Ddidem Madak / Mazhar Özsaruhan

0
214
Kendimi bir sonbahar ağacı gibi hissediyorum. Mutlu bir sonbahar ağacıyım ben. Yere düşen yapraklarımı eğilip topluyorum. Saçıma tutuyorum. Bakın yakışmış mı diye soruyorum. Sonra yaprakları havaya savuruyorum. Ben iki kişilik bir kabilenin me isimli kölesiyim. Çünkü sen acıktığında me diye ağlıyorsun ve bu ismimi seviyorum reis!  DİDEM MADAK

 

Didem Madak, 8 Nisan 1970 tarihinde İzmir’de dünyaya geldi. Birkaç yıl sonra kardeşi Işıl doğdu. Didem, öğretmen olan anne ve babanın ilk kızıdır. 12 Eylül döneminde öğretmen olan babası, okul müdürü ile tartıştığı için Uşak’a sürüldü. Ülke oldukça çalkantılı bir süreçten geçtiği bu dönemde annesi Füsun hanımın ataması yapılmadığından kızlarıyla birlikte Burdur’da kalmak zorunda kaldı. Bu dönem Füsun hanım ve kızları için korkulu bir süreçti. Füsun hanım bir gün, geceleri onları uyutmayan arka bahçedeki mısır yapraklarının hışırtılarını kesmek için hepsini koparmak zorunda kaldı ve bununla ilgili bir şiirinde şunları yazdı:

“Sen bir çocuk romanı annesi ol isterdim
Ölü mısır tarlaları hışırdıyordu
Ve kalbimde çıngıraklı yılan sürüleri
Diye başlayan bir çocuk romanında.”[1]

Didem 13 yaşındayken şair annesi Füsun hanımı 38 yaşında kanser hastalığı nedeniyle kaybetti. Annesinin ölümünden kısa bir süre sonra babası ikinci evliliğini yaptı. Bu evlilik Didem ile babası arasına büyük bir engel oluşturmuştu. Annesinin vefatından bir süre sonra teyzesi Hale hanım tarafından annesine ait el yazmalarının bulunduğu bir defter verildi. Didem ve Işıl kardeşler, teyzelerinin 25 yıllık Varlık dergisi kolleksiyonu sayesinde, anneleri gibi şiirle içli dışlı oldular.

Daha sonra İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okumaya başladı. Üvey anne ve babasıyla yaşadığı evden ayrılmak istedi. Henüz birinci sınıftayken tanıştığı biriyle gizlice evlendi. Ancak kısa süre sonra anlaşamayarak boşandı ve okulu bıraktı. Boşanmanın ardından maddi zorluklarla boğuşmak zorunda kaldı. Kazandığı kadarıyla Bornova’da bodrum katının rutubetli ve soğuk dairesinde oturmak zorunda kaldı. Kardeşi Işıl’a, sadece süt ve çikolata yiyerek ayakta durduğunu, hayattan memnun olmadığını, hiçbir şeyin istediği gibi yürümediğini anlatmıştı. Didem bu söyleşinin ardandan üç yıl boyunca ortalıkta görünmedi. Ara sıra sadece kardeşinin yanına gittiğini anlatmıştı. Umutsuzluğundan tamamen içine kapanmış ve hiç kimseyle görüşmemişti. Bu arada yarım kalan Hukuk Fakültesi’ni tamamladı. Okul bitiminden sonra tezgâhtarlık, sekreterlik ve benzeri işlerde çalışmak zorunda kaldı. Kendi mesleği ile ilgili işlerde çalışma imkanını bulamadı. 2003 yılında kız kardeşi ona “İnkılap Kitabevi 2000 şiir ödülünden bahsetti. İlgilenmeyince, Didem’in mahkûm olduğu bodrum katı yıllarında yazdığı şiirleri bir araya getirerek hazırladığı dosyayı İstanbul’da yapılan yarışmaya gönderdi. “Grapon Kağıtları” olan bu dosya, ödül kazandı. Hayatının geri kalanını artık İstanbul’da geçirecekti. Kendi deyişiyle ruhunu, ütüsüz ve buruşuk gezdirmeyi sevdiğinden hiçbir zaman “düzgün bir insan” olamadı.

Timur Çelik, Bursa cezaevinde 10 yıl siyasi hüküm giyen bir şair ve avukattı. Cezaevindeyken arkadaşlarıyla Didem’in şiirlerini okumuştu. Cezaevinde çıktıktan sonra bir tesadüf eseri Didem Madak ile tanıştı. 2005 yılında evlendiler. 2008 yılında kızları Füsun doğdu. Didem, annesi Füsun’a hayrandı. Bu nedenle annesinin ismini kızına vermişti.

Kızının doğumundan sonra şiir yazmayı bırakan Madak, ne yazık ki annesi gibi kanser hastalığını yakalandı. 24 Temmuz 2011 tarihinde 41 yaşındayken kolon kanserine yenik düştü.

Didem Madak’ın ödül töreni sırasında tanıştığı arkadaşı Şükran Yücel’e gönderdiği e-postadaki metin şöyledir:

“Canım Kızım Sana mektup yazacağım. Çünkü artık başka bir şey yazamıyorum. Bu konuda pek de dertli değilim doğrusunu istersen. Sen bana belki bugüne kadar yazdığımdan başka türlü bir yazı yazmayı öğretirsin. Kendimi bir sonbahar ağacı gibi hissediyorum. Mutlu bir sonbahar ağacıyım ben. Yere düşen yapraklarımı eğilip topluyorum. Saçıma tutuyorum. Bakın yakışmış mı diye soruyorum. Sonra yaprakları havaya savuruyorum. Ben iki kişilik bir kabilenin me isimli kölesiyim. Çünkü sen acıktığında me diye ağlıyorsun ve bu ismimi seviyorum reis! Canım kızım, cehaletimden şair oldum…
Annesizlikten.
Sen sakın şair olma!”[1]

Didem Madak rutubetli evde yazdığı şiirleri üç kitaba sığdırmıştır.

Grapon Kağıtları, 2000
Ah’lar Ağacı, 2002
Pulbiber Mahallesi, 2007

Çileli ve zor bir hayat sürdüren ve yaşamı boyunca bedbahtlık ve yoksulluktan kurtulamayan, üstüne üstlük bir de kanserle boğuşan bu güzel insanımızı saygıyla, minnetle ve özlemle anıyoruz.

Değerli şairimizin 2000 yılında yazdığı Grapon Kağıtları Kitabı’nda öne çıkan ve dikkat çeken şiirlerinden biri olan “Çiçekli Şiirler Yazmak İstiyorum Bayım” başlığını taşıyan şiiriyle bitirmek istiyorum.

Çiçekli Şiirler Yazmak İstiyorum Bayım!

“Zenciler prensesi olacağım.
Hayat işte asıl o zaman başlayacak.”
Pippi Uzunçorap

Çiçekli şiirler yazmama kızıyorsunuz bayım
Bilmiyorsunuz. Darmadağın gövdemi
Çiçekli perdelerin arkasında saklıyorum.
Karanlıkta oturuyorum. Işıkları yakmıyorum.
Çalar saat zembereği boşalana kadar çalıyor
Acı veren bir sevişmeyi hatırlıyorum.
Bir bıçağın gereksiz yere parlaması bu.
Yıllardır kendini bulutlarda saklayan illegal bir yağmurum.
Bir yağsam pahalıya malolacağım.
Ben bir bodrum kat kızıyım bayım
Yalnızlıktan başka imparator tanımaz bodrumum
Bir süredir plastik vazolar gibi hiç kırılmıyorum
Fakat korkuyorum. Birazdan da
Kırk üç numara ayakkabılarınızla
Bahçede oynayan çocukların üstüne basacaksınız
Bu iyi olmaz bayım!

“Gün akşam oldu” diyorum
Ekmek kırıntıları atıyorum kuşlara
Cam kırıkları yiyorlar
Rüyamda; bir kâse dolusu suyun içinde
Rengârenk yap-boz parçacıkları
Anlatmak istiyorum, dinlemiyorsunuz.
Hayır, sanırım sabahı bekleyemem
Bilmiyorum.
İnsanlar rüyalarını acilen anlatmalı.

On dört yaşındaydı ruhum bayım
Bir mermer masanın soğukluğunda yaşlandı.
Protez bacaklar taktılar ruhuma ince ve beyaz
Gıcırdaya gıcırdaya dolaştım şehri
Protez bacaklarıma bile ıslık çaldılar
O ara içimde çiçeklerden oluşmuş
bir silahsız kuvvet ablukaya alındı
Sinemalarda da “organzm gıcırtıları” oynuyordu.
Kaçmaya çalıştım. Olmadı.
Bu nedenle, çiçekli şiirler yazmayı
Ruhum açısından faydalı buluyorum bayım.
Neyse işte
Ben her filmi hatırlarım
Sinemaların hiç bitmeyen gecesine sığındığım çok oldu.
“Sofi’nin tercihini” seyrederken çok ağlamıştım.
Öpüşen Guramilerle ilgili bir film yapsalar
Onu da mutlaka hatırlardım.
İnsan içinde çevrilen bir çıkrığın sesini unutur mu?
Hem sonra ben hatırlamaya alışkınım
Bir “eşya toplayıcısıyım” bayım.

Büyük gemiler de yok artık bayım
Büyük yelkenler de
Büyük kâğıtlar yakmak istiyor şimdi canım.
İşte az önce bir karabatak daldı suya
Bir süredir kayıp
Dünyayı yutmuş olarak çıksa da ortaya
Ölüm çok iri bir sözcük değil bayım.
Kasımpatları kadar acı kokuyorum biliyorum.
Ama siz sobada sucuklu yumurta pişirip yiyen
Yoksul bir aşkın güzelliğini bilir misiniz?
Bir gül, bir güle derdi ki görse
Yalan söylüyorum
Güller bu sıra hiç konuşmuyor bayım.