. Tezeği bolla hanım, adam öldü ölecek. Kadın kocasının kucağındaki şeyi ve ne dediğini anlamasa da, ertesi günü cumadır, abdest alacak zaar diyerek sobaya tezeği basmış. Adamı görünce de, çığlığı basıp, diğer odaya kaçmış. Sabaha kadar tek başına beklemiş öğretmenin başında Dursun. Hala da uyuyor içeride.”

“Sen bir git yanına. Ses et. Aklı başında mı kontrol et bakalım. Koskoca adamın düştüğü duruma bak hele. Vallahi çok üzüldüm. Tövbe estağfurullah. Hadi ben kıraathaneye gidiyorum. Dün gece öğretmenin bulunduğu tepenin ardında kangallar üç tane kurdu boğazlamışlar. Onları gömeceğiz. “