Dünya Kadınlar Günü’nde Unutulmayan Kadınlar

Yazar: Editör     Tarih: 8 Mart 2017 15:43     Kategori: Editörden, Genel, Kültür Sanat

Dünya Kadınlar Günü’nde unutulmayan 8 kadın

 

Bugün 8 Mart Dünya Kadınlar Günü. Tarihte iz bırakan, güçlü kadınları tekrar hatırlıyoruz. Sanatın birçok dalında hep öncü oldular. Kimi bilimde çığır açtı, kimi söylediği şarkıyla gönlümüzde taht kurdu. Ülkemizi ileriye taşıdılar. İşte unutulmayan 8 kadın…

1- SABİHA GÖKÇEN: 8
BİN SAAT UÇTU
 
 
Dünyanın ilk kadın savaş pilotu olarak tarihe geçen Sabiha Gökçen, aynı zamanda Atatürk’ün manevi kızlarından biri. Bir Bursa ziyareti sırasında Atatürk tarafından 12 yaşında evlat edinildi, Üsküdar Kız Lisesi’ni bitirdi. Ardından Türk Hava Kurumu’nun Havacılık Okulu’na girdi. Yüksek planörcülük kurslarına katılmak üzere Sovyetler Birliği’ne bağlı Kırım’a giden Gökçen, geri dönüşte Eskişehir Hava Okulu’na girdi. 1934’teki Soyadı Kanunu’yla birlikte Atatürk tarafından kendisine ‘Gökçen’ soyadı verildi. Av ve bombardıman uçakları alanında uzmanlaştı. 32 muharebe uçuşuyla birlikte toplam 8 bin saat civarında uçuş gerçekleştiren Gökçen, Cumhuriyet’in en tartışmalı askeri operasyonları arasında gösterilen ‘Dersim Harekâtı’na da katıldı.
 
1938’de yaptığı Balkan turuyla adını Avrupa’ya duyurmaya başladı. Gökçen, 1940 yılında Üsteğmen Kemal Esiner ile evlendi ve eşine kendi soyadını verdi. Son uçuşunu, tam 83 yaşında 1996 yılında gerçekleştirdi. Fransız pilot Daniel Acton ile bir Falcon 2000 uçağı kullanan Gökçen 2001 yılında yaşamını yitirdi.
 

 


2- YILDIZ MORAN: İLK MEKTEPLİ KADIN FOTOĞRAFÇI
 
 
Bir röportajında başarısızlık yüzünden başladığını anlatıyor fotoğrafçılığa. Kolejde sınıfta kalınca, dayısı ressam Mazhar Şevket İpşiroğlu onu fotoğrafa yöneltti. Okula gitmeye üşeniyordu (bu yüzden sınıfta kalmıştı) ama İngiltere’ye, fotoğraf eğitimi almak için gitmeye üşenmedi. 1950’de henüz 18 yaşındayken apar topar gittiği Londra’da, önce Bloomsbury sonra Ealing Teknik Koleji’nde eğitim aldı. Arkadaşları arasında hızla sivrilip Londra ve Cambridge’de sergiler açtı. İspanya ve Portekiz’i dolaşıp çekimler yaptı; bu çekimleri bir kitap haline getirdi.
 
Türkiye’nin eğitim almış ilk kadın fotoğrafçısıydı. Memlekete döndüğünde Anadolu’yu köşe bucak dolaşıp fotoğraflar çekti; sergiler açtı, sonra tuhaftır, her şey birdenbire bitti. Şair Özdemir Asaf’la evlenip mesleğini bırakan Moran’ın sanatı, üslubu unutuldu. Ta ki son yıllarda yeniden -ve iyi ki- keşfedilene dek.
 
2013’te Pera Müzesi’nde açılan ‘Yıldız Moran-Zamansız Fotoğraflar’ sergisinin kataloğu, onu şöyle tarif ediyor: “Işığı büyük bir ustalıkla kullanarak elde ettiği teknik başarısının ötesinde; ruhunu, aklını, kalbini yani kendini de katarak görüntünün izini derinleştirebilmiş bir fotoğrafçı.” Belli ki izini kaybettirmekte de ustaydı.

 


3- MÜZEYYEN SENAR: BENZEMEZ KİMSE ONA
 
 
 
Cumhuriyet’in divası. Benzersiz bir ses. Cumhuriyet’ten 5 yıl önce doğdu, Mondros Antlaşması’nın imzalanmasından birkaç ay evvel. Klasik Türk Musikisi’nin birçok sembol ismi gibi Bursalıydı. Müzik eğitimine Anadolu Musiki Cemiyeti’nde başladı. Güçlü sesi, ustaların dikkatini çekti. Sadettin Kaynak, Selahattin Pınar gibi klasik Türk muziği üstatlarından dersler aldı. Kısa sürede şöhret oldu. Öyle ki Mustafa Kemal bile onu sahnede dinledi. ‘Türk sanat müziği’ denince akla gelen ilk isimlerden biri oldu hep. Hem taşplak hem kaset hem CD döneminde albümler yaptı. Bu özelliğiyle de benzersizdi.
 
‘Cumhuriyetin Divası Müzeyyen Senar’ kitabının yazarı Radi Dikici, onu şu sözlerle anlatıyor: “Tılsımını adının harflerinde taşıyan bir imge… Dudaklarının arasından dökülen tek notayla milyonların yüreğini titreten eşsiz bir ses… Gözlerinin ışığıyla bulunduğu ortamın aurasını değiştiren bir eda… Seslerin ve ezgilerin büyüleyici dünyasına adanmış bir yaşamın öznesi… Sözcüklere sığmaz bir kadın… İhtişamlı bir geleneğin klasiklerinden, günümüzün gönül okşayan fantezilerine uzanan musikimizin doruktaki değerlerini en özgün ve özenli biçimiyle geniş halk kitlelerine benimseten yüksek icranın eşsiz bir örneği…”
 

4- SAFİYE AYLA: O SES GERÇEKTEN TÜRKİYE
Türkiye iki sesle özetlenecek olsa, biri Zeki Müren’dir diğeri ise Safiye Ayla. Kendinden sonra gelen her ses için bir ölçüt oldu, “Bir Safiye Ayla değil ya” dendi mi başlar yere eğildi. Oysa o hayata şanssız başlamıştı. Babası henüz o doğmadan, annesi ise üç yaşındayken öldü. Çağlayan Darüleytamı’nda büyüdü, ardından Bursa Muallim Mektebi’nde okudu. İstanbul’a ilkokul öğretmeni olarak döndüğünde Eyyubi Mustafa Sunar’dan müzik dersleri aldı.
 
Öğretmenlik geride kalmıştı artık, o billur ses gazinoların yankılanmaya başladı. Pürüzsüz sesi, iyi diksiyonuyla ‘farklı’ydı. Popüler şarkıları da söylerdi klasik Türk müziğinden örnekler de. ‘Çile Bülbülüm’e başladı mı nefesler tutulurdu. Atatürk’ün onu dinlemekten ne kadar zevk aldığına dair hikâyeler hepimizin malumu. Sesi Çankaya’da çok kez yankılandı. Açılışından itibaren İstanbul Radyosu’nda sayısız konser verdi, 500’den fazla plak doldurdu.
 
Bugün alışageldiğimizin aksine hayatının bütün ayrıntılarının bilindiği söylenemezdi. Hatta Türkiye İşçi Partisi’ne üye olduğu Nalan Seçkin’in kaleme aldığı ‘Musalladan Şöhrete Safiye Ayla’ ismli kitapta yazılınca epeyce şaşkınlık uyandırdı. Ayla kitapta 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren’e de sitem ediyordu: “Sanıyorum Paşa’ya benim TİP üyesi olduğumu söylediler. O nedenle bana devlet sanatçılığı ödülü verilmedi. Bu yüzden ona kırgın ve küskünüm.”
 

5- KERİMAN HALİS: HEP KRALİÇE KALDI
 
Büyükbüyükbabası şeyhülislam, büyükbabası paşa, babası başarılı bir tüccar… 1913 doğumlu Keriman Halis, Osmanlı İmparatorluğu’nun en avantajlı kesiminden, kaymak tabakasından geliyordu. Ama Türkiye Cumhuriyeti’nin kraliçesi oldu. Daha sonra da dünyanın…
 
Fransızca konuşan dadılarla büyümüş, kır gezintilerinde at binmiş, gösterişli balolara katılmış, Boğaz’daki evlerinde dönemin önemli sanatçılarını, düşünürlerini ağırlamıştı. 1929’dan itibaren Türkiye’de ilk defa güzellik yarışmalarını düzenleyen, Cumhuriyet gazetesinin kurucusu Yunus Nadi, onun, ihtiyatla karşılanan bu yarışmalar için bulunmaz bir rol modeli olacağını düşünüyordu. Genç kız ve babası Halis Bey’i ikna etmek için uzun süre çaba sarf eden gazeteci 1932’de emeline ulaştı. Keriman Halis, Pera Palas’ta düzenlenen yarışmaya girdi ve kazandı.
 
Yunus Nadi’nin tahminleri gerçekleşmişti. Genç kız o kadar popüler olmuştu ki, onu Belçika’daki dünya güzellik yarışmasına uğurlamak için 20 bin kişi toplandı. Keriman Halis’in, Müslüman bir genç olarak orada da zafere ulaşıp tacını giymesi uluslararası yankı uyandırdı.
 
Neredeyse tüm dünyayı dolaşıp davetlere katılan, Türkiye’yi temsil eden bu güzel ve entelektüel kadına, Soyadı Kanunu sırasında Atatürk, kraliçe anlamına gelen ‘Ece’ soyadını verecekti. Keriman Halis Ece, 2012’de aramızdan ayrılana kadar Türkiye’nin ecesi olarak kaldı.
 

6- DİLHAN ERYURT: DURMA GÖĞE BAKALIM
 
 
Güneş hakkında yanılıyorduk. Bir Türk bilim kadını çıkıp tüm bilim camiasını düzeltene kadar… Güneşin parlaklık ve sıcaklığının gezegenlerin oluşum sürecinde Dünya ve Ay’ın fiziksel ve kimyasal özelliklerine doğrudan etki yaptığını, bilim âlemi büyük ölçüde onun çalışmalarının katkısıyla çözdü. Az iş değil, insanoğlunun 1969’da çıktığı o muazzam Ay yolculuğu bu bilgiler ışığında yapıldı; astronotların orada karşılaşacağı ortam bu çalışmayla etüt edildi. Türk astrofizikçi Dilhan Eryurt’a NASA’nın hemen o yıl, 1969’da ‘Apollo Başarı Ödülü’ vermesi bu yüzden…
 
NASA’da çalışan (1961-1973) ilk Türk bilim kadını… Güneşin ve yıldızların evrimini anlamada insanlığa büyük katkı sunmuş bir astrofizikçi. ODTÜ’de astrofizik anabilim dalını kuran kişi. Sayısız uluslararası başarı, onlarca ödül… Ankara’da yol parasını güçlükle denkleştirip iki günde bir rasathaneye giderek saatleri kuran genç bir asistanken, bilim dünyasının zirvesine çok uzun bir yolu yürüdü.
 
Bir amacı da kendisinden sonra gelen genç kadınların hayatını kolaylaştırmaktı. Ölümünden iki yıl evvel, kocası Sebahattin Eryurt’la tüm servetlerini Erzurum Milli Eğitim Müdürlüğü’ne bağışladı. Bu bağışın bir kısmıyla Erzurum merkezine anaokulu, kalanıyla da Pasinler ilçesine 100 öğrenci kapasiteli bir kız yurdu yaptırılmasını şart koşmuştu. Çocukları olduğu halde tüm servetini neden bağışladığını soranlara, “Ömrümüzün sonuna geldik, memlekete vefa borcumuzu ödemek istedik” diyecekti. Dilhan Eryurt’u yeterince tanımıyor olmamız bizim kusurumuz. Bir kuru teşekkür yetmez; o bizim göğe bakmamızı sağladı.
 

7- TÜRKİYE’NİN ADİLE TEYZESİ: ADİLE NAŞİT
 
‘Hababam Sınıfı’nın elinde okul zili koridorlarda koşturan Hafize Ana’sı, ‘Gülen Gözler’de Münir Özkul’un tonton eşi Nezaket Hanım’ı, Neşeli Günler’in turşucu annesi, inatçı Saadet Hanım’ı, ‘Uykudan Önce’ isimli televizyon programının Adile Teyze’si Adile Naşit… 57 yıllık hayatına 80’in üzerinde sinema filmi sığdırdı. Onu her gördüğümüzde içimizde iyi olan ne varsa canlandı. Adile Teyze, en yakın akrabamızdan daha kıymetliydi gönlümüzde. Komikti, hem de çok. Tatlıydı, hem de çok. İyiydi, melekler gibi. Kahkahasını nerede duysak tanırız. Hele ki ‘Hababam Sınıfı’ ve ‘Tosun Paşa’daki dans sahnelerini, yüz yıl geçse unutmayız…

 


 
8- ‘AH KİMSELERİN VAKTİ YOK DURUP İNCE ŞEYLERİ ANLAMAYA’: GÜLTEN AKIN
 
Aklımıza mıh gibi yerleşen bu dizeler, Gülten Akın’ın gülümseyerek andığı çocukluğunun Yozgat’ından Ankara’ya taşındıkları günlerin yükünü taşıyor. Oysa çocukluğunun uzun kış gecelerinde dedesinin okuduğu manzum peygamber kıssaları; dayılarının, amcalarının yazdığı şiirler vardı. Ve tavan arasındaki eski bavullarda bulduğu kitaplar.
 
Onun için bir başkaldırı olan şiir de o günlerde girmişti ruhuna. İnanıyordu ki şiir değiştirir, toplumu da insanı da. Ona göre şiir, dizelere sıkıştırılmış bir nükleer enerji: “Şiir, parçalanacak, patlayacak olan şey. Egemenleri korkutan şey. Şiir hem haz hem derinlik hem sonsuz bir bağımsızlık, bağsızlık, hem çok ince bir denge, bir iç düzen. Sabır ve coşku.”
 
Şiirleri pek çok dile çevrildi, 40’tan fazla şiiri bestelendi. Bunlardan biri de Sezen Aksu bestesi Deli Kızın Türküsü’ydü.
 
Gülten Akın, toplumda ne oluyorsa onu aktardı şiirlerine. Acılar, sancılar, sevinçler, zaferler, yenilgiler. Ve hep umut. Dünyanın kendini yok etme aşamasına geldiğine inanıyorsa da ‘yazdıklarında gerçek adına söyledikleri ne olursa olsun, bir kıyıcığında umudu saklı tutuyor’ hâlâ.

 


Kaynak: Hürriyet – Kelebek