ALTIN 467,97
DOLAR 7,7146
EURO 9,0558
BIST 1,1725
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 24°C
Gök Gürültülü

ESKİ BAYRAMLAR | Suzan Kuyumcu

06.03.2020
363
A+
A-
ESKİ BAYRAMLAR | Suzan Kuyumcu
(Öykü)

Ne kadar yaşadığın değil, yaşama kazıdığın izlerle anılırsın.

Evin içindeki telaş, herkesi bir yerlere savuruyordu. Kimi, bir yere yetişmeye çalışıyor,  kimi acele edilmesi hususunda sağa sola talimatlar yağdırıyordu. Telaşın içindeki talepler, yolundan sapmadan sahibinin önceliği oluyordu. Bir kısmı dışarıdan gelecekleri ayarlamaya çalışırken, bir diğeri içerideki düzeni sağlamak için çabalıyordu. Ben leğenin içindeki kuru soğanların başına oturmuş, onları halka halka doğrarken iki gözü iki çeşme ağlıyordum. Arada bir yanımdaki peçetelere uzanıyor burnumdan  akan sıvıyı titizlikle siliyordum. İçlerinde en suskun olan, durağan görünüp en büyük savaşı veren… Biri lavabonun başında, şırıl şırıl akan suyun altındaki maydanoz, nane, tere, marul gibi yeşilliklerle boğuşuyor, arada bir şen kahkahalarla diğerlerine laf yetiştiriyordu. Evin anası sağa sola koşuşturmaya çalışırken, hangi işi yaptığı belli olmuyordu. Görünmeyen kahramandı belki… Evdeki iş paylaşımının hepsinde parmağı vardı. Ufak dokunuşlarla düzeni sağlayan gizli güç…

“Batan geminin malları, batan geminin malları… Haydi buyursunlar, gelsinler! Utanmayın hanımlar, bacılar! Çocuklarınızı gönderin…”

Dayımın neşeli gümbür gümbür sesini duyan çocuklar, bahçe kapısından içeri girmeye başladılar. Herkes anında birbirinin arkasına sıralandı. Sıranın diğer ucu dışarı sokağa taşmıştı.  Elli-altmış kişilikten oluşan çocuklar böylesi bir anı bekler gibiydiler. Dayım onları ikişer sıra haline getirmeyi uygun buldu. Böylece sokaktaki kalabalığı bir nebze olsun rahatlatmayı düşünmüştü. Hepsinin önüne geçerek durdu.

“Bakın çocuklar! Evinizde annesi hamile olanlar, fazla kardeşi olanlar el kaldırsın”

Ara sıralardan birer ikişer eller kalktı. Kimisi kaldırmakla kaldırmamak arasında bocalıyor gibiydi. Dayımın sesi yeniden duyuldu.

“Çocuklar, söylediklerimi duyanlar, arka sıradaki duymayanlara söylesin”

Çocuklardan büyük olan iki kişi arkalara duyurmaya başladı. Bir süre sonra havadaki ellerin sayısı hızla çoğalmaya başladı.

“Tamam” dedi dayım, “şimdi ellerinizi indirin, sırası gelen Necdet abinize söylesin”

Necdet büyükçe bir mangalın başında şişlenmiş etleri çevirmekle meşguldü.

Ailenin salatacısı olarak görevimin başındaydım yine. 3 kiloya yakın kuru soğan doğramış, bir kilo sumakla ovalıyordum. Yanımda sirkeli suda bekletilen maydanozları da doğrayınca, ekşisi, tuzu, zeytinyağını ekleyip işime son verecektim. Necdet’in bir gözü salatanın durumunu kontrol ediyordu. Beyaz teni al al olmuştu. Havanın sıcaklığına közden yükselen hararet de eklenince yarım kollu tişörtü sırılsıklamdı.

Teyzem ve dayım çocukların hemen önünde sıralandıkları 12 iki kişilik yemek masasının üzerinde, iki büyük küme halinde duran uzun pide ekmekleri iki eşit parçalara bölüyordu. Her parça teker teker masaya yayılıyordu. Necdet benim salata durumuma göz atarken, Teyzemle dayım ikimizi birden işimizi bitirmemizi takip ediyorlardı.

Adana’nın kırsal bir kesimiydi burası. Zor geçim sıkıntısından dolayı kızının çeyizlerine müşteri arayanlar, başka semtlere temizlik işlerine gidenler, bazen de toplu olarak tarlalarda çalışmak için bir araya gelenler… Yoksul ailelerin iç içe yaşadığı çok çocuklu bir semt. Yukarı semlerdeki durum daha vahimdi.  Sokaklarda ayakları yalın, yüzü gözü yara bere içinde olanlar, burunlardan akıp dudakları üzerine kümelenen sümükleri emenler ve içler paralayan gecekondu evleri.

Birkaç saat öncesine kadar böylesi yerlerin varlığından habersizdim. Bu sabah Necdet ile kurban’ı kasapta kestirip, parçalara ayırtmış sonra da evin yolunu tutmuştuk. Ya da ben öyle olduğunu düşünmüştüm. Çünkü aracın rotası farklı yöne ilerliyordu. Ara dar sokaklardan ilerlerken Necdet’in buraları nasıl keşfettiğini düşünmüştüm? Önümüze, yeni dağıldığı belli olan Pazar yeri çıkmıştı. Satıcıların çöp diye bırakıp gittikleri kümelerin başı, kadın ve küçük çocuklarla kuşatılmış gibiydi. Çocukların bazısı bulduğu domatesleri kemirirken biri salatalık bulmanın sevincini yaşıyordu. Kadınlar ne bulduysa rastgele ellerindeki poşetleri doldurmaya çalışıyordu. “Necdet biz nereye geldik böyle?” diyen sözlerimden daha sonra utanmıştım.  O ise gayet rahat ilerlemişti. Aracın etrafı bir anda çocukların, “Abi, abi” diyen feryatları, kapı önlerinde oturan perişan kılıklı yetişkinlerin doğrularak bize doğru bakmalarını şaşkınlıkla izlemiştim. Necdet’i tanıyorlardı. Kuzenim sıcacık gülümseyerek onları selamlamıştı. Aracımız ara dar sokaklardan ilerleyerek boş bir arazide durmuştu. Aracın arkası çocuk kaynıyordu.  İki orta yaşlı ve gençten üç çocuk; alışılmışlığın yerleşik rahatlığı ile yanımıza gelmiş ve Necdet’le tokalaşmıştı. Kuzenim, çocuklara eve gitmelerini ve orada beklemelerini söyledi. Kimse bu sözü ikiletmemiş, anında dağılmışlardı. Necdet aracın arkasını açarak kasapta kestirip, bir aileyi doyuracak şekilde paketlenen etleri poşetler halinde gençlere teslim etmiş; gençler aceleyle onları ev ev dağıtmıştı. Kuzenimin bu yönünü bilmiyordum. Çok duygulu içsel çalkantılarla oradan ayrılmıştık. Her bayram arifesinde büyük siyah torbalarla (çocuk-yetişkin) giysiler getirip, bu yoksul halka elinden geldiğince destek olduğunu ben de nice sonra öğrenecektim.

“O daha önce almıştı amca, bak gördün mü yine gelmiş?” diyen sese dönüp baktım.

“Biz kalabalığız, ondan…” dedi diğer çocuk.

“Merak etmeyin” dedi dayım, “hepinize yetecek kadar malzememiz var”

Necdet pişen etleri şişleriyle annesinin önüne yığıyor, annesi yarım pidelerin arasına yerleştiriyor, dayım da üzerine bolca salata koyup sarıyordu. Sarılan kebaplar çocuklara birer ikişer dağıtılmaya başlandı.

Dayımın, “Haydi, haydi gelen yok mu?” diyen gür sesi, halen ilk günkü tazeliğini korur.

Kurbandan ev için ayrılan etleri kendi mahallesindeki yoksul çocuklarla paylaşmıştık.

Kurban bayramı amacına hizmet etmişti. Kuzenimin hepimize, herkese örnek olan yüreğinin iz bırakan yanlarını anımsadıkça şimdiki toplumun çırılçıplak soyunmuş barbarlığı ile yüzleşiyorum.

-Ne kadar yaşadığın değil, yaşama kazıdığın izlerle anılırsın-

Suzan Kuyumcu
Suzan Kuyumcu
Roman ve öykü yazarıyım. Nefise ve Satılık Sevda isimli iki roman, İlesam ve Akçağ yayıncılığın ortaklaşa oluşturduğu yarışmada ödül alan Gülce'nin Can Dostları isimli öykü kitabım var. Basılmayı bekleyen dört romanım demlenmede... Aynı pencereden bakan dostlarla birlikte olmak keyif verici...
YAZARA AİT TÜM YAZILAR
BİR YORUM YAZIN
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.