ALTIN 475,27
DOLAR 7,8272
EURO 9,1898
BIST 1,1733
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 24°C
Gök Gürültülü

Eğer Söylediğiniz Bir Eser Pavyona Düşmüşse O Şarkı Tutar | Seran Vreskala

24.10.2019
533
A+
A-
Eğer Söylediğiniz Bir Eser Pavyona Düşmüşse O Şarkı Tutar | Seran Vreskala
ARTI GERÇEK

2 Temmuz 1993 insanlık ve Türkiye tarihindeki en karanlık sayfalardan; daha doğrusu karanlığın aydınlığı yendiği günlerden…

“Sağ kalanlar, ölenler için şiirler yazar” sözleriyle beklenen ölüm, Madımak Oteli’nden tam 35 kişiyi alıp gitti. O 35 kişinin arasında, “kalem yazmaya başlayınca gönlün gözü açıldı” diyen cura üstadı ve değerli halk ozanlarımızdan Nesimi Çimen’de vardı. Ozanların çoğu nedense yazdıkları şiirlerde adeta bir müneccim gibi kendi ölümlerini de anlatmışlar sanki. Mesela Nesimi, Olof Palme için “barış dünyasına bir kara haber/bir barış güvercinini vurdular/mazluma sinsice saldırmış meğer” sözleriyle yazdığı ağıtta aslında farkında olmadan kendine de gönderme yapmış. “Sen bu şiiri okurken, ben belki başka bir şehirde ölürüm…” demiş Behçet Aysan, inançlı yürekleriyle kavganın ateşlerinde yananlara selam göndermiş 22 yaşındaki Hasret Gültekin, “Akarsu’yum yansam da/kül olup savrulsam da/bazı bazı gülsem de/yine gönlüm hoş değil” sözleriyle içindeki yangını anlatmış Muhlis Akarsu… Biliyorlarmış gibi, karanlık zihniyete karşı birlikte yürüdükleri yolun onları yok edeceğini… Nesimi’nin oğlu Mazlum Çimen ise babasının öldürüldüğü Sivas Katliamını çocuk katliamı olarak değerlendiriyor. Birebir temas ettiği 17 canını kaybediyor o yangınla Mazlum Çimen… 17 arkadaşı, dostu, amca, abla diyecek kadar yakın olduğu ahbapları… Yetmiyormuş gibi katliamdan 6 ay sonra da ağabey dediği Onat (Kutlar) cinayeti haberiyle sarsılıyor. Bir insanın hayatında kaç trajedi olabilir diye sorduğumda, bana “acı düştü peşime” diyerek Sezen’den alıntı yapıyor. Bu söyleşiyi bir ajitasyon olmasın diye Sivas katliamına değinmeden yapacaktım aslında, ama toplumsal belleğin ara ara tazelenmesinde fayda olduğunu düşünerek, haliyle babasının yaşadıklarını ve son günlerini de konuştuk.

Nesimi Çimen sadece cura üstadı bir halk ozanı değil, aynı zamanda oğlunun deyimiyle bir kültür devrimcisi… Yanında ırgat olarak çalıştığı ağanın kızı Dilber’i kaçırıp evlenmesi aşka olan hürmetini, kalaycı bir baba olarak oğlunun bir balet olmasına “nerede mutluysan, orada yaşa” demesi ise tercihlere olan saygısını gösteriyor. Babasının desteğini alan Mazlum Bey konservatuarda kendi kararıyla keman bölümünden bale bölümüne geçmiş; hocası Adnan Saygun’un yönlendirmesiyle… Kemanı bırakmasının sebebi de evde keman çalışamaması… Her akşam evde gelen misafirlere müzik ziyafeti verildiği için, onun keman çalması imkânsız hale gelmiş. Misafir derken ülkenin en aydınlık insanlarından bahsediyorum üstelik; kimler geçmemiş ki Kavacık’taki o evden? Aşık Veysel, Fakir Baykurt, İlhan Selçuk, Behice Boran, Atıf Yılmaz, İdris Küçükömer, Sencer Divitçioğlu, Mehmet Ali Aybar, Harun Karadeniz, Yılmaz Güney, Tülay German, Onat Kutlar, Can Yücel vs. o anda aklına ilk gelen isimler… O dönemlerden aydın kimliği taşıyan kimi saysanız o evde misafir olmuş; bir çocuk daha ne kadar aydınlık bir ortamda büyüyebilir ki? Sadece onlarla olan anılarını yazsa ülkeye büyük bir miras bırakmış olur. Konservatuardan mezun olduktan sonra İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nde balet olarak çalışmaya başlamış, 32 yılını dansa adamış, Nureyev, Baryshnikov gibi tarihin en önemli baletleriyle aynı sahneyi paylaşmış ve Atatürk Kültür Merkezi’nden emekli olmuş. Bir balet olarak binanın en şaşaalı günlerine tanıklık ettiği için elbette AKM’nin eski dönemini de konuştuk.

Mazlum Çimen de babası gibi vicdanlı, ilerici ve duyarlı bir sanatçı ama babasının aksine değeri fazla bilinmeyenlerden… 80’lerin başında babasının, İhsan Yüce’nin ve Onat Kutlar’ın desteklemesiyle film müziği yapmaya başlamış. Bestelediği film ve dizi müziklerinden kazandığı birçok prestijli ödül var. Onun için hep kırsal müzik yaptığı söylense de ilk özgün müzik ödülünü 4 çingene çocuğun hayatını anlatan Soğuk Geceler filmi ile 1995’te almış; bir çingene müziği ile. Onun için film müziği yapmak ele eldiven giydirmek gibi bir şey… “Yazma dürtüsü gelmeden müzik bitmiş değildir, önce müziği kafanızda bitirmeniz gerekiyor o dürtünün gelmesi için” diyor. O dürtünün ne zaman geleceği de belli olmuyormuş tabii; bazen bir günde, bazen 1 haftada bazen 4 ayda müzik yazdığı günler olmuş. Mesela Türkiye’de çekilmiş ilk Kürtçe film olan, Ehmedé Xani’nin, ‘Memé Alan’ destanından yola çıkarak imkânsız bir aşkı anlattığı 300 küsur yıllık şaheseri ‘Mem-û Zîn’in müziğini, yönetmen Ümit Elçi filmi nasıl çekeceğini daha kendisine anlatırken kafasında bitirmiş bile…

Siyaset yapmasa da ülkede olan her şeyi çok yakından takip ediyor. Mesela ülkedeki tutuklu öğrenci sayısını bilen kaç sanatçı var ki? Hayatını inandığı prensiplere adayan bütün idealistlere çok saygı duyuyor. Hiç uzun vadeli planlarla işi olmamış, hep kısa hedefler koymuş kendisine. Şimdilerde kendi şarkılarından oluşan bir tribute (saygı) albüm üzerinde çalışıyor. İçinde 24 şarkının olacağı ve kasım gibi raflarda yerini alacak albümden dolayı çok heyecanlı… Onunla Unkapanı’ndaki ofisinde buluştuk ve içeri girer girmez gözüme ilk ‘İl Postino’ (Postacı) filminin bir posteri çarpıyor. Posterin üzerindeki resim, postacının Pablo Neruda’ya “şiir sahibine değil, ihtiyacı olana aittir” dediği sahneden alınmış. Onat Kutlar getirmiş filmi; Mazlum Bey de filmi o kadar sevmiş ki posteri ondan çalmış. Kutlar sonradan haber göndermiş kendisine, “İtalya’dan sayılı geldi posterler, geri getir onu, işi bitince sana gönderirim” diye… Poster eline ulaştığında da çerçeveletip duvarına asmış. Bu hikayeyi anlatırken çok gülüyor. Kolundaki eski görünümlü kurmalı saati, “karımla onur duyuyorum” dediği Zuhal Olcay almış. Saat çılgın bir saat; bir kere rakamlar ait olması gereken yerlerde değil, dolayısıyla saatin kaç olduğunu anlamak için biraz düşünüp, hesap yapmanız gerekiyor. Sadece iki yıldır Unkapanı’nda olmasına rağmen buranın en eski halini biliyor, dolayısıyla eski Unkapanı dönemini ve müzik dünyasını da konuştuk. Sonuçta sıcak gündem Suriye’deki operasyon haberleriyle meşgulken, amacımız az da olsa savaş haberlerinden uzaklaşıp, bir değerle nostalji yapmaktı…

Yazar
Yazar
Editörden Yazı Atölyesi, Çağdaş Türk ve Dünya Edebiyatı’nı merkezine alan bir websitesidir. Yazı Atölyesi’ni kurarken, okurlarımızı günümüzün nitelikli edebi eserleriyle tanıtmayı ve tanıştırmayı hedefledik. Yazarlarımız, Yazı Atölyesi’nde, edebiyat, sanat, tarih, resim, müzik vb. pek çok farklı alandan bizlere değer katacağını düşünüyoruz. Bu amaçla, sizlerden gelen, öykü, hikaye, şiir, makale, kitap değerlendirmeleri, tanıtımı ve film tanıtım yazıları, anı ve edebiyata ilişkin eleştiri yazılarla, eserlerinize yer veriyoruz. Böylelikle kitaplarınızla eserlerinizin yer aldığı Yazı Atölyesi’nde, dünya çağdaş edebiyatı ile sanatın pek çok farklı alanında değer katacağına inanıyoruz. Katkılarınızdan dolayı teşekkür ederiz.   http://yaziatolyesi.com/    Editör: Hatice Elveren Peköz   Email: yaziatolyesi2016@gmail.com haticepekoz@hotmail.com   GSM: 0535 311 3782  -------*****-------  
YAZARA AİT TÜM YAZILAR
BİR YORUM YAZIN
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.