Doğu’nun Hiristiyanları ve Noel / Josef Hasek Kılçıksız

0
123

“Tarih bize sosyal felâketlere yol açmış eski tiranlar ile günümüz pervasız muktedirleri arasında ideolojik bir devamlılık olduğunu gösteriyor.”

 

Ortodoks bir ailenin çocuğuyum ben. Bizde Noel 24 Aralığı 25’e bağlayan gece değil de 9 Ocak’ta kutlanır. Bayramlarda sevinçten ağlamak ve mutlu görünmekten nefret ederim.

Ben Noel’i, Dickens’in “Christmas Carol” romanındaki iletiye uygun olarak kutlarım. O romanda Noel’e yüklediği yardımlaşma ve paylaşma özellikleriyle kutlarım. Bu bayramın dini boyutu bir agnostik olarak beni zaten çok ilgilendirmiyor.

Diğer bayramlar gibi bu bayramın da Hristiyanlık öncesi döneme ait pagan bir yönü mutlaka vardır. Bu açıdan arka planı beni ilgilendirmiyor. Çünkü ben Noel’i, bir takım ön yargılarımı desteklemesi beklentisiyle veya ideolojik bir şartlanmışlıkla okumam.

Fakat diğer bayramlar gibi hediye ve tüketim çılgınlığına dönüşmüş bir bayram olduğunun ve bu yönüyle «kapitalist marketinge » hizmet ettiğinin bilincindeyim. Buna mutlaka siyasi bir itirazım olur.

Noel bana etno-mezhepsel anlamada ait olduğum Doğu Hiristiyanlarını çağrıştırdı, savaşın ruhlarıında onulmaz yaralar açtığı Doğu’nun kadim Hiristiyanlarının çocuklarını…

Bu karanlık kış gecelerinde evlerini ne yazık ki artık mumlarla ve küçük oyuncaklarla bezenmiş Noel ağaçları aydınlatmıyor, bu kesin. Çocukları Noel Baba’dan hediye kapmak için bir ay öncesinden iyi çocuk olma yarışına giremiyorlar, Şam sokaklarında, Halep’te ya da Kesab sokaklarında çocuk ruhu ve coşkusu hakim değil. Onların iyi çocuk olma coşkuları minik Aylan’ın cesediyle birlikte çoktan kıyıya vurmuştu zaten…

İnsanların seküler diktatörlerle Demokrasi arasında bir seçime zorlanmalarına güzellemeler düzecek değilim. Fakat savaştan önce Suriye’de canlı, seküler bir toplumsal düzen hüküm sürmekteydi. Babaannem Kesab doğumlu bu yüzden savaş öncesi Kesab ve savaş sonrası Kesab hakkında karşılaştırmalı sağlam bilgilerim var.

Suriye toplumunun tarihten gelen çoğulcu karakterini somutlaştıran 1,1 milyon Rum ortodoks, 700 bin Süryani ve 175 bin Ermeni (gregoryan) 70 bin Merkit, 50 bin Maruni, 45 bin Keldani, 40 bin Nasturi ve 25 bin Ermeni katolik şimdi acaba neredeler?

İçimizdeki yıkıcı dürtülerin, ömrümüzün ölümle sınırlanmışlığının hıncını hayata yüklemekten kaynaklı olduğunu düşünmüşümdür hep. Neredeyse her varoluş, içinde bu nihilist çekirdeği taşır. Bu işin tabii metafizik ve felsefi yönü, gelelim fiziki yönüne.

İnsan ”toplum haliyle” kalabalık bir yalnızlığın içine düşmüş, bu durum toplumla imzaladığı meşhur sözleşme nedeniyle böyle, (toplumsal sözleşme, Jean-jacques Rousseau).

Toplumsallaşmak insanın bence en büyük laneti, zira bize ütopya ve uygarlık olarak sunulan toplumsallaşmanın ta baştan beri şiddete bağlı bir süreç olduğunu fark ediyorum.

Karmaşık değer ölçütleri, ahlak, dinler, felsefeler, paradigmalar, kurallar, vs. hepsi mesela Özgecan’ın, ekmek almaya giden çocuğun, Ali-İsmail’in, Cumartesi Anneleri’nin çocuklarının, Erdal Eren’in, erlerin, polislerin ölmesini engelleyebilmiş mi? İnsan Sosyaldarwinizm’i keşfedeli ne yazık ki çok oluyor.

Toplum şiddete karşı duyarlıymış izlenimi veriyor ama tepkilerindeki tutarsız devamlılık yüzünden bunun samimi bir duyarlılık olduğunu söylemek zor. Aynı toplum mesela sivil ölümlerine farklı, yakılan asker ölümlerine farklı, Suriye’de selefi-köktendincilerin katliamlarına farklı, rejim güçlerinin bombalamalarına farklı terör patlamalarından kaynaklı ölümlere etnik köken ve mezhep çekinceleriyle farklı duyarlılık göstermiş.

Bu söylediklerim herhangi bir sosyolojik kurama dayanmıyor. Olaylara dâhil olan onca karmaşık parametreyi hesaplayıp açıklayacak dört başı mamur bir toplumbilim kuramı zaten yok. Sadece herkes ve her şeyin birbirine görünmez iplerle bağlı olduğundan, tüm canlılar ve nesnelerin birbiriyle ilintili olduğundan adım kadar eminim. Kıvılcımların ardıllık etkisi yaratarak, neden-sonuç diyalektiği içinde büyük toplumsal yangınlara yol açtığından adım kadar eminim.

Tarih bize sosyal felâketlere yol açmış eski tiranlar ile günümüz pervasız muktedirleri arasında ideolojik bir devamlılık olduğunu gösteriyor. Bu işin dünyevi yönü, tanrısal yönüne gelince,

onca acı, ölüm ve barbarlık karşısında Tanrı kendini bizden saklamak ve gizlemek için neden bu kadar çok zahmete katlanıyor? Sizce tezahür etmek için bu yıkım çağları çok iyi bir zamanlama değil midir? Doğru yer ve zamanda tezahür etmeyen, ortaya çıkmayıp kenardan, köşesinden seyreden tanrının inandırcılığı ve adaleti sorgulanmaz mı?

Tanrı’nın yalnızca yeryüzünde barış, huzur, güven ve gönencin gerçekleştiği bir vakitte ortaya çıkması varlık nedenini sorgulamaya itecektir. Çünkü derin hayalkırıklıkları yüzünden daha iyi bir insanlık ailesi kurulacağına dair inancını beklemeye almış insanın umut tazelemek için tanrının doğru yer ve zamanda tezahürüne ihtiyacı var. Sopası yok belki ama tezahür etmek isterse başka yol ve yordamlar bulacağı kesin.

Sorulmadan bir tren vagonuna doldurulmuş, uyrukluğumuzun yollara, hedeflere ve menzile göre değiştiği sözde büyük anlatının yolcularıyız. Aslında hepimiz adressiz, yersizyurtsuz varlıklarız. Ne korkunç bir yalnızlık bu değil mi? Bayramlar bu aidiyet ağrısını belki bir nebze olsun dindirebilir.

“Sonra oradan savaş geçti. Hiçbir ev, hiçbir hatıra hasarsız kalamadı. Her şey çürüdü: Arkadaşlık, aşk, adanmışlık, akrabalık, inanç, sadakat. Hatta ölüm. Evet, bugün ölüm bile bana kirlenmiş, bozulmuş gibi geliyor.” A.Maalouf

Her şeye rağmen herkesin Noël’i kutlu olsun.

(Joyeux Noël à tous!)

Josef Kılçıksız