Senaryo Söyleşileri

0
94

Hüseyin Kuzu ile Söyleşi

15 Eylül 2007 Cumartesi

dursaliye şahan - Hikmet kuzu - senaryo

Bilenin bilmeyene borcu var.
Artık herkes Almanya’daki akrabalarına “DVD mektup” yazıyor.  O zaman? Yarın neden kendi köylerinin belgesellerini veya kendi ailelerinin sözlü/görüntülü tarihlerini yapmasınlar?
Sinema kursu açmak hem moda oldu hem de bir para kazanma aracı. Artık herkes, çiçek yapma kursu açar gibi sinema kursu açıyor. Amatörlere sinema dilinin basit imla kurallarını öğrenmek ayrı bir şey, sinema yapmak ayrı bir şey.
Üç ay İngilizce kursuna gidip, sonra İngilizce roman yazabilir misiniz?
Şu an bağımsız olarak 50 tane kısa film çekilmiyor ama 90 kadar kısa film festivali var.
Böyle şey olur mu?
Röportaj yapanlar biraz kör aşık gibidir. Bazen çamura bulanmış bir yüzün, bazen anlamsız bir cümlenin, hatta bir sözcüğün peşine takılıp giderler.
İşte ‘Kent Film Evleri’ni duyunca böyle bir ‘kör aşık’lık durumu belirdi.
‘Köy evi’ der gibi ‘Kent Film Evleri’ ne demekti?,
Bir tanesini bulup görsem merakımı giderebilirdim belki ama işin mimarından olayın aslını öğrenmek ve sizlerle paylaşmak için Hüseyin Kuzu ile röportaj yapmak daha cazip geldi.
‘Kent Film Evleri’ ne demek oluyor? ‘Halkevi’ der gibi !
Doğru, adını ve pratiğini “Halkevleri” ve “Köy Enstitüleri”den esinlendik de ondan… 2001 krizinden hemen sonraki günlerdi. Arkadaşım Eyüp Halit Türkyazıcı ile birlikte haftalar boyu, her gün oturup sinemanın değişen üretim ilişkilerini ve olası yeni imkanlarını konuşup notlamaya başladık. Daha sonra bu sürece birçok arkadaş da katıldı. O dönem birçok iyi yazı da yazıldı ama bu yazıların çoğu aramızda kaldı. “Kent/Semt Film Evleri” işte o dönemki beyin fırtınalarımızın içinde gelişti. Bu konuşmaların ham malzemesi de benim daha önce bizzat yaptığım veya katıldığım atölye deneyimleri oldu.
Son yıllarda sinema kursu açmak, atölye yapmak adeta neredeyse moda oldu. Ama siz Kent Film Evleri’ne daha çok şey atfediyorsunuz. Yanılıyor muyum?
Evet, sinema kursu açmak hem moda oldu hem de bir para kazanma aracı. Artık herkes, çiçek yapma kursu açar gibi sinema kursu açıyor. Amatörlere sinema dilinin basit imla kurallarını öğrenmek ayrı bir şey, sinema yapmak ayrı bir şey. Üç ay İngilizce kursuna gidip, sonra İngilizce roman yazabilir misiniz? Ama yazılırmış gibi kavranıyor ve sonuçta bu kursların çoğu başarısız ve moral bozucu oluyor. Şüphesiz sıkıştırılmış kısa süreli eğitimler olabilir ama bunlar birkaç aşama olmak zorunda. Demek istediğim 2-3 aylık programlar değil, giderek derinleşen aşamalı programlar yapmak gerek…
Yazılarınızda sürekli “sinema” ile “hareketli görüntü”yü birbirinden ayırıyorsunuz? Bu neden?
Yeni bir şey söylemiyorum aslında. Bunun nedeni de “Moving Pictures” kavramının Türkçeye tercüme edilmemiş olması. Ben sadece “sinema” sözcüğünün bulanık anlamını aşmaya çalışıyorum. O yüzden sinemayı bir “sanat”, hareketli görüntüyü de bir “alfabe” anlamında kullanıyorum. Bunun pratik birçok yararı var. Mesela sinema tarihi kitaplarımız sinemanın 1890 yıllarda keşfedildiğini yazıyor. Oysa o tarihlerde keşfedilen “hareketli görüntü” idi. Dramatik sinema çok daha sonra, yani 10–15 yıl sonra, ortaya çıktı.
“Hareketli görüntü”nün potansiyel toplumsal yeni imkânlarından bahsediyorsunuz?
Yazılı bir alfabe öğrenmek, çağdaş bireylerin birbirleriyle bireysel veya kurumsal ilişki kurmak için yaptıkları en geniş toplumsal sözleşmelerden biridir. Bir alfabeyi öğrenen herkes, ister bununla dilekçe yazsın, ister bir ticaret evrakı düzenlesin veya romancı olsun, bu onların imkan ve tercihlerinin bir sonucudur. Okuma yazma zorunlu tutulabilir, çünkü öğrenim ve eğitimin temel araçları (kalem, kağıt, kitap) oldukça ucuzdur. Ama hareketli görüntünün üretim ve tüketim araçları da artık oldukça elimizin altındalar artık. Ben sadece, bunun üstüne düşünmemiz gerek, diyorum. Çünkü kamera aslında “sinema sanatı” yapılsın diye değil, toplumsallığın “o anlar”ının kayıt ihtiyacı yüzünden icat edildi. Bize öğretilen dramatik sinema, belgesel, vb. hareketli görüntünün kabiliyetlerinden sadece ikisi…
Bugün televizyondan geçen her şey de hareketli görüntülerle yapılmıyor mu? Yazılarınızda sürekli hareketli görüntü üretiminin üretim tarzı düzeyinde bir kırılmaya uğradığını söylüyorsunuz? Bunu biraz açar mısınız?
Hareketli görüntünün üretimi veya tüketimi için 20 yıl önce düşünü bile kuramayacağımız imkânları artık elimizin altında. Fakat teknolojileri piyasanın ekonomi politiğinden çekip almak ve onları toplumsal bir dönüşümün araçları haline getirmek gerek. Yoksa bu kendiliğinde olmayacak. Şimdilerde moda olduğu için büyük bir ilgi var ama bu bir nitelik doğuracak anlamına gelmez. Nasıl bir toplumda yüz binlerce fotoğraf makinesi var ama herkes fotoğrafçı olmuyorsa, bu sinema için de böyle olacak. Ortaya çıkan imkan sadece hareketli görüntü üretimin ve tüketimin artık daha çok “kişisel tasarruf altına” alınabilir olmasıdır. Hepsi bu… Bir toplumsal projeniniz yoksa zaten piyasanın kuralları işleyecek, çarpıklıklar sürecektir. Mesela şu an bağımsız olarak 50 tane kısa film çekilmiyor ama 90 kadar kısa film festivali var. Böyle şey olur mu? Kısa filmciliğimizi üniversitelerin öğrenci filmleri temsil ediyor ama onların birer öğrenci ödevi olduğunu da unutmamak gerek.
Üretim tarzında temel değişenleri neler sizce. Dün ile bugün arasında bir kıyaslama yapsak?
Yaklaşık yüzyıllık bir tarihi olan hareketli görüntü üretimi, başlangıçtan bu güne, iki temel biçimde üretildi.
a) Pelikül film : 19. yüzyılın başında bulunan pelikül film, önce fotoğraf daha sonra da hareketli görüntülerin kaydına imkan sağladı. Bu imkân da önce mekanik, daha sonra mekanik/elektronik kamera vb. araç-gereçlerin kullanımıyla, üretilip tüketildi. Aslında kimyasal bir madde olan pelikül film ve ona bağlı teknolojiler, doğal olarak büyük sermaye, profesyonel bir uzmanlık bilgisi, buna bağlı profesyonel bir işbölümü gerektiriyordu. Bu üretim tarzı halen de böyledir.
b) Elektronik data: Hareketli görüntünün elektronik datalar yoluyla kaydının teorik keşfi de neredeyse pelikül filmle aynı yıllara kadar gerilere gider. Fakat pratik üretim ve dağıtım, ancak II.Dünya Savaşı’ndan sonra ve TV yayıncılığı ile başladı. Ama bu imkanlar 1980’li yılların ortalarına kadar büyük sermayenin tasarrufunda kaldı. Ve bu üretim ve dağıtım tarzı da 30 yıldan fazla, toplum tarafından pahalı, profesyonel uzmanlık ve işbölümü isteyen bir üretim biçimi olarak algılandı. Halen de kısmen öyle algılanıyor.
O zaman temel sorun üretim ilişkilerinde?
Üretim ve tüketim, 1980’li yılların ortalarında radikal bir değişime uğradı. Çünkü o yıllarda, büyük elektronik tekelleri, araç ve gereçleri küçültüp, ucuzlatarak, tüketim için piyasaya sürdüler. Ama bu araçlar, geniş kitlelere, hareketli görüntülerin hem üretim, hem de çoğaltma ve dağıtım imkânları da veriyordu. Dolayısıyla bu imkân, bir anlamda eski üretim tarzını kırmaya, üretim ve dağıtımı her geçen gün toplumlaştırmaya başladı. Hareketli görüntü artık her geçen gün, kısa veya uzun, dramatik veya belgesel, kültürel veya bilimsel, vb. bir ürünün üretim ve dağıtım imkânlarıyla toplumsallaşmaya devam ediyor. Bu hızlı değişimin olumlu ve olumsuz sonuçları da netleşiyor. Şüphesiz, 80 yıllık birikimiyle, eski üretim tarzının yasaları, kurumları, eğitim programları ve mantıkları buna direniyor ve direnmeye de devam edecek…
Yani bir geçiş dönemi yaşıyoruz? Peki en çok direniş nerede oluyor veya geri dönüşler var mı?
“Kırılma” deyince akşamdan sabaha bir şey değişmiyor tabii. Ama büyük kırılma 80’li yılların başında, 3-5 yıl içinde ve tüm dünyada aynı anda videoyla oldu zaten. Yakın çağ sinema tarihimiz bunu hala yazmadı ama pelikül üretim tarzının Yeşilçam’ı videonun gelişiyle çöktü, gitti. Devlet, üniversiteler ve sektörler bu değişimi çok zor kavrıyor. Devletin sinema için çıkardığı yasalar, üniversitelerin sinema eğitimleri hala eskinin bir uzantısı… Şüphesiz eskinin güçlü sermaye ve kurumlaşmış sektörel güçleri yeniyi çarpıtarak olası potansiyelleri de kendisine uyarlamaya devam ediyorlar. Sinemanın sivil toplum örgütleri de öyle… yerleşik sektörel mantık değişimi sadece teknolojik kolaylık ve ucuzluğa indirgiyor. Sinemacılar filmlerini hala ucuz diye dijital çekip filme aktarmaya ve sinema salonlarına sokmaya çalışıyorlar. Oysa sinema salonları büyük sermaye gerektiren eski üretim tarzının bir uzantısı. Siz şimdi DVD için bir demokratik dağıtım ağı örgütlemezseniz yarın büyük sermaye orasını dolduracaktır. Dolduruyor da zaten… “Youtube” tam da bunun bir örneği. Siz treni kaçırınca bir imkân gibi duruyor. Yeni üretim tarzı daha çok küçük veya orta boy, KOBİ türü işletmeler gereksiniyor ama tüketim/dağıtım giderek tekelleşir. Bu derin bir çelişki bence… Ben yakın gelecekte film üretiminin temel veya destek bileşenlerinin, KOBİ türü yapılar ve sivil toplum örgütleri olacağını düşünüyorum.
Üniversiteler veya sinema eğitimi veren kurumlar bu geçiş döneminin neresinde?
Üniversiteler hala eski üretim tarzının gereksindiği merkezi, uzmanlık ve işbölümüne bağlı eğitim vermeyi ve eleman yetiştirmeyi sürdürüyor. Oysa onların da bu geçiş dönemine uygun bir program yapmaları gerek. Üniversiteler bunu algılayamazsa yeni üretim tarzı kendi eğitim kurumlarını mutlaka kuracaktır. Hem de çok daha pratik ve demokratik yapılar iğçinde… Giderek artan kurslar ve atölyeler işte bu boşluğun bir göstergesi. Çünkü tarih geri döndürülemez akışını sürdürüyor. Küresel dünyaya kendi kültürlerini taşımak isteyen herkes şimdi bir fırsat karşısında… Kent Film Evleri’ni bu amaca yönelik bir proje…
Kent/Semt Film Evleri’ni bir yapı olarak nasıl tanımlıyorsunuz?
Öncelikle bir proje o… Projeler şüphesiz teorik ve pratik sınamalarla yol alır ve belli programlarla pratiğe geçerler. Programlar, başı ve sonu teorik ve pratik olarak belli, bir anlamda “teknik” çalışmalardır. Projeler değişmez ama programlar somut ve her yerel durumun gereği değişebilirler. Şüphesiz kent, semt, herhangi bir alt kültür veya özgün kültür çerçevesinde yapılabilecek “Film Evleri”nin kendi dinamiklerini gözlenmesi ve kendisinin ayağını basacağı yerin yerel rengini bulması çok daha önemli.
Pratik olarak nasıl bir eğitim ve uygulamalar yapılıyor?
Hareketli görüntü eğitiminin birikmiş bilgisi hala büyük kentlerde, özellikle İstanbul’da, sıkışıp kalmış durumda. Oysa elektronik teknoloji şimdi her yerde var. Biz oraya bunlarla neler yapılabileceğinin bilgisi ve üretim pratiğini götürüyoruz. Bunu da bir gönül işi olarak tarif ediyoruz. Biz tatil yapmıyoruz. Onun yerine Anadolu’da gittiğimiz yerlerde birkaç günümüzü tatilden sayıyoruz. Bunun için de, belgesel yönetmeni İsmet Arasan arkadaşımızın bir köylüden duyduğu, “Bilenin bilmeyene borcu var” diye bir sloganımız bile var. Böyle desem de, tabii bu bir politik bir duruş da aslında… Maliyetlerin büyük çoğunluğu şüphesiz onlar karşılıyor ama biz de gittiğimiz yerlerden bir kibrit çöpü dahi almamaya gayret ediyoruz.
Daha çok kimlerle işbirliği yapıyorsunuz ?
*Yerel yönetimler, sivil toplum örgütleri, kültür merkezleri, üniversiteler, hatta zaman zaman yerel işadamları ve devletle… Çoğunluk bunların birkaçı ile birlikte… Tabii hepsinin kendine özgü alışkanlıkları var ve alışkanlık da ayağımıza dolanmıyor değil. Ama burası bir etkileşim alanı ve biz de onlar da öğreniyorlar.
Bir kent/semt film evlerinin bazı alt bölümler var şüphesiz?
Evet, bu model içindeki bir kent/semt film evinde; 1- Dramatik (Kısa) Film Atölyeleri,2- Belgesel Film Atölyeleri,3- Sözlü/Görüntülü Tarih Atölyeleri,4- Hareketli görüntünün kültürel alanlarda kullanımı, olmak üzere dört tür bölüm veya atölye bulunuyor.
Programlar kaç aşamalı oluyor?
Üç aşamalı… İlkinde yoğunlaştırılmış olarak hareketli görüntünün temel öğeleri teorik ve uygulamalı olarak anlatılıyor. Kısa filmler ve belgeselleri çekiliyor. Teorik dersler toplu, filmler 5-6 kişilik ekiplerle yapılıyor. Setlerde de eğitmenler öğrencilerin yanında danışman olarak duruyor. Burada herkes her şeyin ucundan tutuyor ama eğilimler de ortaya çıkıyor. İkinci aşamada ortaya çıkan eğilimlerin uzmanlaşma atölyeleri yapılıyor. Senaryo, film yönetimi, görüntü yönetmenliği, kurgu, vb. konularda. Bu aşamada uzmanlık çalışmalarını bir araya getiren ürünler yapılıyor. Eğitmenler bu aşamada sadece süreçlerin sonuçlarını kontrol ediyor. Mesela ben artık bitmiş senaryoya bakıyorum. Üçüncü aşamada ise eğitmenler ve öğrenciler ayrı ayrı çalışıyor ama üretim için bir araya geliyorlar.
Dramatik ve Belgesel atölyelerini anlıyorum. Ama siz “sözlü tarihi”n de görüntülü yapılmasında ısrarlısınız?
Evet, tarihçiler hala, “bilimselliğini bozar” diye, hareketli görüntüye çekinceli davranıyor. Bir ses teybini alıp sözlü tarih yapıyor, sonra bandı döküp, fotoğraf, çizim vb. ile birlikte kitap haline getiriyorlar. Bazıları pilot bir kamera ile çekim de yapıyorlar ama görüntü için değil, yine döküm için. Tarih Vakfı’nın sitesine bakarsanız görürsünüz. Tarihçiler hala hareketli görüntüyü eski üretim tarzıyla ve pahalı bir şey olarak kavrıyor. Bu yüzden hareketli görüntü onlar için hala sanki belgesel yapmak için gerekli bir şey. Bence bu çalışmaların bir kamera ve yakılacak iki spotla yapılmasının hiçbir sakıncası yok. Bilimselliği de bozacağını sanmıyorum. Üstelik bunu biz sinemacılar değil yine kendileri yapacaklar zaten. Biz sadece onlara kameranın doğasını öğretebiliriz. Hatta bizim öğretmemize bile gerek yok. Broşürleri okusunlar yeter. Sonra sözlü tarih adabıyla alıp yapsınlar ve DVD olarak çoğaltsınlar. İsteyen kitap olarak da basabilir ama kitap için hala matbaa gerekiyor. Oysa isteyen herkes artık evindeki bilgisayarla istediği kadar DVD’yi çok daha ucuza çoğaltabilir. Üniversite veya kurumlar bir an önce bunu kavramalı. Yoksa atı alan Üsküdar’ı geçecek zaten…
Alt birimlerin dördüncüsü ne anlama geliyor?
Bazı tanımların anlamı da bulanıklaştı artık. Mesela “amatör” ne demek? Bunu eski üretimin “profesyonel” tanımı göre yapmanın anlamı ne? gibi sorular var çünkü. Ama hareketli görüntü üretimi madem bu kadar kişisel tasarruf altında, bunun en basit kurallarını kitlelere de öğretmek gerek. Yoksa köylüler(!) de dilekçe yazmak yerine köylerinin sorunlarını bir “video dilekçe” ile zaten milletvekillerine ilettiler. Artık herkes Almanya’daki akrabalarına “DVD mektup” yazıyor. O zaman? Yarın neden kendi köylerinin belgesellerini veya kendi ailelerinin sözlü/görüntülü tarihlerini yapmasınlar? Ben Anadolu birçok örneğine rastladım. Bu yüzden hareketli görüntünün eğitimi orta dereceli okullara mutlaka konulmalı. Şüphesiz bu tür bir kitlesel üretim yerleşik birçok menfaati de sarsacaktır. Zararı yok sarssın! Amerika’da yeni eğilimler konusunda bir konuşma yapması için akademisyenlerin davet ettiği bir toplantıda ünü yapımcı /yönetmen George Lukacs da da aynı şeyi söylemiş ve akademisyenler salonu boşaltmış. Varsın boşaltsınlar, tarih geri dönmez artık!
İstanbul, büyük kentler veya Anadolu kentleri arasında ne tür farklar ve renkler çıkıyor?
Çok farklı. Büyük kentler sinema atölyelerini tüketiyor bence. O yüzden, bizim Senaryo Yazarları Deneği’nin atölyeleri dışında İstanbul’da atölye yapmıyorum. Çünkü herkes 3 ayda sinemacı olmaya kalkıyor. Bizi Anadolu kentlerine çeken şey orada yaşadıklarımız. Mesela 2003 yılında, III. Diyarbakır Festivali sırasında bir lokanta sahibinin önümüze geçip, “Siz bu kente ne çok şey veriyorsunuz. Acaba ben sizin için ne yapabilirim?”dedi. Bize ertesi gün ısrarla kahvaltıya çağırdı. Kıramadık gittik. Bu kez de komşu esnaf durumu görüp, “O zaman yarın da ben sizi ağırlayayım” dedi. Diyarbakır’da kendisine “Dijital Ahmet” diye isim taktımız bir Ahmet Abi var mesela. Onun benzin istasyonunun arkası küçük bir stüdyo adeta. O da, çekimler sırasında arabaların benzinleri benden, dedi. Daha sonra da öğrencilerimize kamerasını verdi. Kısacası, anlatmakla bitmeyecek katılım biçimleri ve sıcaklıklar oluşuyor.
Geçmiş çalışmalar nerelerde yapıldı?
1995’den sonra birçok demokratik kuruluş ve kültür merkezi ile daha çok senaryo atölye yapmıştım. Ahmet Soner’in çağrısı ile Mezopotamya Kültür Merkezi’nde yaptığımız atölye ise geçmiş bütün deneyimlerin harmanladığı bir çalışma oldu. Bu atölyeye birçok farklı görüşten arkadaş kaldı. Daha sonra BEKSAV, Başka Kültür Merkezi’nde de benzer çalışmaları yaptık. Kent Film Evi adıyla en geniş dosyayı ilk kez 2003 yılında Antalya Kültür Sanat Vakfı için hazırladım. Fakat 2003 yerel seçim ortamına girince çalışmanın seçim sonrası kalma eğilimi ortaya çıktı. Ben de Diyarbakır festivalinden gelen bir teklifle dosyayı hızla oraya uyarladım. Mezopotamya Kültür Merkezi’nde yetişen genç arkadaşlar ve konuk eğitmenlerle festival öncesi orada başarılı bir çalışma yaptık. Çalışma öyle başarılı oldu ki biz daha İstanbul’a dönmeden önce herkes onu konuşuyordu. O yaz Batman’da ve ertesi yıl Diyarbakır’daki çalışmayı da Ahmet Soner yönetti.
Bu çalışmalardan yavaş yavaş da çekilmeye başladınız galiba?
Evet. Benim her yerde olmam mümkün değil. Üstelik gerekmiyor da zaten. Yetişen genç arkadaşlar oluşan bu dosyayı alıp çalışmaları rahatça yürütüyorlar. Mesela 2004’de Anadolu Kültür A.Ş.’nin bana getirdiği genel yönetmenlik teklifini ben de Uğraş Salman arkadaşımıza önerdim. Uğraş hem D.Bakır hem de Kars’taki çalışmaları yönetti. Şu an Kars’ta bir kez daha yapıyor. Kent/Semt Film Evleri dosyası aslında esnek bir dosya. Geçen yıl aynı dosyayı, ders verdiğim İstanbul Kültür Üniversitesi’nin daha önce daha çok bir gösterim programı olarak düşündüğü “Film Yolu” dosyası ile birleştirdik ve Mardin’de bir çalışma yaptık. Bu yıl sinema bölümü Gaziantep’te bir tane daha yaptı. Birer tane de Amasya ve Kıbrıs’ta yapılacak. Bu film evlerinin illa da kentler bağlamında yapılması gerekmiyor. Geçen yıl bir grup arkadaşla “Kafkas Film Evi” yaptık mesela. Şu an genç iki arkadaşımız Serkan Acar ve Kahir Temim de Trabzon ve Hatay’da bir kent film evi kurmanın ön hazırlığını yapıyorlar. Özcan Alper de Hopa’da bir tane yapacaktı ama film çalışması yüzünden erteledi. Hüseyin Karabey’in Londra’da göçmen çocuklarla yaptığı atölye de ilginç oldu bence. Bu arada benim de eğitmen olarak katıldığım, Senaryo Yazarları Derneği’nin Adalet Bakanlığı ve Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Bayrampaşa ve Paşakapısı Tutukevlerinde yaptığı film öyküsü atölyeleri de oldukça başarılı oldu.
Bütün bu çalışmalardan sonra siz nerede duruyorsunuz?
Dikkat ederseniz çalışmaların hep olumlu sonuçlarından bahsettim. Olumsuz veya çözümü zaman isteyen birçok sorun da yok değil tabi. Temel sorun her film evinin kendi başına ayakta durması ve sürekliliğinin sağlanması. Yerel yönetimlerin çoğu bu çalışmaları hala yaptıkları sekreterlik kursları ile karıştırıyor. Ne kadar çok insan gelip giderse iyi olur sanıyorlar. Politik tabanlı kültür merkezleri ise bu çalışmaları kitle tabanı edinme aracı olarak görüyorlar. Çalışmalara katkı veren diğer kurumlar ise süreci bir “etkinlik” olarak kavrıyor. Oysa bir film evi, en azından başlangıçta, seçilmiş ve 15-20 kişi ile yapılmalı. Yetişenler kendilerinden sonra gelecekleri de yetiştirmeyi vazife bilmeli… Bizim sistemli olarak geri çekilmemiz gerek ama bazen buna fırsatımız olmuyor. O zaman da emeklerin bir kısmı boşa gidiyor ve çalışmalar patinaj yapıyor. Ben de şimdilerde bu sorunu önüme koydum. Yapılan çalışmalar sürecinde ortaya çıkan olası olumsuz sonuçları bir dökümünü çıkarıp modellediğim dosyanın sonuna ekleyeceğim. Film evlerinin kontrolünü öğrencilerimize devrederken bu da çok gerekli…
Bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz.
Ben teşekkür ederim.
 Dursaliye Şahan