Gözleri oyuk gölgeler / Josef Kılçıksız Hasek

0
318

Hayat bize cehennemi yaratma gücümüz olduğunu gösteren bir şey mi Anna?

 

Bence insanın yaptığı iyi ve güzel olan ne varsa hepsi usuna rağmen vardır Anna; onun sayesinde değil.

Aşk, devrimi her yönüyle besleyen bir şey. Hayatın kendi durağanlığını kırıp yeniden akışı sağlamak için cephe gerisine yığınak yaptığı dönüştürücü bir enerji.

Bugüne dek hayatın hiçliğine, anlamsızlığına, boşunalığına ve dünyanın soysuzluğuna karşı en büyük itiraz aşk değil miydi sanki?

Işığın ve tarihin derisinin dışına taşan metafizik genişleme, ben’i ihlal ederek ötekinde vücut bulur. Başkası dışarısı olur ve biz ona doğru saçılırız. Düşüncenin bütünselliği kum tanelerine parçalanır. Kendimizi dışarıya bıraktığımız melankolik ve sisli bir gün ışımasında yaşarız. Bazıları buna aşkın esrikliği diyor.

Aşkı Anna, evsiz olduğumuz düşüncesinden yola çıkarak, dünyayı birlikte yaşayabileceğimiz ortak bir alanın yaratımı olarak tasarla.

Hayatı, aşk ve ölüm olmadan hoyratlığının ve boşunalığının ruhumuzu yıprattığı, isteklerini bir hayvanın yumuşak başlılığıyla yerine getirdiğimiz, kıytırık eğlentilerden oluşan bir uğraşı olarak düşün.

Levinas, bir şeyin anlamı başka bir şeyle ilişkisinde yatar der. Varlığım sadece seninle bir anlam ihtiva ediyor.

Şimdi içimde, hiçbir dilsel tanıklığın kapatamayacağı bir yaşantı yarığı var. Bu yarığı kapatmak için şiir yazıyorum ama bu yarık kapanmıyor. Kapanmayacak da biliyorum.

Şiir benlikten ıskat edilmiş kendilik parçalarını tekrar benliğe geri çağırmayı başarabilir mi?

Adorno’ya göre, bu dünyanın insanı irkilten yanı korkunçluğu değil, olağan görünüşüdür. Naziler bir süre sonra gaz odalarına gönderecekleri kurbanlarıyla maç yaparlarmış. Bunu bilen seyirciler maçı alabildiğine bir heyecanla izler ve tezahürat ederlermiş.

Gaz odalarından daha da korkunç olanı ne biliyor musun Anna? İzleyicinin maçı büyük bir normallik içinde izlemesindeki tavrıdır. İktidarın seyirciyi kıyıma normallik mizanseniyle ortak etmesidir.

Günümüzü kavrayıp anlamlandırmak sonra bir kuramsal çerçeve içinde izah etmek istiyorsak erkin özneyi hangi dolayımlarla kendi girdabına çektiğini anlamak zorundayız.

Hayat bize cehennemi yaratma gücümüz olduğunu gösteren bir şey mi Anna?

Desem ki sevgilim, hepimizin bir ilki vardır. Desem ki insan, dünya üzerinde gökteki ya da cennetteki gerçek arketipinin bir yansımasıdır. Gerçek doğası hala cennettedir, bu dünyada değil.

Nihai çözüme giden yolun başındayız. Orji sonrası sarhoşluğu içinde yaşayan o primat aslında kendi türü için sofistike Endlösünglar tasarlamaktan hiçbir zaman vazgeçmedi.

Yahudi pogromunu, dinsel içeriğinden soyulmuş tanrıya adanan bir sunak, bir kan ritüeli olarak düşün. Tanrılar kana hiçbir zaman doymadı.

Yeni orta çağda, insanı Orwell evreninde bir inhuman olarak düşün. Gerçi hala umut var. Çünkü sistemin gizli patolojisinden zevk alanların yanında onun ruhu sayrı kılan işleyişine meydan okuyanlar da var.

Zıt yönlerde başı çeken, ekonomik küreselleşme ve kültürel kabileleşmeye, uygarlık ve barbarlığa, şiddetle barışa aynı anda tanıklık ediyoruz. Çünkü bu olgular birbirlerinin hem varlık nedeni iki eski müttefik hem de birbirlerinin yokluk nedeni antagonistlerdir.

Her gün gerçeği öldürmek için kusursuz cinayetler kurgulanıyor. Sen aramızdan ayrıldıktan sonra da çocuklar her gün tanrının varlığını sorgulatacak bir zalimlik ve vahşette öldürülüyorlar.

Hayatın bağrına sapladığımız kaç tane saçmalık var Anna? Tanrı’nın us dışılığını kabul etmek için uğrunda işlenen daha kaç tane cinayete katlanmamız gerekecek?

Medeniyetin kapsadığı varlık yükünün bir kurucu/tasarımcı aklı yok. Fakat bu varlık yükünün içimizdeki güç tutkusuyla çok yakından bir bağlantısı var. Güç tutkusunu baskılamak yerine ona yararlı çıkış yolları sağlamış toplumların medeni varlık kapsamı (kültür, sanat, edebiyat, bilim, felsefe, vb.), güç tutkusunu baskılayanlara göre çok daha geniş.

Biz hâlâ medeniyetle ilgili zihnimize olumlu çağrışımlar vurdurup bize geri yansıyanın fotoğrafını çekiyoruz. Ama o kadrajın içine daha çok kemik kalıntıları, barut ve et kokusu düşüyor.

W. Benjamin’in de dediği gibi, kültür ve uygarlık alanında hiçbir belge yoktur ki, aynı zamanda bir barbarlık belgesi niteliği taşımasın.

Adorno’nun o çok tanıdık cümlesini aşka uyarlayarak ifade edeyim: Auschwitz’den sonra (şiir yazmak) aşk barbarlıktır. Bence şiir asıl Auschwitz’den sonra ısrarla yazılmalıdır.

Mikro evrenimizin içinde mitlerden, söylencelerden, resmi tarih yorumundan, şiddeti yücelten siyaset dilinden, meta ahlaka dayalı insan ilişkilerinden, aşkı ve cinselliği kriminalize eden erk dilinden, spor aracılığıyla biriktirilen gerilimden oluşan habis enerjiler var. İçinde habis enerjilerin uyukladığı o mikro kozmosun ruhumuzu unutuşa ve şiddete hazırlayan düşünsel zeminini kırmak için ısrarla yazılmalıdır şiir. Israrla aşka ve şiire sığınmalıyız.

Ölüm kamplarının sadece sonuçlarını değil, onu hazırlayan kültürel yapıyı ve sonrasındaki geçiştirme telaşını sorunsallaştıran yaklaşım bunu gerektirir.

Dünyanın hümanizm, aşk ve bağışlamak gibi sağaltıcı, iyileştirici ve direngen güçlere ihtiyacı var. Bu coğrafyaların utanmayı yeniden keşfetmeye ihtiyacı var. Belki de dünyayı utanç duygusu kurtaracak.

Anlamı kalabalığın sürüklediği seste değil yalnızın sığındığı sükunette arıyorum. Ölüler Günü’nde (Jour des morts) babamın mezarını ziyaret ettim. Dışarıya hiçbir çığlığın sızmadığı ölüler dünyası derin bir sükunete bürünmüş. Ölüler Hades’in yeryüzünde olduğunu anladıklarından beri sonsuzluğa gitmiş olmaktan hiç pişman değillermiş izlenimi veriyorlar.

Ya sen Anna, buralardan ayrılmış olmak yüzünden pişman mısın?

Bütün insani yenilgilerin gerçek yeridir ölüm. İçsel dinginlikten sürülmüş olanın geri döndüğü mekandır. Toprağın kapattığı ve derin uykuyla betimlenen karanlık yaradır.

İnsan yıllar boyu bir boşluğu imgelerle, bulutlarla, kıyılar, köprüler, acılar ve gülücüklerle, şehirlerle, krallıklarla, denizlerle, gemilerle, balıklarla, yıldızlarla, atlarla, gökkuşağıyla, amaç ve tasarımlarla, kavuşma umuduyla, ütopyalarla, yüce hedeflerle ve en önemlisi insan suretleriyle doldurmaya çalışır.

Ölümünden az önce ise, bu usanmaz içe yolculuğun kendi yüzünün imgesini oluşturduğunu anlar.

Ne kadar uzun ve karmaşık olursa olsun her yazgı gerçekte bir tek an içerir. O an bu dünyadaki kısa misafirliğin bittiğini anladığımız andır.

Başkası ölür. Onunla birlikte ben’in ebediyeti de ölür. Hayatın dönel akışı içinde çembersel olarak kendi üzerine kapanmayan, fakat ayrı bir varlığa yer açmak için varlık evreninden çekilen bir sonsuz, tanrısal olarak var olmayı sürdürür.

Montaigne’e göre, en gönüllü ölüm, ölümlerin en güzelidir. Bence ölümlerin en acı vereni bir sonu olmayanıdır.

Benim için en sarsıcı anıklık, mutlu ya da kötü bir sonun olup olmaması değil, hiçbir sonun olmamasıdır. Bu biteviye sürükleniştir Anna.

Babam bana hala zamanın öteki yakasından yazmaya çalışır. Nice sonbaharlar geçti ölümünün üzerinden. Yaprağın üst üste yığıldığı bir güz tepeciği oluşmuş gömütünün üzerinde. Solucanını izliyorum, toprağın hafızasını taşıyor kuyruğunda.

Sağlam yol arkadaşları oldu babamın. O insanlar ki, zulmün ve unutuşun tahrif ettiği gölgelenmiş yüzlere ışık tuttular.

Babamın yol arkadaşları, kötülük problemini bütün tarihi tarayarak toplumcu bir paradigma içinden sorgulayan devrimci insanlardı. Kültür ve medeniyetin kendisiyle dipsiz bir hesaplaşma içine giren insanlardı.

O kutsal insanlar ki, özgür iradeleriyle direndiler. Çünkü biliyorlardı ki hür irade, insanca yaşamanın olası tüm biçimlerinden yana tavır konulsun diye verilmiştir.

Özgür istenç, insanlara köleliklerini sevdirme konusunda yazgı, rıza ve biatle iş birliği yapan umutsuzluğa karşı koymak için verilmiştir.

Onlar kamucu bir mutluluğun olanaklı olduğuna inanmışlardı. Camus’yu haklı çıkaracak şekilde, bu çağda bir insanın tek başına mutlu olmasının utanılacak bir şey olduğunudüşünüyorlardı.

Önümüze diktikleri büyük hakikat anlatısının ana fikri, başka bir dünyanın mümkün olduğuydu Anna.

Her türlü a priori’den daha yaşlı bir a posteriori sunan, deneyime geri götürülemeyecek kadar kadim çağlara götüren ve unutulmuş ardışık zamansal sıra düzenine boyun eğen bir yasa var. O yasa, içinde iki kez yıkanamayan hayat nehrinin diyalektik devingenliği yasasıdır.

Onlar yaşamı ve insanı yücelten bir akışın içinde bir su damlasıydılar. Hayatın nehrini kovalayıp büyük denizine akmayı başardılar. Çünkü onu kovalayan ve bundan asla vazgeçmeyen insana hayat, bu kovalamaca sırasında yüzlerce yeni, hayret verici yanını ifşa eder. Bu yüzlerce çeşidin hepsini bıkıp yorulmadan kovalayan insan da hayatla birlikte aynı şekilde devinir ve dönüşür.

Kapitalizme göre insanın ruhu ve eti, gelişimi, ümitleri, korkuları, aşkları ve inançları alınıp satılabilen birer metadır.

Bu açıdan bakıldığında tüketim ve phallus toplumunun bize sunduğu dünya daha da gayesiz, daha da anlamsız değil mi?

Bu meta gerçekliğin üzerinde, bu kaçınılamaz ümitsizlik ve nihilizmin temelleri üzerinde bir ruh bundan böyle güvenle ikamet edebilir mi? Hiç sanmıyorum Anna.

Anlamdan yoksun bir evrende, onu anlamlandırma peşinde, bitmek tükenmek bilmeyen bir koşudur aslında yaşam.

Yeni doğmuş bir bebeğin ilk hatası müdafaadır. Annenin yumuşak ve korunaklı evreninden bambaşka bir dünyaya geçiş yapan bu küçük canlı için ağlamak bir savunma biçimidir. Belki de bizim en büyük yanılgımız, bir yeni doğan itkisiyle hayata karşı hep savunma pozisyonlarında olmaktı. Değişen evrenlere sert geçişler yaparken kenarlı olmak yüzünden kırılmaktı.

Deneyimlerin katmanlaştığı kolektif hafıza güçlü olsaydı, insanlar faşizm gibi birçok sosyal felakete dair sessiz, gizil ve süreğen bilgiyi başka kuşaklara aktarabilseydi, belki o vakit toplumsal karabasanlar tekrarlanmazdı.

Ne çekiyorsa insanlık hepsi unutmak yüzünden değil mi?

Kanımca insanın zamana karşı savaşımı, biraz da belleğin unutuşa karşı savaşımıdır. Unutmadan ama her defasında bağışlayarak Anna.

Kurban ile celladın, av ile avcının, acıyla sevincin, unutmakla anımsamanın, kül ile ateşin, direnç ile köleliğin, usla yüreğin, zulüm ile özgürlüğün zıtların birliği diyalektiğinde bu kadar çok devindiği hatta bu denli zımni bir iş birliği içinde olduğu başka bir coğrafya var mıdır acaba?

O güzel insanlar kurban ile celladın bu zımni ittifakının sonuçlarıyla baş edemediler ve her unutuluşun sonunda yeniden ölüyorlar.

Kavram ve kelimelerin anlamlarını her erozyona uğrattığımız oranda biz de biraz ölüyoruz.

Düş, sezgi, günah, yenilgi, iktidar, af, suç, korku, arzu, ölüm, şiddet ve teslimiyet gibi karanlık ontik halleri zihne açan felsefe soğurduğu anlamlarla özne üzerinde etkili olur.

Geçmiş ve gelecek, orası ve burası, baktığım dünya ve ben, ölüm ve doğum, kaos ve matematik, söylence ve gerçek, boşluk ve mekân ve dinmez bir devinimle süren bu diyalektik; felsefenin sorguladığı kavramlar evrenidir.

Ama ülkemde felsefe erk için bir tehdit olarak görülüyor.

Anlamsızlık bulutları kuşatmıştır etrafını. Apansız bir anıklık, anlamın kurucu paradigmasında değişmeye neden olur. Hayatı sorgulamaya başlarsın. Anlamın içinde varlık alanları kurmaya başlarsın. Kuşatıcı anlamın dar kılıfını yırtan bir ütopyan olur sonra. İşte felsefe dediğin şey budur.

Yaradılışımızda bir boşluk var. Kendi hakkımızda olanaksız bir köken düşüncesine dalarak kalıcı bir yuva arıyoruz. Kökenimiz oysa, gayenin temsil ettiği, düşlerimizin ürettiği bir sahnededir.  Anlam da hayat denen sahnenin ihtiyaç duyduğu bir işarettir.

Dünyaya savrulmuş olmanın sonuçlarıyla yüzleşen, anlam alanlarına saldıran hiçlikle boğuşan, sonsuz umarsızlık içinde didinen Sisyphus sabrı taşıyan ve zamanın içindeki onulmaz boşunalığı gidermeye çalışan gayeler var. Bu gayeleri taşıyan insanlar, zamanı tahrip edip yeniden onarmaya çalışan dönel kötücül zinciri kırmak istiyorlar.

Gerçi ideolojilerin kapatmaya çalıştığı gedik fiziki olandır. Duygusal, sezgisel, ahlaki olanı, metafizik olanı hiçbir zaman kapanmaz. Şiir, aşk ve tanrılar bu metafizik gediğin sadece kapandığı yanılsamasını bağışlarlar bize.

Antropolojik ve sosyolojik açıdan insanın tarihsel serüveni doğayla ve Öteki’yle bir gerilim ilişkisidir.

Bu çağın en akılcı davranışı delirmemeyi başarmaktır Anna. Bu ağır travma karşısında bana delirmek dışında başka bir başkaldırı seçeneği kalmıyor.

Hatırlar mısın, seninle uzun uzun deliliği konuşmuştuk. Şu dünyayla barışmışların coşkuyla andığı o orta sınıf cehennemini konuşmuştuk. Konforu, sağlamcı aklın öldürdüğü masumiyet ve kendilindenliği, küçük kız çocuklarının üstüne basan hayatı, sanılar karşısında Faust’a ruhunu satanları konuşmuştuk.

Anımsadın mı, Faust bütünlüklü bir bilgi karşılığında, Mephistopheles’e ruhunu satmıştıdemiştin. Ben de Mephistopheles elbette bütünün bilgisine sahip değildi, sadece öyle bir bilginin erişilebilir olduğu sanısını satmıştı Faust’a diye eklemiştim.

Çoğumuz duygusal ve sarsak düşlere kapılmış ruhumuzu, demonlara, Mefistolara, Faustlara küçük yanılsama ve sanılara karşılığında satmıyor muyuz?

Kim bilir belki deli dedikleri, Faust’a direnen tek kişilik bir kalabalıktır Anna.

Uzun ve zorlu bir yolculuğun ardından varılan uçurum kenarının dehşete düşüren vasfı nedir bilir misin? Bence bir sonraki adımı engin bir boşluğa atacak olmanın verdiği ürperti değil, yolculuğun kendisinin bitmiş olması gerçeğidir.

Ben de yolun sonuna geldim Anna.

Bazen hayatın kendisiyle değil, sadece gölgesiyle oyalanırız. Bu, rıza gösterdiğimiz bir yanılsamadır. Ben senin gölgelerinle senelerdir oyalanıp durdum. Onlara seslendim ama yanıt vermediler.

Benim için gerçeklik, daha önce ne idiyse o olarak kalmaya devam etti: Sert, sağlam, dirençli ve haşin.

Sensiz bir sahra yatağı gibidir zaman: Sert, bağışlamayı ve merhameti bilmez.

Hayatın bu büyük kukla gösterisinde herkes rolünü oynamak zorunda. İnsan neredeyse her zaman kendisini bu oyuna bağlayıp hareket halinde tutan ipi hisseder. Bence asıl önemlisi ipi fark ettikten sonra alınan tutumla yapılan seçimdir.

Sen de hayatı sisli bir olasılıklar bulutu olarak düşün. Birini seçersen, bir başkasından vazgeçersin. Biri seni seçerse, o bir başkasından.

Bir yere gitmeyi seçersen, bir başka yerden olursun. Gitmezsen o yerden.

Bir şeyi yaşamayı seçersen diğerlerinden vazgeçersin. Seçmezsen diğerleri senden.
Söyle Anna, hayat seçerken vazgeçmeye dair yasayla yönlendirilen bir şey mi?

Heiddeggerci “Angst”ın, diğer deyişle varoluşsal kaygı ve korkunun en önemli görünümlerinden biri (sevgiliyi) yitirme ve ondan/bir şeyden yoksun bırakılma korkusudur.

Acı ve kırıklıklar güveni, inancı ve umudu ihlâl ettiğinde uzlaşmaz olmak benim temel ilkelerimden biri oldu. Sen de oralarda bu kadar direngen misin?

Sen ve ben hem batış ile yenilgi hem kurtuluş ve utku deneyimini yaşayan bir kültürden geliyoruz. Biz sanki umutla hem mahvolmaya hem de yüzeye çıkmaya yazgılıydık.

Doğumdan ölüme varoluşumuzun her santimi tezgâh başında bu yazgı ile pazarlık değil mi sanki?

İnanmayı, ümit etmeyi ve bağışlamayı yitirmediğimiz sürece yenilmiş sayılmayız Anna. Çünkü kılıç ruhunu yitirmiş bir dünyaya onurunu geri veremez.

Dünyanın kan çıbanın patlamadan önceki yüksek ateşi içindeyiz. Deri ve doku değiştiriyor zaman. Istırabımı, hüzünlerimi seninle aramda beliren buzul çatlağa gömmeye çalışıyorum.

Gidişini her anımsadığımda, kaçınılmaz sonda yeniden ve sil baştan yeni bir yaşamsallığa kavuşan bir travma somutluk kazanır.

Ruhumuzun son sınırına kadar bize eziyet eden bu muazzam gerilim ve yenilgiler bizi daha yüksek unsurlara bağlıyor sevgilim: Umuda, aşka ve şiire.

İzin ver, Dante’nin Cehennem’e atfettiği bir veciz lafı tersine çevirerek sevgi ve dostluk evreni için kullanayım: Buraya giren herkes, bütün (umutlarını) ıssızlığını dışarıda bırakır.

Umutsuzluk bir geri çekilmedir. Yüreğin dalgalarının en alçak cezridir. Ama unutma ki, her derin kışın yüreğinde bir bahar, her gecenin örtüsü altında gülümseyen bir şafak yatar.

Umudun kıvılcımını çaktığı ücra bir deniz kıyısı, dostluğa beslediğim delice aşkın beni götüreceği yerdir. Eminim ki orada dünyanın soysuzluğu ve zulmünün yok edemediği, yeni bir dil geliştirebilmeyi başarmış insanlardan oluşan bir ırk olacak. Ben de orada seninle birlikte o ırkın bir ferdi olmaktan kıvanç duyacağım.

Bizi bir an için ikiz fotonlar olarak düşün. Tek bir hücrenin tek bir kımıltının bile evrensel dengede yeri var. Işık hem maddedir hem dalga. İkiz fotonların her biri evrenin öteki ucundaki diğerinden haberlidir.

Başka bir zamansallık kökeninde var olan bir umutla yan yana duran saf yoklukla, ölümden sonraki zamanın zamansızlığıyla ilişkili hiçlikle, kısacası zıtların birliğiyle sev beni.

Seni seviyorum cümlesindeki vaadi deşifre et bana.

Adonis için, şiir ve aşk zamanın kendisidir. Aşk kanımca yaralı bilincin avunduğu yerdir. İnsanın yaşamla olan sallantılı bağlarını güçlendirmesi sevmekle mümkündür.

Sen beni unutup yeniden sevebilirsin.

Yaşamı horlayıp ondan vazgeçmek yerine ona tutunmaya çalış. Bugün’ü geçmiş ve gelecek arasındaki fay hattı, bir yırtılma anı, yepyeni bir başlangıç vaadi olarak düşün.

Zira intiharın döllendiği rahim, biriktiği bataklık (hayattan) vazgeçmek ile (gidenden) vazgeçmemek arasındaki kesişme kümesindedir.

Ruhunu unutuşa hazırlayan düşünsel zemini kurmaya çalış Anna. Senden tanrısal davranmanı bekleyemem ama olana direnmek bence şeytanla aynı safta yer tutmuş bir kader inancıdır.

Tanrıların tutuşturduğu yangında yakıp yok edilmiş güzellik adına ne varsa küllerini deş. O küllerin içinde uyuklayan küçük bir kıvılcım hâlâ mutlaka vardır.

Sen umutla içe bakışın varılabileceği son noktaya var; o geri kalan yol için elini şefkatle tutacaktır.

İyilikler dilerim. İyi bak kendine oralarda.

Daima ve her yerde senin.

Finlandiya, Mart 2018

 

Josef Hasek Kılçıksız – Özyaşam Öyküsü

Antakya’da Rum Ortodoks bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. 1981-82 döneminde Antakya Lisesi’nden mezun oldu. Uzun süre Helsinki’de yaşadıktan sonra Paris’e yerleşti.

Hacettepe’de Felsefe (Lisans Diploması), İstanbul üniversitesinde Sosyal antropoloji ve Ege Üniversitesi’nde Sanat Tarihi öğrenimi gördü.

Yüksek Öğrenim serüveni yurtdışında da sürdü. Roma Pontificia üniversitesinde Felsefe ve Katolik Teolojisi, Tampere Üniversitesi’nde (Finlandiya) Beşerî Bilimler, Felsefe ve Alman Filolojisi eğitimi aldı. Halen aynı üniversitede yardımcı asistan, doktora öğrencisi olarak görev yapıyor. Aynı üniversitenin Pedagojik Bilimler Fakültesi’nde lisans eğitimi gördü. Uzun yıllar devlet ve özel eğitim kurumlarında öğretmen olarak çalıştı.

Doktora çalışması nedeniyle Ernst-Moritz Arndt(Almanya/Greifswald) üniversitesinde yazar Wolfgang Koeppen’in üçlemesi üzerine araştırmalar yaptı. (Temmuz/2011)

Edebi yayınlarının yanı sıra şiir çalışmaları, bir Fin yayınevi aracılığıyla Hedelmät Jotka Eivät Tuoksu Ruudille (Dilin Kekremsi, Meyveleri Barut Kokmaz) adı altında daha önce yayınlandı. (2006/Eylül)

Bahar Kapımda şiir kitabı 2014’te Etki Yayınevi’nce yayımlandı. (İzmir, 2014)

Kültürel ve sosyal içerikli yazılarıyla, Aamulehti Helsingin Sanomat ve Tamperelainen gibi değişik Fin gazetelerinde yayınlanmış, Türkiye’deki siyasal-sosyal gelişmeleri de içeren sayısız makalesi bulunuyor.

Şiir, öykü ve felsefi denemeleri sırasıyla Ekin, Amanos, Güney, Süje, Bachibouzouck, Gerçek Edebiyat, Kurgu Kültür, Patika, Tmolos, Revue Ayna, Kirpi Edebiyat, Muhabirce (Almanca ve Türkçe olarak) Asma Köprü, Şiiri Özlüyorum, Son Gemi, Elize Edebiyat, Edebiyat Nöbeti, Bekir Abi, Edebiyatist ve MevzuEdebiyat.com’da yayımlandı.

Tematiği geniş bir yelpazeye dayanan felsefi ve siyasi içerikli yazıları halen İnsanokur, Dev Haber, Salak Filozof, Yazı Atölyesi, Cafrande, Bachibouzouck, Patika, Komplike Dergi, İnsancıl, Düşün Bil, İktisat ve Toplum ve Evrensel Kültür’de yayımlanıyor.

Fransızca, Fince, Almanca ve İngilizce’ye şiir çevirileri de yapan Kılçıksız’ın verbal yeteneği geniş bir lisan yelpazesinden oluşuyor. Kılçıksız, iyi ve çok iyi derecede Almanca, Arapça, Türkçe, İngilizce, Fransızca, Fince ve İtalyanca biliyor.