Fakir Cennet

0
112

Dürsaliye Şahan’dan ikinci öykü kitabi

 

 

Londra’daki göçmenlerin gerçek yasam öykülerinden esinlenerek yazılan öykü kitabı ‘Fakir Cennet’

Avrupa Gazetesi yazarlarından Dürsaliye Sahan’ın ikinci öykü kitabı “Fakir Cennet” çıktı. Yazarımız Dürsaliye Sahan ile yeni kitabı hakkında bir röportaj yaptık.

Dürsaliye Hanım, Londra’daki göçmenlerin gerçek yasam öykülerinden esinlenerek yazdığınız ikinci öykü kitabınız ‘Fakir Cennet’ Crea Yayınlarından çıktı. Ne hissediyorsunuz?
Memnunum. Uzun süredir üzerinde çalıştığım bir kitaptı.

Kitabınızın adı neden Fakir Cennet?

Biraz yaşadığımız İngiliz toplumuna tepki gibi doğdu. Buraya gelen göçmenlere ‘bize minnet duymalısınız. Sizi cennete kavuşturduk’ edası ile yaklaşıyorlar ya; onlara göçmenlerin ne kadar cennette ne kadar cehennemde yaşadığını anlatmaya çalıştım. Oldum olası da cennet kavramı kafamda dolasmıştır. Kredi kartı gibi hep vaatlere dayanır ve de mutluluğun tek yolu maddi varlıkmış gibi; ‘orada çok mutlu olacaksınız denir ya. Çünkü istemediğiniz kadar bol yiyecek ve size hizmet eden güzel kadınlar olacak’ diye sunulur.

Oysa dünyadaki milyarlarca insan aç ve mutsuz ama varlıklı insanlarda çok mutlu değil ki. Hatta onların arasındaki intihar olayları daha fazla. Yani o vaat edilen zengin cennette biz kullar nasıl mutlu olacağız bilemiyorum? Bence bir yerlerde cennet var ise bu ‘maddi varlık’ üzerine değil de duygular üzerine, yasam felsefesi üzerine kurulmuştur diye düşünüyorum.

Kitabınızın mesajı nedir?
Ben Fakir Cennet’te tanık olduğum yasamları hissettiğim gibi biraz kurgulayarak, olduğu gibi yazdım. Çoğu gerçek yasam öyküleri. İçinde bulunduğumuz göçmen yaşamındaki ırkçılık, ayrımcılık ve kimlik sorunu öylesine elle tutulur hale geldi ki son aylardaki intiharlar bunun göstergelerinden sadece biri.

Yazarlık yaşamınızda hep gözlem yapmanızı gerektiriyor mu?
Açıkçası ben kendimi henüz yazar olarak görmüyorum. Daha çok iki çocuklu bir anne gibi hissediyorum. Yazar, yani edebiyatçı olabilmek için size ait belirgin bir üslubunuzun olması gerekiyor diye düşünüyorum. Tabii kitapçı raflarında da dişe dokunur beş-on kitap. Yazıyorum çünkü en sevdiğim iki isten birisi yazmak. Tabii ki birincisi çocuklarım.

Gözlem yapmaya gelince bunu zaten polis gibi planlı yapamazsınız. Yazabilmenin hamurunda bu var zaten. Gözlemlemek ve hissedebilmek. Hayata ilgisiz biri niye yazsın ki?

Kaldı ki yazmak çok içten bir duygu. ‘Hemşire mi olsam yoksa yazar mı’ diyemiyorsunuz. Bence yazma eylemi biraz alkol alışkanlığına benziyor. Nasıl ki alkolikler istese de şişelerden uzaklaşamazsa, yazmaya başlamış biri de kolay kolay kalemini bırakamaz.

Yazdıklarınızı önceden planlıyor musunuz?

Hiç planlamıyorum. Hatta bazen yazmazsam beni zorladiğını hissediyorum.

Öyküleriniz nasıl doğuyor?

Belli olmuyor. Bazen küçücük bir şeyden esinlendiğim olmuştur. Hiç tanımadığım bir adamın üzerindeki ceketten, bir kadının endişe dolu ses tonundan, oyuncakçının önünde tepinerek ağlayan bir çocuktan etkilenerek onlarca öykü tasarladığım olmuştur.

Her tasarladığınızda öykü olarak tamamlanamaz zaten. Sizi kendisine çeken hayatları ne kadar kurcalarsanız, derinlerdeki duygulara o kadar yaklaşıyorsunuz galiba. O duyguları da ne kadar benimserseniz o ölçüde başarılı bir öykü avucunuza düşüyor.

Yazabilmek için biraz insanları benimsemek mi gerekiyor diyorsunuz.
Benimsemek yetmez, sevmek hatta çok sevmek gerekiyor. Hayatı, insanları, bütün canlıları ve kendinizi tabii. Bir yerde okumuştum, ‘insanları sevmeyen bir yazar öykü yazamaz’ diye. Çok doğru.

Tabii ki iyi bir edebiyatçı olmak için yazma tekniklerini, öykü kurallarını gözetmek, dili geliştirmek de çok önemli.

Öykü kahramanlarınız nasıl tipler?

Çoğu dünyaya kafa tutan, sıradan insanlar. Kahraman olduklarından ne toplum ne de kendileri haberdar. Starların çağında yaşıyoruz ama tarihe baktığımızda da dünyayı starlar değil, hep sıradan insanlar değiştirmiş.

Öyküleriniz toplumun alt kesimlerini anlatıyor da diyebilir miyiz?
Dünyanın hemen her yerinde en zengin duyguları toplumun en alt kesimindekiler yaşıyor. İlahi adalet dedikleri de bu olsa gerek. Zengin bir konakta, cam fanus içinde büyümüş birinin büyük bir ask yaşayacağına inanmıyorum.

Benimde ilgimi birçok yazar gibi hep en alttakiler çekti. Bir dilencinin, kapkaç yaparak hayatını kazanmaya çalışan bir çocuğun, kiralık bir katilin, engelli bir kadının aşk anıları benim için bir milyonerin anılarından daha çekici olmuştur diyebilirim.

Kahramanı bir star olan bir öykü denemem olmuştu. Başarısız oldum. . Yaşamı şişiklerle dolmuş bir karakter çıktı ortaya.

Öz duygularını çoktan yitirmiş veya çok derinlere gömmüş gibiydi. Oradan çıkarmak zor geldi bıraktım.

Öykü de resim veya şiir gibi yalana izin vermez. Yazdıklarınızda samimiyet yoksa okuyucu başlarken sıkılıp bırakır.

Öykülerinizi ne kadar zaman diliminde yaratıyorsunuz?

Hiç belli olmuyor. 15 yıl kafamda dolastırıp nasıl yazsam dediğim ve sonunda yazdığım öyküm de var, iki günde yazıp çok beğenilen, hatta ödül alan öykümde.

Bazi öyküleriniz İngilizceye çevrildi. Onları okuyan İngilizlerin biz göçmenlere bakış açısı değişti mi derseniz?

Bilmem okuyana bağlı birazda. Neredeyse ayda 2-3 intiharın yaşandığı bir toplum ile tanışmak için küçük bir fırsat.

Kitaptaki diğer öyküleriniz de İngilizceye çevrilecek mi?
Ben bütün göçmen öykülerimin çevrilmesini istiyorum. Çünkü içinde yaşadığımız toplumda yabancı konumundan çıkabilmek için kendimizi açmamız yani onlara anlatmamız gerektiğini düşünüyorum.

Etkilendiğiniz bir yazar var mı?
Olmaz mı? Örneğin Orhan Kemal beni hep etkilemiştir. Ödül aldığım bir öyküm; ‘Orhan Kemal etkisi var’ diye eleştirilmişti. Yılmaz Odabaşı’ndan tutunda, Mehmet Başaran, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Yaşar Kemal, Nazlı Eray, Adalet Ağaoglu, Murathan Mungan ve yenilerden İhsan Oktay gibi birçok yazarı severek okuyorum.

Yeni projeleriniz neler?
Öykü yazmaya devam ediyorum. Ayrıca kitaptaki iki öykümün senaryosunu yazıyorum.

http://www.avrupagazete.com/avrupa.asp?ID=6286

17.1.2008’de Avrupa Gazetesinde yayımlandı

Services1  .09.2013 11:16