Çocukluğumun Bayramı ve Kırmızı Kunduram / Selma Sayar

0
343

Belleğimde iz bırakmış bu çocukluk hikayem.

 

Yıllar önce…

Farklı dinlerden insanlarla beraber olmanın erincini yaşadığımız yıllardı. Doğduğum yerde yan komşularımız Hıristiyan’dı. Onlar Noel ve Yumurta Bayramlarında bize ikramlarda bulunur, bizimkilerde Ramazan ve  Kurban’da. Bir Ermeni ailesi yaşardı evimizin karşısında. Onların da kendilerine ait gelenekleri vardı. Biraz daha ötede ki komşumuz, ateistti. Uzun süre onun neden dini bayramlarda büyüklerle beraber ibadetlerde yer almadığını anlamamıştım. Bu durumundan dolayı horlandığını, yalnızlaştırıldığını hiç görmedim. Kimsenin ne dinine, ne de diline karışılırdı.

Annem farklılıkların bir zenginlik olduğunu anlatırdı. Okuldaki öğretmelerim de aynı konuya vurgu yapardı.

O zamanlar televizyon lükstü bizler için. Bir iki evde bulunurdu. Biz çocuklar sabah, akşam; hafta içi, hafta sonu komşulara gider doyasıya televizyon izlerdik.

Bayramlar coşkuyla kutlanırdı mesela. Nasıl olmasın ki? Bayram günlerinde harçlık verilir, şeker alınır, bayramlık kılık-kıyafetler dikilirdi. Ama bunu herkes aynı şekilde yaşama şansına sahip değildi.

Ne bayramı olursa olsun iple çekenlerdendim ben. Okulda yapılan törenlerde, şiir okuma, sunum yapma görevi bana düşerdi genelde. Bedenimi ateş basar, yüreğim hızlı hızlı atardı, önce. Plastik ayakkabılarıma bakınca da bedenimin ateşinde eriyip giderdi heyecanım.. Kalabalık içine plastik ayakkabılarla çıkacağım için, içten içe hayıflanır, utanır, sıkılırdım.

Her yıl kutlanan bayramlarda benzer bir manzara yaşanır ve kunduram yok diye aynı hüznü yaşardım içimde. Yaşadığım hüzün büyüdü, büyüdü bayramlarda. Sadece alınamayan kunduraya değildi artık duyduğum özlem…

Eskisi gibi komşulara gidip televizyon izleyemez olduk. Selam verilirken, alınırken sadece başlar sallanır olmuştu. Eskisi gibi sarılmıyordu büyükler birbirine. Anneme bu tuhaflığı her soruşumda kaçamak yanıtlar alıyor, onun içten içe üzüldüğünü görebiliyordum.

Benzer bir durumu okulda da yaşar olduk. Daha önce yedikleri içtikleri bir olan öğretmenlerim ayrı yerlerde oturur oldu. Arada sırada sağcı solcu lafları geçse de hararetli tartışmalarında; bu lafların ne anlama geldiğini anlayamıyordum.

Kundura özlemime, değişik özlemler katılıyordu. Bir şeyler değişiyordu…

O yıl yani ilkokulun son sınıfındayken bir mucize gerçekleşti: Babam bana kırmızı bir kundura aldı. Bendeki bayram coşkusu görülmeye değerdi. Öğretmenlerimin verdiği görevi canla başla ezberlemeye çalışıyordum. Dile kolay o yıla kadar önlüğümün altına giydirilen eşofman altlığıyla kapatmaya çalışıyordum plastik ayakkabımı. O sene ise göğsümü gere gere yürümüş, ayakkabılarımı göstere göstere gezmiştim. Hatta kundurama bir şey olmasın diye, temiz bir bezle sildikten sonra yatağımda saklamıştım her gece.

Bayrama günler kala, ben gözü gibi bakarken o kunduraya, garip şeyler oldu: İnsanlar panik içinde evlerindeki kitapları ya yakıyor ya da toprağa kazıdıkları çukurlara saklıyorlardı. Kimse kimseyle konuşmuyor, sıra kimde korkusu yaşıyor, gecenin bir vaktinde evlerinden alınan büyüklerim dönmüyordu: Onların arasında abiler, ablalar hatta çok sevdiğim öğretmenlerim de vardı.

Bense bayramın gelmesini heyecanla bekliyor. “Vatan Sana Minnettar” şiirini ezberlemeye çalışıyordum.

Korktuğum haber bir sonbahar günü geldi. Şartların elverişsizliği yüzünden süresiz ertelenmişti bayram.

Ne heves kalmıştı, ne de heyecan kursağımda. Dilim damağım kurumuş, konuşamaz olmuştum. Anlamlandıramıyordum bu durumu: Çok değil, daha bir sene öncesine kadar, büyüklü küçüklü herkesin, ellerinde bayraklarla, dillerinde şarkılarla, büyük coşkularla kutladıkları o bayrama ne olmuştu? Ya kırmızı kunduram? Onu giyemeyecek miydim yani? En çok bu dokunuyordu bana. Memlekette kan gövdeyi götürürken, her akşam radyoya dayadığımız başımız, gelen ölüm haberleriyle zonklarken, benim aklım fikrim giyemediğim kunduramdaydı.

Yıllar sonra…

Belleğimde iz bırakmış bu çocukluk  hikayemi anlatırken oğluma, ülkemin bir coğrafyasında, şehirlerin üzerine mermiler yağmur gibi yağıyor; bombalar patlıyor; okula gidemeyen küçük çocukların, bayram sevincini yaşamamış, kırmızı bir kundura giyememiş kan kırmızı bedenleri, toprağa düşüyordu!