Gün ve Böll / Ayşe Kaygusuz Şimşek

0
164

Yüzü avuçlarının arasında, yatağının içinde öylece oturuyordu. Yatmaktan yanları acımıştı.

“Hastalığa karşı direncimi artırmalıyım,” diye bir şeyler yemeye çalışsa da yediğinin, içtiğinin tadı tuzu yoktu.

İnsan böyle zamanlarda düşünecek ne çok şey bulabiliyordu. Tam birini bitirip sonlandırmadan, bir başka konunun içinde, bir başka yerde bulabiliyordu kendini.

Düşünceleri dağılıveriyor birden. Düz, pembe rengin üzerine beyaz kareler kondurulmuş, içine pembenin ve yeşilin değişik tonlarıyla yapılmış irili ufaklı çiçek ve gül desenleriyle bezeli yorgan çarşafına baktıkça birden dönüyor gittiği uzaklardan. Ve yine birdenbire bir iyimserlik doluyor içine. Bu iyimserlik pembenin tonlarından mı, yoksa sevdiği adamla sayısız kez bu çarşafın içinde seviştiğinden mi, bilemiyor, ama seviyor bu çarşafı.

Arkadaşlarıyla sohbetleri sırasında zaman zaman, “Hayatımda şimdiye kadar hiç keşke demedim. Birkaç keşke dediğimse o da başkaları için oldu. Oysa insan, içinde ne çok keşke biriktiriyormuş! Keşkelerle yüzleşmek, acı çekmekten korktuğum için miydi ya da yaşananları değiştirmenin mümkün olmadığını bildiğimden miydi keşke demediğim. Belki de yaşananların, irdelenmeden, kirlenmeden olduğu gibi kalmasına inandığımdandı keşke demediğim. Şuan düşünebildiğim tek şey hiç hak etmeyenlere verdiğimiz değerler. Onlara verdiğimiz emek! Harcadığımız zaman… düşüncelerimizi ve hayatımızın bir yerlerini meşgul etmeleri… Ne çok boş işlerle tüketiyoruz kendimizi ve zamanı. Ah, keşke!” diye düşündü ve derin bir iç çekti. Sonra, “Hep böyle uzayıp gitmemeli bu sızlanmalar.” diye de noktayı koydu kendi içindeki yolculuğuna…

Yata otura geçirdiği bu dört gün içinde Heinrich Böll’ün “Ve O Hiçbir Şey Demedi” romanını bitirdi. Roman, Behçet Necatigil’in çevirisi. Dili dolaşmadan, yalın bir Türkçenin akışında kitabı elinden bırakmadan, bir de baktı ki kitap bitmiş. Yine de ateşinin kırk dereceye doğru fırladığı ve gözünden ığıl ığıl yaşların aktığı zamanlar kitabı kapatıp, Heinrich Böll’ün arka kapaktaki fotoğrafına bakıyor, Böll’ün bakışlarındaki anlamı çözmeye çalışıyordu.

Arada bir uyku ve uyanıklık arası daldığında rüyalar görüyordu. Kendisini şimdiki olduğu yaştan on beş yaş gençken gördü. Yarı çıplak, altında pantolonu olduğu halde üstünde hiçbir şey yoktu. Dolgun göğüslerinin uçlarına bastırıyordu elinin hayasıyla, ama göğüslerini zonklatan sütün ılık ılık akmasını önleyemiyor, kendi kendine konuşuyordu.

“Bu sütün akması gerek, yoksa sancısından duramayacağım,” derken, elleri göğüslerini sımsıkı kavramış, ateşler içinde uyandı. Ocakta kaynayan çaydanlıktan çıkan buhar gibi yükseliyordu soluğu. Alnından yüzüne, boynuna doğru yayılıyordu dombur dombur ter. Güçlükle aralamaya çalıştığı gözkapaklarıyla, elindeki beyaz tülbendi hızlıca yüzünde gezdirip, geri bırakıyordu yastığın kenarına. Sonra tekrar, ağır bir süzülme edasıyla yumuluyordu gözleri. Anında başlıyordu yeni bir rüya…

Büyük bir dağın eteğinden çıkan su gözesinin başında ayakta dikiliyordu. Karşısında büyük bir kalabalık vardı. Kızlı erkekli hepsi de genç insanlardı. Suyun berraklığına ve akış sesine dalıp gitmişti. Karşısındaki kalabalıktan yükselen konuşma sesine kaldırdı başını. O ara, onlardan tarafta da gürül gürül akan başka bir su gördü. Sol tarafına döndü, büyükçe bir kurna pırıl pırıl su ile doluydu.

“Bu sulardan birer avuç içmeliyim ki şifalanayım,” diye düşündü. Sağ elini uzattı; dağın eteğinden çıkan sudan, avucundan akıta akıta içti. Kurnanın başına gitmek için yükseldi, uçuyordu. Kuş gibi süzüldü. Kondu kurnanın kıyısına. Şaştı birden, oğlu kurnanın öte yanında boylu boyunca, kıpırtısız yatıyordu.

Zıpladı geçti yanına, başını aldı kucağına. Bir taş oturdu göğsüne. Etraftaki dağ taş döndü başında. Döndü başı değirmen taşı gibi… “Yavruum!”diye fırladı boğazını yırtarak çıkan sesi. İnledi dağ taş! İnledi!…

“Yavrum! Nasıl yaşarım ben? Ben sensiz nasıl yaşarım? Allah’ım nasıl dayanırım bu acıya, nasıl?”

Kendi çığlıklarına uyandı kan ter içinde. Güçlükle doğruldu yatağın içinde. Başını, gözlerini, bakışlarını dolandırdı odanın içinde. Bütün belleği silinmişti. Sadece ölüm, oğlu ve yüreğindeki acı vardı. Nerede olduğunu anlamaya çalıştı. Oğlunun nerede olduğunu düşündü. Rüya gördüğünü anladığında derin bir nefes aldı, ama acısı geçmedi. Habire boğazını bir şey sıkıyordu.  Gözlerinin önünde başka bir ana kızının cesedini ovuyordu, ellerinde buz! Kurumuştu gözpınarları. Nutku durmuş, kin ve nefret kaplamıştı yüreğini kadının. Üç gün olmuştu; üç gün, üç gecedir kızının cesedini bekliyor, kokmasın diye ovuyordu buzla. Ölüm Allah’tan gelmemişti. Öldürmüştü birileri, sürsün diye soytarının saltanatı.

Kilitledi dişlerini birbirine. Yırttı üzerindeki pijamanın yakasını. “Allah’ım bu nasıl bir acı?!” Gitmiyordu gözünün önünden, bir adam yatıyordu çocuğunun cesediyle. Oğlu sağken koruyamamıştı, soytarının dışarıdaki adamlarından. Babalarının, dedelerinin doğup büyüdüğü kentleri, köyleri, mahalleleri, sokakları her yeri iki koldan doldurmuştu soytarının adamları… Toprağa konmaz ise kokacaktı yavruları…

Dokuz yaşında bir çocuk elinde beyaz bayrakla ekmek almış dönerken eve, karşıdan gelen, komşuları üç kişiyle koşuyorlardı; beyaz çarşaf açmıştı birisi. Adaşı vurulmuş, kanlar akıyordu başından; geçti yanından babasının kollarında…

“Çıkmalıyım bu yataktan, bu evden,” dedi yine kendi kendine. Ayağa kalktı. Sonra bırakmış olduğu, sayfaları açık, yatağa kapaklanmış haldeki kitabı aldı eline.

“…kilisenin siyah kapısını gördüm; çocuklarımın mezarlarına konacak uzun saplı sarı kasımpatılarını gördüm; …” kapattı kitabı ve sonrasında hiçbir şey…

Ayşe Kaygusuz