Bu sefer cemaat kanalının emek hırsızlığı yaptığı ortaya çıktı – Oya Tekin

0
124

Sıla’dan sonra bu sefer cemaatin Küçük Gelin’i Güvercin’i çaldı 

AB ile uyumlu yeni telif yasasının yolda olduğu şu günlerde sektör yeni bir telif hırsızlığı davasına tanık oldu.

Bu sefer cemaat kanalının emek hırsızlığı yaptığı ortaya çıktı.

2013 yılında cemaat kanalı Samanyolu TV’de yayınlanan ve o dönemde reyting rekorları kıran “Küçük Gelin” dizisinin hikayesinin çalıntı olduğu mahkeme kararıyla ispatlandı.

Geçtiğimiz hafta hikayenin gerçek sahibi Dursaliye Şahan basın açıklamasıyla mahkeme kararını kamuoyuna duyurarak bir kez daha telif yasasının çıkmaya hazırlandığı bu günlerde emek hırsızlığı meselesine gözlerimizi yeniden çevirmemizi sağlamıştır.

Buraya girmeden dava süreci ve bu gelinen noktaya kısaca bakalım.

Samanyolu TV’nin kadrolu senaristlerinden aynı zamanda kanalın senaryo doktorluğu görevini yapan Erkan Çıplak, 2005 yılında yazar Dursaliye Şahan’dan sadece bakmak için aldığı dizi projesini daha sonra kanala kendi eseri gibi sunarak, Murat Keskin yönetiminde Küçük Gelin dizisini hayata geçirir.

Yazar Dursaliye Şahan’ın Güvercin adlı hikayesi o dönemde TV projesi olarak uygun bulunmadığı söylenmesine rağmen 2013 yılında yazardan habersiz senaryolaştırılıp dizi yapılır. Üstelik aynı hikaye ikinci kez çalınarak dizi yapılmıştır.

Güvercin adlı hikaye ilk kez Most Yapım tarafından Sıla dizisi olarak çekilmiş, yazar Şahan Most Yapım ve Gül Oğuz’a dava açarak dizinin hikayesinin kendisine ait olduğunu ispatlamıştır. Yine yayınlandığı dönemde reyting rekorları kıran Sıla dizisinin mahkeme kararı üzerinden iki yıl geçmeden Küçük Gelin dizisi çekilir. Ne hikmetse Sıla dizisi gibi o da Güvercin adlı hikayeden çalınmıştır.

Bir yazarın aynı hikayesi mahkeme kararına rağmen kendisinden habersiz ikinci kez çekilen tek ülkeyiz sanırım. Ve yine eserine sahip çıktığı için yazarı suçlayan da tek ülke.

Mahkeme kararından sonra basın açıklamasıyla olay duyulunca kendisine cevap hakkı doğan Küçük Gelin’in senaristi Erkan Çıplak instagram hesabından doğal olarak bir açıklama yapar.

Açıklamada;

“Küçük Gelin dizisi ile ilgili çıkan haber gerçeği yansıtmamaktadır. Açılan dava şahsım ve yapımcı şirket aleyhine sonuçlansa da verilen karar adil değil tamamen konjöktüreldir.” Der.

Yani bir anlamda inkar eder.

Aslında şaşırmamak gerek zira hiç kimse ben yaptım demez. En azından bizim coğrafyamızda durum böyle.

Ancak Erkan Çıplak inkar yolunun bir kademe üstüne çıkarak mahkemeyi de suçluyor. Dizi cemaat kanalında yayınlandığı için mazlumu oynama yolunu seçiyor.

İşte burada durmalıyız.

Sadece bir izleyici gözüyle bile baktığımızda Küçük Gelin dizisinin özgün olmadığı anlaşılmaktadır. Kaldı ki bu dava açılmadan çok önceleri Küçük Gelin dizisinin Sıla dizisinden öykündüğünü ileri süren ilk kişi benim.

10 Aralık 2013 tarihinde Reyting Ezberini Bozan Sıla Öykünmesi Küçük Gelin başlıklı hem milliyet blog hem de Medyabey sitesinde yayınlanan yazımda bu konuyu dile getirmiş benzerlikleri tek tek yazmıştım.

Yine o yazımdan alıntıyla sıralayalım o benzerlikleri;

Sıla doğulu bir anne babanın çocuğu ama evlatlık olarak İstanbul’a verilir.

Küçük Gelin’in Zehra’sı da İstanbullu bir ailenin çocuğu doğuya evlatlık verilir.

Fark Sıla güzeller güzeli 17 yaşında bir kız Zehra süklüm püklüm okumak isteyen 14 yaşında bir çocuk.

Fark Sıla evlatlık olduğunu biliyor Zehra evlatlık olduğunu bilmiyor. Ortaklıksa iki dizide de anneler bebelerinin öldüğünü sanıyor.

Hop! Birbirini deliler gibi seven iki aşık. Kaçıyorlar. E ağalık, aşiret deyince belleğimizde hemen adam öldüren, berdel yapan bir insanlar kabalalığı geliyor artık. Otomatik yani. Hatırladınız değil mi? Sıla’nın İstanbul’dan getirilip konağa bir gün içinde gelin edilmesine sebep yaramaz aşıklar burada da var.

Sıla’da ki yaramazlar Narin-Azad Küçük Gelin’in yaramazları Berfin-Ferman. Yalnız burada Berfin edepsiz mi edepsiz şirret mi şirret biri. Köylü ya öyledir algısıyla yazılmış. Doğu insanına bakılan yer diğer bir deyimle. Narin ise sevmiştik onu.

Sıla’da Narin’in kocasının adı Azad burada Boran Ağa’nın yerini almış ağanın adı Azad.

Ve biraz duralım Boran Ağanın hakkını yemeyelim. Daha karizma daha yakışıklıydı o. Azad da eh halk tipi, samimi olmuş. İtirazım yok.

Bu da başka bir ters çevirme fark ve benzerlikler listesinden.

Sonra sonra bu yaramazlar yakalanıp konağa getirilir onların yüzünden 14 yaşındaki okuma aşkı ile yanıp tutuşan küçük kız hanım ağanın gözüne ilişince olay tatlıya bağlanır. Yani böylece kızımız yaşı itibari ile sadece berdel kurbanı olmuyor hikâye böylece Sıla’dan farklı olarak Küçük Gelin hikâyesine bağlanıyor.

Derken o topraklarda ilkokulu okumuş emekli savcımızın kızı aynı okula öğretmen gelir. Bir idealist bir idealist. Sanırsınız melek olarak dünyaya inmiş. O da ne adı da Melek zaten. Melek öğretmen aynı zamanda Zehra’nın annesidir ama ikisi de bilmez.

Eski ilkokul arkadaşları Azad ve Melek öğretmen karşılaşır ve aralarında derin bir aşk filizlerini veriyor. Henüz Saman Yolu TV dünyevi aşklara girmek istemediği için Sıla Boran tutkulu aşkı yerine biraz daha misyoni bir aşk filizletiyor ve de Küçük Gelinimizi koruma altına alarak engelli olan Azad’ın kardeşi Ali ile evlendiriyorlar. Gerçek evlilik değil yani.

Ne de olsa engelli işe yaramaz. Zaten son bölümde replikler üzerinden de bunu dillendiriyorlar. Engelli oğlumuzun sevdiği kız Suna gerçi Azad’ın çok bilmiş büyükleri Suna’yı Azad ile evlendirme derdindedirler ama Suna’yı babasının elinden alan Azad derki kızımız için; “engelli olduğunu bile bile kardeşimi sevdi. Engelli birini sevebilecek kadar da yürekli.”  Engelli oğlumuzda “beni bu halimle sevdi Suna” repliğini savurur ortalara.

Devam edelim bizim küçük kızımız Azad yerine evdeki engelli çocuk Ali ile evlendiriliyor. Böylece bir taşla kuş cenneti. Ha bu arada Devran Ağamız amcaoğlu da kötü ağa. Ufaktan Melek öğretmene meyilli. Hani Sıla’nın meşhur Cihan Ağası vardı ya Boran’ın rakibi işte burada Cihan ağamızın yerini Devran Ağa almış. Oda Azad’ın rakibi.

Sıla dizisinde Sıla yatakta Boran yerde yatardı evin hırçını Sıla idi boşancam da boşancam ha birde İstanbullu sevgilisi Emre vardı burada engelli oğlumuz yatakta yatar Zehra kızımız yerde boşancamda boşancam türküsünü çalan hırçınımız bu sefer Ali ha birde Ali’nin sevdiceği Suna vardır.

Sıla esaretinden kaçtı yardımını İstanbullu sevgilisi sağladı burada Zehra’nın kaçma teşebbüsünü İstanbullu Melek öğretmenimiz sağlıyor.

Sıla evin melek ağası Boran’ın karısı oldu onla el ele töre mağduru kızlarımızın hayatlarına dokundu burada da öğretmenimiz evin melek ağası Azad ile el ele hem Zehra’nın yolunu açma savaşında hem diğer töre mağdurları için el ele kol kola. Orada Boran ağamız Sıla’ya sen anlamazsın buraları derdi burada Azad Melek öğretmenimize der. Arada annesi babası da der.

Daha uzayıp gider ters çevirmeler.

Şimdi tüm bu benzerlikleri uzman görüşünü bir kenara bırakıp sade bir izleyici olarak fark ederken bu inkar neyin nesi. Üstelik daha dava açılmadan çok önceleri biz fark ederken davaya bakan konunun uzmanları bilir kişilere “siz ne anlarsınız bu işten” demek gibi bir şey olmuş Erkan Çıplak’ın açıklamaları. “Cemaatiz ya siz de vurun” der gibi. Aynı hikayenin yayınlandığı dönemde verilen röportajlarda Hint dizisi Balika Vadhu’dan esinlendik derkenki hinlik gibi. Zira o diziye de baktık Küçük Gelin dizisinde zerre Hintlik göremedik.

Tabi bu benzerliklere rağmen yapılan açıklama üzerine yine de gazeteci yanım Erkan Çıplak ve Yapım Şirketine yargısız infaz yapmamak için gerekçeli kararı ve bilirkişi raporunu da incelemem gerektiğini söylediği için inceledim.

Haberlerin ardından Erkan Çıplak’ın açıklaması üzerine temin ettiğim gerekçeli karara bakınca da ilk gördüğüm ispat, yazar Dursaliye Şahan’ın Güvercin adlı hikayesini Erkan Çıplak’a verdiğinin belgesi. Her ne kadar Çıplak hatırlamıyorum savunması yapsa da kendisine verildiğinin belgesi mevcut olunca iş esinlemeyi aşıyor resmen “aldım, hiç çekinmeden içime sindirerek yaptım”-ı ispatlıyor.

Hal böyle olunca da inkar bir savunma kılıfı oluyor. Konjektüel karar demekse tüm cemaatçilerin biz masumuz edebiyatı.

Öte yandan bilirkişi kararını taraflı bulan Erkan Çıplak’a şunu da sormak lazım;

Güvercin ve Küçük Gelin arasındaki benzerlikleri tek tek sıralayan rapordaki bu benzerlikler için ne diyecek?

Davacıya ait hikaye ile davalılara ait dizi senaryosu karşılaştıran bilirkişi raporundaki o benzerliklere bakalım bir de o bir şey demese de kamuoyu ne diyecek?

Dizideki kızın öğretmen olmak istediği, hikayedeki kızın da öğretmen ya da hemşire olmak istediği.

Hem dizideki hem hikayedeki küçük gelinlerin 13 yaşında oldukları.

Dizideki Melek isimli karakterin idealist öğretmen olarak köye geldiği, hikayede de idealist öğretmen olarak Zeynep isimli karakterin köye geldiği.

Hikayedeki Zeynep öğretmenin geçmişten gelen gizemli bir yorgunluğu bulunduğu, dizideki Melek öğretmenin de geçmişinde çocuğunu kaybetmiş, ailesiyle sorunlu biri olarak gösterildiği.

Dizide abisi kız kaçırdığı için berdel olan küçük gelinin yer aldığı, hikayede ise amcası kız kaçırdığı için berdel olan küçük gelin bulunduğu.

Hem dizide hem hikayede kız kaçıran oğlu ve küçük gelin olan kızı için direnen, kendini parçalayan anne modelinin yer aldığı.

Hem dizide hem hikayede, küçük gelin olan ana karakterle, ona yardım eden diğer yan karakterlerin kendilerine intihar süsü vererek İstanbul’a kaçmaları ve ellerindeki parayı/altınları kaptırmalarının ortak nokta olarak dikkat çektiği.

Dizide kızın berdel edileceğinin, öğretmeninden, (yani gerçek annesinden) saklanmaya çalışıldığı, ancak saklanamadığı, hikayede ise berdelin gerçekleştiği, köylünün topluca öğretmenden onun gelin olduğunu bir süre sakladıkları.

Dizide küçük gelinin aşiretin sakat olan erkeğine, sorunlu bir birey olan Ali’ye berdel olarak verildiği, hikayede Cuma denen köylünün hor gördüğü, yine sorunlu olan bir gence berdel verildiği, üstelik her ikisinde de berdelin bu sorunlu genç üzerinden yapılma sebebinin aynı olduğu, o sorunlu gence iyilik yapılarak, kolay kolay evlenemeyeceği düşünülen genci evlendirerek onun normalleşmesinin, mutluluğunun, geleceğinin sağlanmak istendiği.

Dizide Gülsüm, hikayede ise Gülistan olan anne karakterlerinin isimlerinin benzerliği.

Olarak sıralamış bilirkişi raporu.

Tüm bunlara bakınca cemaate taraflı davranmak bunun neresinde diyoruz haklı olarak. Kaldı ki dava sonucu her ne kadar 2017 de çıksa da davanın açıldığı dönem cemaatin meydanda cirit attığı en güçlü dönemdi 2013-2014-2015 yılları.

Yani rahatlıkla Sıla’yı ters çevirip, Güvercin’i iç ederek, akil kişi raporlarını referans aldık Hint dizisinden esinlendik hinliğini gösteren yapım davayı da ters çevirip kendi lehlerine çevirebilirlerdi.

Edemediyse delilerin gücündendir bu. Bunu davalılar yok saysa da gerçek tüm çıplaklığı ile ortadadır. Objektif bir gözle baktığımızda yapılanın alenen fikir hırsızlığı olduğunu görürüz.

 

Tıpkı Küçük Gelin dizisinin iddia edildiği gibi bir soysal sorumluluk projesi olmadığını gördüğümüz gibi.

Çocuk gelinleri hindiye benzeten manşetlere mi dur denildi?

Müslümanlıkta da bu var diyenlerin zihninde mi reform yapıldı?

Çocuk Gelinlerle ilgili raporlarda sayılar mı azaldı?

O gelinlerin çığlıklarına mı dur denildi de sosyal sorumluluk projesi olduğu iddia ediliyor.

Toplumun diğer cinsel istismarları kınarken bu istismarları alkışlamasının, düğünle, dernekle onaylamasının önüne mi geçmişler?

Adı evlilik olan bu cinsel istismarın kanunlarda kabulünü mü sağlamışlar?

Zorla evlendirilen bu çocukların eğitim ve sosyal hayattan yoksunluğunun önüne mi geçmişler?

Aksine o çocukların hikayeleri üzerinden duygu sömürüsü yapılarak reyting pastasından cepler doldurulmuştur.

Eğer Sıla dizisi gibi Küçük Gelin dizisi de reyting pastasından kazandıklarını o bölgeye yatırıma dönüştürmüş olsaydı o çocukların hayatlarına dokunan en azından Sıla okulu gibi bir okul yapmış olsaydı bölgeye sosyal sorumluluğunu yerine getirmiş derdik biz de.

Ancak böyle bir girişimin uzağından yakından geçilmediği gibi doğulular, köylüler aşağılanmış böylesine önemli kanayan yaramız daha da körüklenen bir dille anlatılmıştır.

O zaman sosyal sorumluluk bunun neresinde?

Bir de Erkan Çıplak açıklamasında başka senaristlerin ismini dahil etmiştir sanki Dursaliye Şahan “senaryomu çaldılar”  demiş gibi.

Oysaki yazar Dursaliye Şahan Küçük Gelin dizisinin “senaryosu benim” diye iddia etmemiş “hikayesi benimdir ben Erkan Çıplak’a verdim” diyor. Hikaye olmadan senaryo yazılmaz bunu kendisi bizden daha iyi bilir. Kamuoyunu yanıltmakla bu gerçek değişmez. Zaten benim bildiğim  Dursaliye Şahan senarist değil bir yazardır. Aynı zamanda gazetecidir de. Yazdığı eserlerle yurt içinde ve dışında pek çok prestijli ödül almış, son olarak da PKK’yı ve Londra’lı gurbetçi gençler arasındaki intiharları konu alan Tottenham Çocukları adlı kitabı yazmıştır.

Burada sorulması gereken asıl soru şudur yazar neden diğer berdel hikayelerine dava açmıyor da Sıla ve Küçük Gelin’e dava açıyor?

Öyle ya Mahsun Kırmızıgül de küçük gelinleri anlatan bir dizi yaptı. Hatta Most yapım şuan Sıla’nın bir alt versiyonu Çoban Yıldızı dizisini yapıyor. Ama Dursaliye Şahan onlara dava açmıyor. Üstelik Sıla kendi hikayesi Güvercin olduğu halde Çoban Yıldızı da Sıla’ya benziyor diye dava açayım demiyor.

Berdel konusu, çocuk gelinler anonim bir konu olabilir ama hikaye örgüsü anonim değildir eser sahibinin hayal dünyasının, araştırmalarının ürünüdür. Yani Küçük Gelin de Sıla da hikayenin asıl sahibi Dursaliye Şahan’ın Güvercin adlı eserinden esinlenmemiş birebir aynı yazdıkları için dava edilmişlerdir. Üstelik her iki tarafa da yazar hikayesini vermiş ve bu vermeyi de ispatlamıştır. Yani sadece hikaye benzerliklerini değil verdiğini de ispatlamıştır. Davayı da kazanmıştır.

Yani konular aynı olabilir diyerek içinden çıkamayız eser hırsızlığının. Zira öyle olsaydı telif yasası diye bir şey olmazdı.

Evet, belirli konular vardır ve bu konular üzerinden farklı kişiler tarafından hikâyeler yazılabilinir bu tür bir benzerliğe çalıntı diyemeyiz elbette. Ancak konunun tamamı ya da ana hikâye üzerinde yapılan değişiklikle başkasına ait bir eser kendisininmiş gibi gösterilerek ardından da “ne var edebiyatta 20-30 konu var zaten, esasında berdel kadim bir gelenektir, birçok film ve hikayeye konu olmuştur,  benzerlik olması doğaldır” diyerek işin içinden çıkamayız. Çünkü bu benzerlik değil düpedüz intihaldir.

Bugün Reşat Nuri Güntekin’in “Yaprak Dökümü” hikâyesine benzeyen birçok hikâye vardır. Baldız enişte konusu üzerinden giden ya da Cengiz Aytmatov’un “Kırmızı Eşarp”ından esinlenerek yapılan sevgi emek ister konusu üzerinden giden, Ahmet Ümit’in Komiser Nevzat’ı da hemen hemen her polisiye dizide kullanılmaktadır. Bu örnekleri çoğaltabiliriz.

Ancak kimse Lale Devri, Unutulmaz, Yer Gök Aşk dizilerine ya da benzeri yapımlara kalkıp da Baldız -enişte ilişkisini işliyorsunuz diye “Yaprak Dökümü”nü çaldınız demiyor, “Bir çocuk sevdim” dizisine sevgi emektir mesajıyla işleniyor diye “Kırmızı Eşarp”ı çaldınız “Al Yazmalım”dan esinlendiniz demiyor, “Behzat Ç” dizisine “Yılan Hikâyesi”nin “Memoli”sine bir komiseri oynadığı için Komiser Nevzat’tan esinlendiniz demiyor, demedi.

Diğer yandan eserin sadece ana teması ve çekirdek karakterlerinin özellikleri korunarak yapılan diziler, filmlerde eserle birebir örtüşmemelerine rağmen eserin kendilerine ait olduklarını söylemiyorlar. Başka bir isimle görücüye çıkmıyorlar. Konu aynı ama biz kendi senaryomuzu yazdık demiyorlar.

Örneğin Yaprak Dökümü kitabın birebir aynısı olmadığı halde eser benimdir dememişti. Yine Aşkı Memnu eserin tamamıyla alakasızdı, Kırmızı Eşarp adı Al Yazmalım olarak değişse de gerek sinema da gerekse dizi de eser sahibinin adıyla sunulmuştu. Üstelik diziye aktarılan Al Yazmalım eserden farklı işlenmesine rağmen. Ahmet Ümit’in eseri Komiser Nevzat Kanun Nâmına olarak isim alsa da eserin kimin olduğu belirtilmişti.

Özetle konunun kullanılması başka bir şeydir. Eseri kullanmak, bu benimdir demekse başka bir şey.

İş bu kadar basit olsaydı yukarıda verdiğim örneklerde eser sahiplerine o kadar telif hakkını ödemez benim der, işin içinden çıkarlardı.

Konumuza dönecek olursak; bir çocuk gelin hikayesi, bir dizi projesine dönüşmüş. Oradan da mahkemeye taşınmıştır.

Sonunda eserin gerçek sahibi ortaya çıkmıştır.

Yapımcı firma ve kanal kendini olaylardan sıyırmak istese de en az senarist Erkan Çıplak kadar suçludur bana göre. Zaten hukuken de yapım suçlu bulunmuştur. Ancak kanalın da suçu vardır. Çünkü Küçük Gelin’den önce yayınlanan Sıla dizisi vardır. Ona benzediğinin bal gibi de farkındadırlar. Onun da bir mahkeme süreci geçirdiğini bildikleri halde ikinci kez aynı hikayeyi dizi yapmışlardır.

Emeğin en önemli hizmetlerinden biri olan yazma gerçeği ülkemizde o kadar küçümseniyor ki bu yüzden üzerinde ciddi çalışmalar tam yapılmıyor. Yazmak sonucu ortaya çıkan eserlerin çalındığı gerçeği fikirlerde tam oturmuyor. “Ne var canım bir daha yazarsınız.” Yazmaktan kolay ne var değil mi? Evinizde bir şeyiniz çalındığında polise başvurmanız neden öyleyse? Ne var yenisini alırsınız denmiyor. Çocuğunuzu kaçırdılar siz feryat figansınız. Büyük acılar çekiyorsunuz. Ne var bir daha doğurursunuz diyebiliyor muyuz? Emek hırsızlığının bunlardan farkı var mıdır?

Ülkemizde kültürümüzün ve buna bağlı olarak kültür endüstrisinin gelişimi isteniyorsa bir an önce yaptırımları ağır telif yasası çıkmalıdır. Tabi içinde yaşadığımız toplum da taahhütlerine riayet eden, etik kuralları içselleştirmiş bir toplum olmalıdır.

Bu hırsızlık ilk değil elbet son olur mu bilinmez. Buna rağmen her çağdaş toplumda olduğu gibi ülkemizde de bilginin, sanatın ve yaratıcılığın hak ettiği değeri bulacağı inancını korumak istiyorum. Bunda basına da çok iş düşüyor artık fikir hırsızların lehine haberler yapmayı bırakıp bu konuda ellerini taşın altına koymalıdırlar.

Başka Güvercinlerin de kanatları kırılmasın.

oyatekin@gmail.com

https://twitter.com/#!/oyatekin (@oyatekin)

http://yurthaber.mynet.com/yazarlar/tum/1/o.tekin35

Oya Tekin/ Yaşadıkça.com köşe yazarı

 

Not: Burada yazılan tüm yazılarım elektronik imza ve zaman damgası güvencesi altında yasal hakları korunmaktadır. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilmeksizin izin alınmadan kullanılamaz.