ALTIN 280,58
DOLAR 5,8926
EURO 6,5087
BIST 95.425
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 25°C
Parçalı Bulutlu
Kitaplar

Haftanın Hikayesi | Çantacı | Önder Birol Bıyık

Haftanın Hikayesi | Çantacı | Önder Birol Bıyık

Öykü

Diş laboratuvarının önüne geldiğinde, ansızın bastıran yağmurun altında sıtmalı kedi gibi titriyor çantacı. Titriyor… Kâğıt mendille yüzünden, boynundan kavisli çizgiler halinde aşağıya süzülen yağmur sularını siliyor. Sonra el aynasını çıkartıp şöyle bir düzeltiyor saçlarını. Başındaki Fransız usulü fötr şapka bu deli yağmurun hızını kesmeye yetmiyor, çantacıyla birlikte kendisi de sırılsıklam. Fena bir hal. Sırılsıklam fenalık. İlk şiir kitabının imza gününde çok sevdiği bir yazar arkadaşının hediyesi bu şapka. Zaman içinde şapkanın teyelleri yumuşayıp şekli bozulsa da hayatta başardığı çok şeylerin nişanesi gibi başından hiç çıkartmıyor bu şapkayı. Çıkartmayacak. Yaptığı işe uysa da uymasa da…
Zili çalıyor şimdi. “Kim o?” diyen kadın sesine benzer, tenörden bozma cırtlak bir ses… Megafondan geliyor. “Aç” diyor. Açıyorlar. Laboratuvarın kapısından bir sıcaklık abanıyor üstüne. Geçmiyor titremesi yine de… Sıtmalı kedi gibi…
İlk kez geliyor bu laboratuvara… Firez ve separe seslerinin vızıltısı kulak tırmalıyor. İçeriyi bir kovan arı istila etmiş gibi… Bütün laboratuvarlar böyledir zaten. Vız vız vız öter durur. Mahpuslukta duvarlar görme duyusunu zayıflattığından seslerle algılar mahpuslar mekânı, gözün kabiliyeti kulaklara aktarılır ya. Olanı ve olacağı ses renklerinden anlar mahkûm. Mekân biraz sestir orada. Mekânı tarif eden sesleri sevmiyor.
Geçiyor titremesi. Porselen tozlarının havada uçuştuğu, diş malzemelerinin masalarda özensizce dizildiği bu laboratuvar gürültüsüne alışmakta zorlansa da dağınıklığına alışkın artık… Alışacak… Alışmalı…
Onun içeri girdiğini gören usta ve çıraklar, saygılı bir toparlanmayla ayağa kalkıyorlar. Başındaki Fransız fötr şapkası, çenesinin altından başlayıp dudak kıyısına gelmeden kesilen oval top sakalı, yarım çerçeve gözlükleriyle saygın bir adam duygusu veriyor. Diş hekimi sanıyorlar. Herhalde… Laboratuvarların en nefret ettiği ve en saygı duyduğu insanlardır diş hekimleri. Öyledir.
Tekerlekli çantadaki malzemeleri birer ikişer boş masaya diziyor. Sesinde karşısındakini irite eden bir bıkkınlık. Biraz da bir an evvel kalkıp gitme isteğini yansıtan ivecenlik havası…
“Modelaj mumu… Bi deneyin, memnun kalırsınız. Fiyatta da uygun bir şeyler yaparız. Bakın, Alman firezleri var… Kole… artükülatör…”
Diş hekimi olmadığı anlaşılıyor işte. Az önceki saygının yerini, bastırılmaya çalışılan bir küçümseme alıyor. Şimdi yerlerine oturup işe koyulan çıraklardan biri gevşiyor az önceki saygılı paniğin aksine. Yanındakine eğilip “Çantacıymış” diye fısıldıyor.
Fısıldasın. Duymazlıktan geliyor. Ne var! Çantacı… Evet, çantacıyım işte, bok herifler…
“Ara gövdelerim set halinde… Piyasanın en iyisi bunlar. Bir kutuda iki bin yüz üye var.”
Usta sandalyesini masaya sürükleyip malzemelere şöyle bir bakıyor. Bakıyor mu bakmış gibi mi yapıyor, anlaşılmıyor. “Alçı tozu var mı?” diyor sonra. Yok, alıcı değil bu adam. Alıcı herif çantacıya alçı tozu sormaz çünkü. Soru işte. Çantacı bir şey söyleme lüzumu duymadan malzemeleri toparlayıp çıkıyor. Bozuluyor usta. Sesleniyor. “Haftaya yine gel… Bu hafta müsait değilim.” Özür gibi mahcup bir ses…
Dışarı çıktığında iri iri yağan yağmurun hızını kestiğini, aptal ıslatana döndüğünü fark ediyor. Biraz ilerde bekleyen polis otosuna takılıyor gözü. Kıyıdaki ilk sokağa sapıyor. Sapmalı… Artık dolaştığı semtlerde, polislerin hangi noktada çevirme yaptığını biliyor. İki yıldır kaçak. Devletten… Kaçak biri için hiç de uygun bir iş değil çantacılık aslında. Mecbur olmasa yapmaz. Mecbur. Zehirli bir mecburiyet… Ara sokaklardan dolaşıp tekrar ana caddeye çıkıyor, kırmızı şapkalı minibüse el ediyor. Duruyor kırmızı şapkalı minibüs… Hava yağmurlu olduğundan trafik kaplumbağa hızıyla ilerliyor, kızıyor buna. Turgut Uyar’ın Büyük Saati’ni açıp bir iki şiir okuyor. Minibüsteki yer kavgasına takılıyor gözü. Umursamıyor, kitaba dönüyor tekrar. Geyikli Gece’yi okuyor. Akçaburgazlı Yekta’nın Mezburu’nu… Sonra Dünyanın En Güzel Arabistanı’nı… Çantadaki separeleri, firezleri unutuyor. Unutmak iyi geliyor ona.
İniyor. Ali Usta’ya uğrasam mı, diye düşünüyor, vazgeçiyor. Amaaannn!! Gevezenin teki… Sabah akşam radyodan ilahi dinler ama karı kız muhabbetinin de tiryakisidir. Kolay kolay yanaşmaz malzemeye. Kılkuyruk Ali, derler çantacılar ona…
Pendik… Suat Ustanın laboratuvarı… Suat Usta altı aydır müşterisi onun. Arkerleri ondan alır hep. İlk gidişinde yüz görmemişti ondan. Tezgâhı toplamış şarap içiyor Suat Usta. Eski tip müzik setinden yayılan 70’li yıllardan kalma meyhane havaları… İçeriden bir kadın geliyor, teklifsiz oturuyor Suat Ustanın dizinin dibine. Bak sen, boş değilmiş Suat Usta… Etine dolgun, yüzünün ortasında kocaman bir ben olan, dudaklarına adalı bir ruj yapıştırmış bir kadın bu. Çirkin ama dişi. Yani öyle sayılır. Çirkin bir dişilik. İri vücudunun çizgilerini ortada bırakacak kadar dar giyinmiş. Ustanın gözleri iri memelerinin çatalında geziniyor, kadının hiç umurunda gözükmüyor bu. Rahatlığına bakılırsa piyasanın kaşarı. Pek bi kaşar.
Çantacıya bakıp şuh bir gülüş fırlatıyor. “Seni hiç görmemiştim bu piyasada. Yenisin galiba?” Üstenci. Bu tepeden konuşmalar kadını daha bir çekici kılıyor. Dişi bir üstencilik… Kadın dişlerine bakıyor şimdi. “Ne güzel dişlerin var senin. Hazır bu sektörde iken arkadaki eksik dişleri yaptır.” Bu sektörde herkes biraz böyledir. İlk tanıştığı insanın önce dişlerine bakar. Bir şey söylemeye lüzum duymuyor çantacı. Susuyor. Susmalı. Kadın uzatıyor, “Şapkan da çok yakışmış,” diyor cilveli, baygın bakışlarla.
Yine susuyor çantacı. Zaten bakışlarını kadının göğsüne gömmüş ustanın da kendisiyle ilgilendiği yok bu kez. Öylesine birkaç malzeme alıp baştan savmak ister gibi bir hali var. Tuvalete gidiyor bir ara. Hacetini gideriyor. Kapıda kadınla karşılaşıyor. Ne ara geldi bu? Niye geldi? Kadın matkap bakışlarıyla deliyor şimdi. Kartını uzatıyor dizlerini çantacının bacak arasına sürterken. “Ben de mal çok. Ara yardımcı olurum “ diyor. Kadındaki yaratıcı kinayeye şaşırıyor. Hangi malı kast ediyor… Kulaklarına kadar kızarıyor. Dur bakalım, bu sektörde daha nelerle karşılaşacak. Kadın onun kızardığını fark ediyor, kikirdiyor.
Dışarı atıyor kendini. Kendine gelmeye çalışıyor. Yağmurun durduğunu, yazdan kalma bir güneşin cılız ışıklarının caddeyi şenlendirdiğini fark ediyor.
Otobüse binip Bağdat Caddesi’ne Bülent’in yanına gidiyor. Malatya Alevilerinden Bülent. Dincilerden hiç hazzetmez. Kışın bir laboratuvarda karşılaştığı iskeletçi kalfası vermişti Bülent’in kartını. İlk uğradığında başında fötr şapka değil, bere vardı. Sakalları da uzamıştı biraz. Onu o halde gören Bülent, sakinliğini de hesaba katınca dinci sanmıştı. Ne malzemesine bakmış, ne de öyle uzun boylu sohbet… O günden sonra birkaç kez daha uğradı, hep aynı soğuk tavırlar… Bu zoraki ziyaretlerin birinde içerde çalışanlarından biriyle Alevilik üzerine sohbetlerine kulak misafiri olmuş, içeri girip katılmıştı sohbete. Bülent şaşkınlıkla dinlemişti onu… Dinci sandığı adamda neler varmış böyle… İlk malzemeyi de o gün almıştı zaten.
Her zamanki gibi candan karşılıyor Bülent. “Açlığın var mı,” diye soruyor. İçi ısınıyor biraz, üzerine bir güven duygusu geliyor. Çantayı önüne çekip separe, firez, arker, modelaj mumu derken epey bir malzeme ayırıyor Bülent. Parasını çıkartıp uzatıyor. İyi geliyor bu para ona.
Caddeye çıkınca cebindeki paraları çıkarıp sayıyor; yüz yetmiş lira… Biriktirdikleriyle birlikte atı yüz yetmiş… Kiranın denkleşmesine seksen kaldı. Yol üstünde bir laboratuvar var. Bu iyi… Uğruyor. Dört katlı bir binanın arkasındaki otoparktan girilen bahçe katında büyükçe bir yer burası. On, on beş kişi tezgâhların üzerinde karınca gibi çalışıyor. Ürkekçe giriyor içeri. Ne zaman büyük laboratuvarlara girse bu ürkeklik gelir yakalar onu zaten. Çantacılara pek yüz vermez büyük laboratuvarlar, depocularla çalışırlar. Ondan…
Kalın toz gözlükleriyle elindeki protezin üzerine eğilmiş, incesini atıyor usta. Bir tabure çekiyor altına. Çantadan bütün malzemeleri çıkarmaya yelteniyor. Adam başını kaldırmadan homurdanıyor; “Çıkarmana gerek yok. Ne malzemen var?” Nemrut suratlı pezevenk… Eziliyor. Öfkesiyle bastırmaya çalışıyor ezikliğini. Sonra öfkesini eziyor. Tek tek sayıyor malzemeleri. Sarışın, dalgalı saçlı, kemiklerinin iriliği yüzünün şeklini bozan, yüzünün orasına burasına sonradan yapıştırılmış bakır lekesi çilleriyle, irikıyım bir adam bu. Aksanındaki kırıklıktan Balkan göçmeni olduğu anlaşılıyor.
“Ara gövdene bi bakayım.”
Kutuyu çıkartıp uzatıyor. Şöyle bir inceliyor.
“Ara gövdelerin güzele benziyor. Ne kadar?”
“İçinde iki bin yüz üye var. A1, A2, A3, B1, B2, B3… Alt çene üst çene ayrı ayrı. Kutusu yüz lira ama seksene bırakırım.”
“Seksen mi? Polonya Pazarı’ndan yirmiye otuza alıp seksene, yüze kakalıyorsunuz. Alnımızda enayi mi yazıyor! Bırak git elli beşe..”
Adamın ukala tavırlarına sinirleniyor. Yine de renk vermiyor. Vermemesi lazım. Kiradan seksen lira eksik çünkü. Seksen liranın hatırına susmalı. Susacak. Sesin ikna edici bir kamillik katıyor, “İzmir malı bunlar. İstanbul piyasasında daha iyisi yok.”
“Külahıma anlat sen onu. Para çantacılıkta var valla. Biz de burada siktimin fireziyle kuyu kazalım. Tamam, altmış beş diyorum en son, bırakacaksan bırak. Bırakmayacaksan siktir git.”
Adam çantacının gözlerinden bir an yanıp sönen öfke kıvılcımını seziyor, yumuşak bir geçiş yapmaya çalışıyor.
“Tamam canım, lafın gelişi. Sen de pek narinmişsin. Verecek misin, vermeyeceksin altmış beşe.”
“Vermeyeceğim. Yanında on beş adam çalıştırıyorsun, On liranın pazarlığını yapıyorsun.”
“Dilin de uzunmuş koçum senin. Kolay mı kazanılıyor para?”
Alnı sinirden boncuk boncuk terliyor şimdi. Başındaki fötr şapkayı çıkartıp tezgâha koyuyor. Kartlarını açık oynayacak artık. Seksen lirayı unutuyor. Nereye giderse gitsin… Oynamalı.
“On lira, yirmi lira mühim değil de sen böyle üstüme geldikten sonra on kuruş indir desen indirmem.”
İş iyice inada biniyor şimdi. Başka bir laboratuvarda yaptığı bir kavga geliyor aklına. Korkuyor mu? Belki. Ama yok, açık oynayacak kartlarını.
Usta cebinden para çıkartıp “tamam lan, al şu yetmiş beşi bırak git,” diyor hırsla. Bu son davranışından ustanın yenilgiyi kabul etmeye razı olduğunu anlıyor.
“Olmaz. Seksen…”
Sinirden yüz kasları dağınık legolar gibi birbirine giren usta paraya beş lira daha ekliyor. “Bayram altı. Bu malı almazdım senden ama çok ihtiyaç var. Sokayım senin seksenine. Al şunu, bi daha buraya uğrama.”
Mat etti işte adamı… Kutuyu bırakıyor. Parayı alıyor. Kolay gelsin bile demeden çantayı alıp hızla uzaklaşıyor oradan… Giderken adam arkasından bağırıyor, “Şapkanı unuttun.”
Dönüyor, şapkasını alıyor.
“Altı üstü bir çantacı parçasısın. Böyle fiyakalı şapkalar senin neyine?”, diyor adam az önceki yenilginin acısını çıkartır gibi…
Birden gözleri doluyor çantacın. Hiçbir şey söylemiyor. Söyleyemiyor. Söylemek istemiyor daha doğrusu. İçinde sadece bir ağlama isteği… Canı acıyor. Boğazını kerpetenle sıkıyorlar sanki. Ama ağlamamalı. Bastırıyor kendini… Bastırmalı. Hiçbir şey söylemeden hızlı adımlarla laboratuvardan çıkıyor.
Kızıltoprak Caddesi… Rüzgâr yalıyor yüzünü. Trafik sıkışmış, korna sesleri, bağrışmalar, küfürleşmeler gırla gidiyor şimdi. Çantayı kaldırıyor, tam caddesinin ortasına fırlatacakken, “Yapma” diyor kendi kendine… “Geçecek. Yapma…”
Bir hafta hiç işe çıkmıyor o günden sonra. Melankolinin diplerinde evde Loreana Mccannet dinleyip kendini veremeden harflerin üzerinde gezdiriyor bakışlarını. Okuduğu sayfayı tekrar okuyor, anlamıyor. Anlamadığı halde okumuş gibi yapıyor. Şu an okumuş gibi yapmaya bile o kadar ihtiyacı var ki. Kitabı elinden bıraksa basit bir çantacı parçası gibi hissedecek kendini. Bırakmıyor. Bırakmayacak.
Buzdolabında saçma sapan peri bacalı magnetlerin altına sıkışmış faturalara bakıyor. Yine acıyor canı. Yine boğazında o kerpeten soğukluğunu duyuyor. Tekrar dönüyor pazara. Para sayma makinesinden paralar gibi dağılıp düşüyor günler. Her gün aynı can acısı, yanı kerpeten soğukluğu, aynı hekim sanmalar, aynı küçümseyici bakışlar… Frez… Modelaj mumu… Separe… Kole… Ara gövde…
Bir ay kadar sonra telefonu çalıyor. Arayan Balkanlı laborant. “Ara gövdeler az kaldı, haftaya iki kutu getirsene.”
“Tamam, kargoya verip gönderirim.”
Şapkasına bakıyor, aklına gelen fikirle kuş gibi hafiflediğini hissediyor. Hafiflemeli… En yakın kargo şubesine gidiyor. Fötr şapkasını paket yaptırıyor. Bir not kâğıdına “Pislik herif!” yazıyor. Paketin içine atıyor.

BİR YORUM YAZIN
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.