Fırtına Vadisi / Gülseren Akdaş

0
50

“Tanrı bir gün bize de bir iyilik yapacak.”

 

Vadinin tam ortasında taştan yapılmış hilal gibi bir yay çizen taştan bir köprü vardı. Bu köprünün yumuşak kireç katmanları zamanla suyla aşınarak rastgele oluşturduğu bir yapı haline geldiğini ancak yanına gelince anlaşılıyor. Köprünün dibine yakın bir yerde eski bir çiftlik evi, yıkık dökük yosun tutmuş bir ahır ve büyükbaş hayvanların barındığı küçük bir kulübe vardır. Ev terkedilmiştir. Kapısı geceleri vadiden esen rüzgârlarla paslı menteşelerinden gıcırdayarak çıkararak çarpar durur. Evi pek ziyaret eden olmaz.

Arazinin sahibi, olan Hacı Hayrettin evin etrafında insanların dolaşmasını sevmez. Vadinin öte ucundaki yeni evinden atına atlar, etrafındaki gençleri kovalamaya gelirdi buralara. Meraklı, marazi insanları uzak tutmak için çitlere “girilmez” tabelası asmıştı. Bazen aklından eski evi ateşe verip yok etmek geçse de evi salınan kapılarıyla, ıssız ve kör pencereleriyle kurduğu garip, güçlü ilişki ona engel olur. Eğer evi yakıp yıkarsa hayatının çok büyük, önemli bir parçasını da yok etmiş olacaktı. Bir yandan da yaşına göre hala güzel, etine dolgun karısıyla kasabaya indiğinde insanların arkalarından korku ile karışık bir saygı ve hayranlıkla baktıklarını bilir. Bundan büyük bir zevk duyardı. Bu gizemli korkunun onu yücelttiğini düşünür. Daha bir gururla bakardı kasabadaki bu insanlara.

Hacı Hayrettin bu eski evde doğup büyümüştü. Ahırın tırtıklı, eskimiş, her ahşap levhasını, her pürüzsüz yemliğini, her rafını ezbere bilirdi. Otuz yaşına geldiğinde anne babası da ölmüştü. Yetişkinliğini sakal bırakarak kutlamış bu sakal ne diyenlere “Hacı sakal” dediğinden adı Hacı Hayrettin kalmıştı. Hacı adına uygun yaşamaya başladı. Çiftliğini geliştirdi. İşlerini yoluna koydu. Yalnız Cumartesi geceleri kimseye çaktırmadan içtiği şaraplarla sarhoş olur şamata bardaki kızlarla Muhabbet etmeye bayılırdı.

Hacı Hayrettin, aynı vadinin ağır başlı sabırlı çiftliklerinden birinin gayrimüslim kızı Sepişka ile evlendi. Ailesine çok hayran olmasa onlarla çok iyi anlaşmasa da karısının güzelliğine hayran hayran bakardı. Sepişka’nın ceylanınki kadar büyük ve meraklı gözleri vardı. Burnu ince, keskin hatlı, dudakları dolgun, yumuşaktı. Bir geceden ötekine ne kadar güzel olduğunu unuttuğu teni Hayrettin’i şaşırtıyordu. O kadar narin, sakin, öyle kibardı ve bir o kadarda iyi bir ev hanımıydı. Hacı Hayrettin kızın babasının düğününde ona verdiği nasihati hatırladıkça iğreniyordu. Düğün şenliğinin biraları ile şişmiş, kabarmış yaşlı adam dirseğiyle damadını kaburgasını dürtüp kırışık göz kapaklarının ardından kaybolan karanlık gözleriyle bir biçimde sırıtarak şöyle demişti.

“Ahmaklık etme kadınlara çok yüz vermeye gelmez. Kadını ancak sopa ile itaatkâr edersin. Kötülük ederse de döveceksin. Uzun süre iyi olursa mutlaka bir film çeviriyor yine döveceksin. Ben annesini döverim. Babam da annemi döverdi. Kadın kısmı dayaktan sonra kuzu gibi olur.

-Ben dövmem. Dövemem. Benim annemi de babam dövmezdi.

Baba sırıtıp koca bir ahmakmış senin baban. Onu tekrar dürterek sen sen ol “ahmak olma sakın.” Diye uyardı. “zamanla anlarsın.” Diyerek tekrar içmeye başladı.

Hacı Hayrettin kısa süre içinde Sepişka’nın Türk kızlarına benzemediğini anladı. Çok sessizdi. Asla ilk konuşan o olmazdı. Sadece sorulan sorulara kısa uysal cevaplar verirdi. Zamanla kocasının huyunu, suyunu iyice ezberlemişti. Hacı Hayrettin ondan sürekli iş yapmasını istemese de, o kendiliğinden zaten kendiliğinden yapıyordu. İyi bir eşti, ama insanda birlikte vakit geçirme isteği doğuracak hiçbir özelliği yoktu. Hiç konuşmuyordu. Kocaman gözleriyle onu takip ediyor bazen gülümsemesine karşılık veriyordu. Mesafeli örtük bir gülümsemeyle. Dikiş nakış işleri hiç bitmiyordu. Öylece oturup becerikli ellerine bakıyor gurur ve keyifle içinde böylesine güzel, kullanışlı şeyler yapabilen küçük beyaz ellerini izliyordu. Bazen o kadar sessiz ve güzeldi ki bazen onu atına benzetiyordu. Atının başını okşar gibi boynunu okşuyordu.

Sıcak kurak araziden veya yağmurlu günlerde çamurlu üstü başı ile dönse de her seferinde önüne sıcak yemek ve banyo da temiz giysilerini hazır bulurdu. Yemek yediğinde kadın onu izliyor. İhtiyacı olduğunda tabakları önüne itiyor. Boşaldığında bardağını dolduruyor.

Evliliğin başlarında çiftlikte olan biteni anlatıyor ama o duyduklarından bir şey anlamadığı halde onaylayan bir yabancı gibi gülümsemeyle karşılık veriyordu. Mesela bugün çok güzel bir buzağı doğdu ona bakmaya götürebilirim dediğinde kısa ve net:

-“Gereği yok” diyerek alçalan bir sesle cevap verdi.

Çok geçmeden onunla hiçbir bağ kuramadığı fark etti. Eğer kadın bir hayat yaşıyorsa ondan çok uzaklarda erişemediği bir hayattı bu. Gözlerinin önündeki engel düşmanca ya da bilinçli olmasa da kaldırılabilecek gibi değildi.

Geceleyin düz siyah saçlarını, akıl almaz pürüzsüzlükteki altın rengi omuzlarını okşar. Kadın da zevkle hafifçe inlerdi. Sadece bu okşayışın hazzıyla yapınış ve tutkulu bir hayata kavuşmuş gibi olurdu. Hemen ardından tedirgin, acı verecek kadar mazlum bir eş haline dönüşürdü.

-“Neden benimle konuşmuyorsun?” diye sorardı.

-“Benimle konuşmak istemiyor musun?”

-“İstiyorum” derdi kadın. “Ne dememi isterdin.” Adamın dili başka bir dille konuşuyor gibiydi. Bu Hacı Hayrettin’i iyice evden uzaklaştırdı. Evde olduğu saatler ona işkence gibi gelmeye başladı. O yüzden de evlilikten önceki şamata barda kadın ve kızlarla yaptığı şakaları onlarla oynaşmalarını anlatır olmuştu. Ama karısı sadece gülümsüyordu. En küçük bir kıskançlık veya üzüntü duymuyordu. Deli dana gibi evin içinde dolanır sonunda kendini şamata barda bulurdu. Onlarla orada oynaşmaya başlamıştı. Oradakiler suratındaki sert, kontrollü ama her an gülmeye hazır ifadeden dolayı onu seviyorlardı.

“Kadın nerelerde” diye soranlara.

“Ahırında” diye diye cevaplardı. Bu espri orada olanları kahkaha koyardı.

Bir gün erkende ava gitmeye karar verdi. Sabahın erken saatlerinde atını eyerledi. Her ihtimale karşı tüfeğini de yanına aldı. Giderken her zaman yaptığı gibi; Yalnız kalmaktan sıkılıyor musun?” diye sorardı.

-“Bence zararı yok.”

O gün ya “ Birileri gelirse” diye sordu.

“Onları pencereden bakarak geri çeviririm” dedi.

-Yarın öğleden sonra gelirim” dedi. “Yol gece atla dönmek için fazla uzun.” Nereye gittiğini hissediyordu. Ama buna rağmen karşı koymuyor ya da herhangi bir üzüntü belirmiyordu yüzünde.

-“Bir bebeğin olsa artık.”

Kadının yüzü aydınlandı. “Tanrı bir gün bize de bir iyilik yapacak” dedi.

Kadının yalnızlığı onu üzüyordu. Aradan bir komşu kadınları ziyaret etse yalnızlığı azalacaktı. Ama misafirlik hevesi de yoktu. Bazen atları arabaya bağlar, öğleden sonrasını babasının evinde yaşayan annesiyle kız ve erkek kardeşleriyle geçiriyordu.

-“Amma da eğleneceksin” derdi. Hacı Hayrettin kadına “Bütün öğleden sonrayı çılgın dilde ördekler gibi lak lak ederek geçirir. O mahcup suratlı iri yarı kuzeninle kıkırdayıp durursunuz. Ekmeği fırına koymadan önce eliyle havada haç çıkararak kat sayısını, her gece yatağın yanında diş çöküşünü, dolabın içine astığı kutsal resmi anımsadı.

Günler geçiyor aralarında ki soğukluk ve sessizlik daha da artıyordu. Yine sıcak ve tozlu bir cumartesi günü samanları biçti. Mısır koçanlarını semenderlere doldurdu. Biçerdöver kalan son samanları biçiyordu. Çevre uzundu. Tangırdayan aleti ahıra sürüp geri geri park etti. Atları araçtan ayırdı. Mutfağa girdiğinde karısı yemeğini masaya koyuyordu. Elini yüzünü yıkadı. Sofraya oturdu.

“Yorgunum” dedi. Ama sanırım yine şehre gideceğim.

Dolunay olacak.

Kadının yumuşak bakışlı gözlerinin içi güldü.

“Bak ne yapacağım” dedi. “Gelmek istersen bir atta sana eyerleyim, seni de yanımda götüreyim.

Kadın tekrar gülümsedi. Başını salladı. “Biz gidene kadar dükkânlar kapanır. Burada kalmayı tercih ederim.”

-“Tamam, sen bilirsin. Emin misin diye sordu.

-“Yok, canım ben burada kalırım.”

Kadının ağzı gülümser gibiydi fakat gözleri bir dileğin karşılamasını beklercesine adamı izliyordu. Ne düşünüyorsun.

-Ne mi düşünüyorum. Hatırlıyorum da ilk evlendiğimizde neredeyse her gün bana bu soruyu sordum.

-Ne düşünüyorsun peki? Diye huzursuzca ısrar etti.

-“Ah karatavuğun altındaki yumurtaları düşünüyorum.”

“Yarın ya da en geç pazartesiye çatlar.”

Tıraş olup mavi keten gömleğini yeni çizmelerini giydiğin de alaca karanlık çökmek üzereydi. Kadın bulaşıkları yıkadı kurulayıp yerlerine koydu. Hayrettin giderken mutfağın önünden geçerken lambayı pencerenin yanındaki masaya götürdüğünü masanın başında kahverengi yün bir çorap ördüğünü gördü.

Ona “Bu gece neden oraya oturdun?” diye sordu.

“Her zaman şurada otururdun. Bazen garip şeyler yapıyorsun.” Gözlerini yavaşça uçuşan ellerinden kaldırarak “mehtap” dedi usulca “Bu gece dolunay olacağını söylemiştin. Mehtabın çıkışını görmek istiyorum.

“Ama aptallık ediyorsun. O pencerenin önünden göremezsin ki yan duygunun daha gelişmemiş olduğunu sanırdım.

Hafifçe gülümsedi. “Öyleyse yatak odasının penceresinden bakarım.”

Hacı Hayrettin siyah şapkasını takıp çıktı. Boş karanlık ahırın içinden geçerken raftan bir yular aldı. Yandaki yeşillikli tepeye doğru acı tiz bir çığlık attı. Atlar otlamayı bırakarak yavaşça ona doğru yaklaşarak biraz uzakta durdular. Dikkatlice atına yaklaştı.

Sepişka mutfaktaki pencerenin kıyısına oturmuş hala örgü örüyordu. Hayrettin odanın köşesine doğru yürüdü. “Ay ışığı tepelere vurmaya başladı. Doğuşunu görmek istiyorsan şimdi dışarı çıkman gerek. Doğarken kıpkırmızı olacak” dedi.

“Birazdan” diye yanıtladı kadın. “Şuradaki işim bitsin.” Hayrettin yanına gidip parlak saçlı kafasını okşadı.

-İyi geceler. Muhtemelen yarın öğleden sonra gelirim. Kadının buğulu, kara gözleri adamın kapıdan çıkışını izledi. Karanlık dağların arkasından kocaman kızılımsı mehtap süzülerek yükseliyordu. Günün son ışıklarıyla birlikte yükselen ay ışığı ağaçların çizgilerini kalınlaştırmış, tepelere taze, gizemli bir hava katmıştı. Tozlu çınarlar ışıl ışıl parıldarken atlarına kadifemsi siyah gölgeler düşmüştü. Etrafındaki ve uzaktaki çalılıklardan şarkılarla dolu bir geceye hazırlanan köpeklerin sesleri geliyordu. Dizginleri çekerek atlara hız verdi. Atın seken toynaklarının sesi arkada kalan vadide yankılanıyordu. Aklına “Şamata bardaki Sefa Sultan geldi. “Geç kaldım birileri kapacak onu” diye düşündü bu gece her şey farklı olacak diye geçirdi içinden. Mehtap tepeleri açmıştı.

Bana ulaştığından hızla atından atladı. Koşar adımlarla barın kapısından içeri girdi. Sefa Sultan köşede oturmuş şal bakıyordu.

-İyi akşamlar falda ben mi varım?

-Her zaman…

-O zaman bu gece benimsin. Hadi…

Kadın kırmızı kabarık eteklerini topladı elinden tuttuğu elini sıkı sıkı tutan Hayrettin’e baktı.

-Nereye…

-Benim evime!

-Yapma sen evlisin.

-Seninle de evlenirim.

-Sen sarhoş musun?

-Yok, daha içemeye fırsatım olmadı.

-Seninle gelirim ama sadece bu gecelik. Kasabadan ayrılamam. Hayrettin kadını terkisine attı. Kadın belinden sıkıca tuttu. Atın dizginlerini çekerek ata hız verdi.

Tepelerin üstünden ılık bir yaz yeli esiyordu. Ay gökyüzünde yükseldikçe rengi kızıllığını kaybederek koyu çay kıvamına gelmişti. Tepelerin arasından çakallar şarkı söylüyor. Çiftlik evlerindeki köpekler de kırık kalpli ulumalarıyla aşağıdan onlara katılıyordu. Koyu çınar ağaçlarıyla sararmış yaz çimleri ay ışığında renklerini sergiliyordu.

Atını eve sürmeye devam ederken kadın kulağına seslendi.

-Yanlış bir şey yapıyorsun.

-Biliyorum ama yapmak zorundayım.

-Neden.

-Gidince anlarsın.

Ağırı çeviren tellere varmak üzereydiler. Attan indiler kadının elini tutarak evin kapısına doğru ilerlediler. Evde ışık yoktu sanki eve ölüm sessizliği vardı. Sadece mutfaktan çok kısık bir ışık huzmesi odaya yayılmış. Ama hiçbir şey seçilmiyordu. Pencerenin önünde yere çöktü.

-Gel beni geri götür içimde tuhaf bir his var. Kötü olaylara gebe gibi.

-Sus…

Sonunda karar verip ayağa kalkarak kapıya doğru ilerledi. Başmaklara geldiğinde adımlarını ağırlığını vermeden önce ayağıyla ölçerek atmaya özen gösterdi. Çiftlikte üç köpek evin altından çıkarak silkelene silkelene yerinip koklaştıktan sonra biraz kuyruk sallanıp tekrar uykuya döndüler.

Hayrettin kapının tokmağını tuttuğunda, nefes almaya korkuyordu. Mutfak loş ışığın gölgesinde mobilyaların yerini iyi biliyordu. Masanın köşesini, sandalyenin arkasını ve havlu askısını tutarak ilerledi. Hala Sefa Sultanın eli elindeydi. Sessizlik içinde yatak odasına yaklaştılar. Yatak odasının kapısı aralıktı. İçeriden mutfak döşemesinin üstünden bir parça ay ışığı düşüyordu. Sonunda kapıya ulaşarak içeri baktı.

O anda arkadan gelen sesle her ikisi de yerinden sıçradılar. O heyecan ve korku içinde Sefa Sultan elini çekti.

-Erken döndün. Misafirimiz mi var?

-Şey. Erken döndüm. Çok yorgunuz müsaadenle biz yatalım.

-Evet…

-Anladım.

Kadının buğulu kara gözleri kocaman kocaman açıldı. Adamın kadınla odaya girişini izledi. Kapı kapandığında kadın şalını alarak dışarı çıktı. Kapıyı yavaşça kapattı. Basamaklara oturdu. Evin altında yatan köpekler yanına gelerek karşısında yattılar. Yüzünde parlayan parlaklık gözlerinden akan yaşlardı. Sessizce yerinden kalktı. Önce cebini karıştırdı. Cebinde bir paket kibrit vardı. Kapının üzerindeki feneri indirdi. Onu yaktı. Feneri eline alarak fırtına deresine doğru yürümeye başladı. Çiftliğin üç köpeği de onu izlemeye başladı. Hep birlikte dere kenarındaki eski kulübeye doğru yürüdüler. Köpeklerden birisi geride kaldı. Sonra hızla eve doğru koşamaya başladı. Eve yaklaştığında aç aç kapıya doğru havladı. Öyle havlıyordu ki Hayrettin yerinden fırladı. Aklına gelen mi olmuştu. Telaş içinde odadan fırladı. Çizmelerinin topukları mutfak zemininde gümbürdedi. Dışarı çıkınca ağır adımlarla yalıya doğru yöneldi. Ama köpek ayaklarını yere sürterek farklı yöne doğru hem havlıyor hem koşuyordu.

İçinde bir acı duydu. Bitkin bir halde köpeğin koştuğu yöne doğru ilerlerken “Sepişka…” diye bağırıyor. Uzamış siyah gölgesi ardında onu takip ediyordu. Mehtap yükseklerde bembeyaz süzülüyordu. Fırtına deresinin yönünden acı acı köpek sesleri geliyordu. Derenin yanından büyük bir aydınlık ve bir sis dumanı gecenin içinde yayılmaya başlamıştı. Hayrettin son bir hamle ile kapıya omuz vurdu. İçeriden kızgın alevler yüzüne vurdu. Yere düşen yanmamış kalası eline alarak duvara vurarak küçük tahtaları söktü. İçeri girerek alevler arasından Sepişkayı kolundan tutarak sürükledi her ikisi de toprağa düştüler. Karşıda çayır çayır yanan kulübenin alevleri etrafı sarmaması için dua etmeye başladı. Yana tahtalar çöktükçe birbiri üstüne düşüyordu. Bitkin bir halde otlağa doğru yürüdü balta ve kazma olarak yeniden geri döndü çevre çiftliklerden de kovalarla insanlar geliyordu. El birliği ile ateş söndürüldü. Hala Sepişka sert toprağın üzerinde yüzün koyu yatıyordu.

Hayrettin bandanasını derede ıslatarak kadının çatlak dudaklarını ıslattı. Yüzünü yıkadı. Saçlarını arkaya yatırdı. Buğulu kara gözleri adamın her hareketini izliyordu.

“Canımı yaktın” dedi. “Hem de fena yaktın.”

Adam usulca başını salladı.

Güneşin sıcak ışığı yerden yansıyordu. Kan peşinde birkaç sivrisinek etrafta vızıldadı.

Acı içinde ayağa kalkmaya çalışırken, “Yardım ister misin?” dedi adam. Bluzunu çıkarmaya, kurumuş sırtına yapışır sonra canın yanar?

“Yok, ben hallederim” sesinde tuhaf bir tını vardı. Karanlık gözleri bir an şefkatle dolarak adama odaklandı. Ardından topallayarak eve yöneldi. Adam peşinden eve girdiler.

-Sana kahve yapayım mı?

Kadının gözlerinin içi güldü. Adamın yanındaki sandalyeye oturdu. Hayrettin elini uzatarak saçlarını ensesini okşadı.

 

Fırtına Vadisi / Gülseren Akdaş