ALTIN
DOLAR
EURO
BIST
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 20°C
Sağanak Yağışlı

Günün Kitabı | Keşke Seni Hiç Okutmasaydım | Hatice Akdoğan

14.03.2021
3.014
A+
A-
Günün Kitabı | Keşke Seni Hiç Okutmasaydım | Hatice Akdoğan

Yeni Bir Kitabın Penceresinden..

Keşke Seni Hiç Okutmasaydım | Mehmet Kılıç

Kitap değerlendirme: Hatice Eroğlu Akdoğan

Mehmet Kılıç’ın, “Mahpus Kaça Kaça Biter” romanını buradaki sayfalardan hatırlayanınız vardır. Salgın koşulları dışarının sosyal hayatını sınırlandırmasına karşın,  okumak kadar yazma alanını da verimleştirdi. Çünkü bireysel olarak yapılabilecek en iyi uğraşlardan biri okumak ve ya yazmaktı. Mehmet Kılıç’ın ikinci kitabı “Keşke Seni Hiç Okutmasaydım” da Covid-19’a inat yüzünü dışarı veren (Kasım 2020-Dorlion Yayınları) yapıtlardan biri oldu.

M.Kılıç’ın gerek Mahpus Kaça Kaça Biter, gerekse de “Keşke Seni Hiç Okutmasaydım, iki ayrı kitap olarak çıksa da, hem hikaye, hem dil olarak birbirinin eksiğini tamamlayan kardeş yapıtlar da denilebilir. Hatırlanacağı üzere Mahpus Kaça Kaça Biter, 12 Eylül zindanlarındaki baskılara karşı geliştirilen direnişleri, mahpusların bitmeyen özgürlük tutkusuyla hep bir firar etme çabası içinde oluşlarının hikayesini anlatıyordu. Dışarıdakiler için yeri geldiğinde sadece bir haber olan hapishaneden kaçma eylemlerinin, zorlu olduğu kadar eğlenceye de dönüştürülen hikayesini Mehmet Kılıç okurlarına eğlenceli bir dille aktarmıştı.

İkinci kitap,  Keşke Seni Hiç Okutmasaydım ise okurların birinci kitapta merak ettiği kimi noktaları dolgunlaştırıcı bir işlev de üstleniyor. Mesela, Mehmet Kılıç neden Ankara’da bir tutukevinde değil de İstanbul’da Metris ya da Sağmalcılar’daydı? İşporta tezgahında satıcıların hıyar soymasına hayran kalıp büyüyünce ‘hıyarcı olmayı’ düşlerken, kendisini nasıl İTÜ Makine Mühendisliğinde bulduğu; Denizlerin idam edildiği Ulucanlar Cezaevi’nin duvarının açıldığı sokaklarda nasıl bir çocukluk geçirdiği; özellikle bir dönemin Ankara’nın meşhur okulu Yıldırım Beyazıt Lisesi yılları ve o liseden bugün hepimizin bildiği ya da hepimize tanıdık gelen yüzlerle arkadaşlığı ve oradan uzun mahpusluk günlerine uzanacağı  İTÜ’ye kaydoluş günleri; yetmişli yılların ikinci yarısında öğrencilerin yurt ve fakülte ilişkileri, sosyal-kültürel etkinliklerdeki rolleri vs…

Bugünden geriye bakıldığında geçmişin düş yolculuğunu ironi katılmış bir anlatım eşliğinde eğlenceli bulabiliriz. Zaten Mehmet Kılıç konuşurken de yazarken de yeri geldiğinde iğnelemeli eğlenceli bir anlatım dili kullanır. İlk Mahpus Kaça Kaça Biter kitabı ele alındığında 12 Eylül döneminin hapishane gerçeği karşısında iç karartıcı, acıtıcı, yılgınlık hissi veren bir manzara hayal edileceğini düşünenler olabilir. Ama baskılara karşı geliştirilen direniş mahpuslara yılgınlık yerine kendilerini daha da aşma gücü veriyordu. Kılıç mevcut durumu, anlatım tekniği ve dili ile iç açıcı kılmıştır.

Ülkemizde ‘60’lı, 70’li hatta ’80’li yılların çocukluk, gençlik ve sonraki dönemleri hem hayat standartlarının geriliği, hem geleneksel aile yaşantılarından dolayı çok zorlu dönemlerdir. Okuyarak meslek edinme olanaklarından çoğunlukla yoksun olan anne-babalar evlatlarının okumasını çok isterler. Okumaya devam edenler ise Türkiye’nin acı gerçekleriyle yüzleşerek mücadele etmeye, toplumu aydınlatmaya koyulurlar. Çocuğunu okutarak ‘hayatını kurtarma’ umudunu taşıyan ebeveyn gerçeği ile ülkenin gerçeği o anda çatışma halindedir. Ebeveyn  çocuğunu ya okuldan ya seçtiği yoldan koparıp galip gelecek ya da bunun tersine evlat ebeveynden uzaklaşarak ülkenin gerçekleriyle mücadele etmeye devam edecektir. İTÜ’ye mühendis olmak için giden oğlunu Hasdal Cezaevi’nde ziyaret eden baba kuşak çatışmasında bir taraf olarak oğluna haliyle “Keşke seni hiç okutmasaydım. Okudukça aklını cıvdırdın” der.

Okuyanın aklının karıştığı, kendine yeni yollar aradığı muhakkaktır. Mahpus Kaça Kaça Biter kitabında, mahpusluk gerçeğine dair eksikliğini hissettiğimiz hikaye bağlamlarının bazılarını Keşke Seni Hiç Okutmasaydım’da yakalarız. Mehmet Kılıç için 11 yıllık mahpus ancak yata yata biter. Bu sefer normal yolla yurt dışına çıkamayacağı için yurt dışına kaçış serüvenleri başlar. Bir ülkeden bir başkasına… Sonra kürkçü dükkanına dönüş ve çıkmak için yeni bir yol arayış… Bir ara okumanın akışkanlığı içinde kitabın adı ‘ülke kaça kaça biter’ şeklinde bir şey de olabilirmiş demeden kendimi alamadım.

Geçmiş gençlik dönemlerini kabaca ’68’li, ’78’li, ’88’li… diye adlandırdığımız da olur. Kuşaklar, devrimci değerler, mücadele gelenekleri yaratmış bireylerin toplamını ifade eder. Bir bireyin tekilden yola çıkarak dönem içindeki seyri ise ayrıntıları ortaya serer. Siyasi süreçlerde yaşananları iyi analiz etmek, gelecek açısından iyi sonuçlar çıkarıp öngörüde bulunmak açısından yaşanmışlıkların bilinmesi, dikkate değer bulunması mutlaka önem taşır. Bir yerde bir şeyler yolunda değilse mutlaka orada bir yanlışlık vardır. Ders almamız gerekiyorsa alınacak ders gökte değil, yerdedir; ayrıntıdadır. “Keşke Seni Hiç Okutmasaydım” hem birinin yaşamından; hem bir, iki, üç, dört…’lerden oluşan toplumsal parça ilişkilerini sorgulayan sorular içerdiği kadar, hikayeleriyle de buna ışık tutuyor.

Anı niteliğindeki anlatım türü kitaplara fotoğraf koymak o yapıta her zaman artı bir değer katar. Keşke Sen Hiç Okutmasaydım’da, anlatımı bütünleyen, metnin içinde başlayan merakı gideren fotoğraflar da ek olarak yer alıyor.

Babası roman yazdığını söyleyen oğluna “Roman yazmak mı? Peki, roman yazmak para kazandırıyor mu?” diye sormuştu. Roman yazmak para kazandırmaz hatta kaybettirir. Belki de yazmayı, yazılanları değerli kılan da budur. O halde yazarak yol alanlar, yazmayı bir var oluş; direniş biçimine dönüştürenler doğru yolda demektir.

Belediye otobüsündeyken sözkonusu kitabı açıp okumaya devam ederken karşımda oturan orta yaşta bir kadın kitabın adına bakarak “niye keşke seni hiç okutmasaydım demiş” diye okumamı böldü. Ne diyebilirdim ki? “Bunun için size baştan sona kitabı okuyarak yanıt verebilirim” dedim. Kadın “yaaa!” derken, gözlerini derin bir merakla açmıştı. Telefonunu çıkarıp kitabın kapağının fotoğrafını çekerken “alayım o halde” diyordu. Umarım herkes bu kitap için tez meraklanır, yol arkadaşım ki tez davranır.

ı detayını buraya yazınız

HATİCE Akdoğan
BİR YORUM YAZIN
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.