ALTIN 275,13
DOLAR 5,6959
EURO 6,3094
BIST 100.748
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 26°C
Parçalı Bulutlu
Kitaplar

Bir Ekmek, İki Dilim Baklava | Ertuğrul Erdoğan

03.09.2019
57
A+
A-
Bir Ekmek, İki Dilim Baklava | Ertuğrul Erdoğan

Bizde ekmek kutsaldır. Bir buğday başağının çok önemi vardır. Yolda ekmek parçası görsek, alıp üç kere başımıza götürüp, bir kenara koyarız. Hatta ufalayıp kuşlara yem olarak da veririz. Çalışmak onunla eş değerdir. Koltuk altımıza aldığımız ekmekle eve gelen baba mutludur ailesine karşı…

Açlık… İnsanlığın yeryüzünün oluşumundan itibaren peşinde koştuğu bir kavram… Beslenmek zorundadır insanoğlu. Hem de en iyisinden. Doğanın kendisine bahşedilen ürünlerini yemek zorundadır güçlü olmak ve iyi düşünebilmesi için. Açlıktan kim bilir kaç beden toprakla buluştu. Ve açlık yüzünden kim bilir kimler birbirini öldürdü… Ve dünyada her beş saniyede bir çocuk açlıktan ölüyor. AVM’lerde, lokantalarda, evlerde, beş yıldızlı otellerde, restoranlarında, yani sofra kurulan her yerde öylesine israf var ki, her gün çöpe tonlarca ürünü atıyoruz. Ki o ürünleri insanoğlu ne zahmetlerle üretmektedir.

“Açlık” kitabını okuyanlarınız var mı bilmem ama Kunt Hamsun, “Açlık” kitabında bu kavramı çok farklı anlatmış. Yazar olmak isteyen bir genç, iş bulamaz, kaldığı köhne bir otelde günlerce aç kalır. Yerde bulduğu portakal kabuğunu kemirmek zorunda kalır. Gururunu bir kenara bırakıp dilense de başaramaz. Artık açlığa dayanamayınca parmağını ısırır ve kanını emerek açlığını yatıştırır. Yazarlıktan asla vaz geçmez. Bir kasabada köpekleri için kemik ister, onları kemirir. Hayali İngiltere’ye gitmektir…

Yine açlık üzerine yazılmış Victor Hugo’nun ünlü eseri “Sefilleri” de kitap kurtları mutlaka okumuştur. 1789 Fransız İhtilali’nden önce halk açlıktan kırılırken, Kral ve çevresi refah içinde yaşamaktaydı. Kitabın kahramanı Jean Valjean, yengesi ve yedi yeğeninin açlığına dayanamaz ve parası olmadığı halde fırına gidip, fırıncıya, parasını sonra getirmek üzere ekmek ister. Fırıncı adamın yalvarmalara rağmen ekmeği vermez. Jean, bir ara fırsatını bulup camı kırarak ekmekleri alırken polislerce yakalanarak mahkemeye çıkartılır ve hırsızlıktan beş yıl ceza alır. Bundan sonra hikâye ilginç bir hal alarak ilerler… İçinde Fransız İhtilali’ni de bulacaksınız bu romanda. Peki, o dönemde Fransa neden açlıkla karşı karşıya kalmıştı?

Fransız İhtilali öncesi sınıf şöyle oluşuyordu Fransa’da; Kralcılar, Kilise yönetimi, soylular yani tüccarlar ile köylüler. Kralcılar, köylülerin verdiği ürün ve vergilerle lüks ve rahat bir hayat sürüyorlardı. Halkın büyük bir kesimi ise sefil bir halde yaşıyorlardı. Hatta Fransız Kralı, birçok kraldan da lüks yaşıyordu. 1763’deki “Yedi Yıl Savaşları” Fransız ekonomisine büyük bir darbe vurmuştu. Bu durum, açlığı daha da artırmıştı. Halk böylesine zorluk çekerken, Kral ve yandaşları lüks içinde yaşadığını gören halk, saraya karşı her geçen gün daha da öfkeleniyordu. O yıllarda, her türlü siyasi, fikri, ekonomik ve sosyal haklardan halk mahrum edilmişti. Krala karşı konuşanlar cezalandırılıyordu. Bu arada devlet maliyesi de çökmüş, bütçe açıkları gittikçe yükselmişti. Artan vergiler, halkı fakirleştirirken, sarayın keyfi için harcanıyordu.

1789 Ekim’inde Kral 16. Louis’in eşi Marie Antonitte ve soyluların tahıl stokladıkları dedikodusu halk arasında yayılınca, çiftçiler ve kadınlar silahlanarak saraya yürüdüler. Ve daha sonra Cumhuriyet adı altında bir yönetimle, kararlar parlamentodan çıkmaya başladı. Krallık ise bir sembol olarak kalmıştı o yıllarda…

Halkın açlığı ve romanda geçen ekmek hırsızlığı bana yine ülkemizde Gaziantep’te dört çocuğun bir baklavacıdan baklava çalıp ardından yakalanarak 9’ar yıl ceza almalarını anımsattı. Neyse ki, çocuklar, 19 ay cezaevinde kaldıktan sonra aftan yararlanarak serbest kalmışlardı.


Hırsızlığın hukuk karşılığında açlık veya buna benzer bir bahanesi yoktur. Ancak, ülkeyi hamutu ile soyanlar nedense bırakın ceza almalarını, sanki kahramanlar gibi aramızda dolaşmaya devam etmişlerdir. Hatta omuzlara alınarak, “En büyük bizim başkan” sloganlarıyla basın karşısında dolaştırılmışlardır.

Hukuk artık mutasyona uğradı. Eskiden en ufak bir haksızlık cezasız kalmaz iken, günümüzde artık; kadına, çocuklara tecavüzler ile hırsızlıkların hukuk karşılığındaki cezaları cılız kalmaktadır. Hatta hukukun bir kapısından girip, ertesi günü diğer kapısından ellerini kollarını sallayarak çıkmaktadırlar.

Devleti soyanların ödüllendirilmesi demişken, sizlere İsmet İnönü’nün 40 para hikâyesini anlatmak istiyorum.

Yoğun bir günden sonra hayli yorgun ve sinirli bir halde Başbakan İsmet İnönü Çankaya’ya çıkar. Gazi Paşa’ya devlet işleri hakkında bilgi sunacaktır. Yemekler yenir, kahveler içilir. Gazi sorar:

“Hayrola İsmet? Sende bir hal var, neden sinirlisin?”

“Türk Hava Kurumu’nun toplantısı vardı da…”

“Eee… Ne olmuş varsa…”

“Başkan Fuat Beyi epey terlettim.”

“Çalışkan çocuktur Fuat. Kurumu da iyi yönetir.”

“Bunlara bir diyeceğim yok. Fakat canımı sıkan bir şey oldu.”

“Neymiş o?”

“Hesaplarda 40 para (bir kuruş) oynuyor.

“Bir kuruş?”

“Daha önceki toplantı da bu bir kuruşun nereye gittiğini öğrensinler diye talimat verdim. Bulamamışlar. Fuat Bey’in hassasiyetini anlıyorum ama milletim ondan daha hassastır.”

“Demek bir kuruşun hesabı seni bu kadar üzdü. Haklısın. Kırk para günün birinde 40 lira, 400 lira olur. Bu da giderek büyür halkın ağzında. Cumhuriyeti kurarken böyle bir kuruşlara çok ihtiyacımız oldu. Peki ne yaptın sonunda?”

“Memurları seferber ettim ve bir kuruşun yanlışlıkla başka bir hesaba geçirildiğini bulup çıkarttırdım. Bizim milletimiz cömerttir, elindekini avucundakini verir… Ama verdiğinin doğru dürüst yerlere harcandığını görmek ister. Buna inanmak ister.”

Sahi şimdilerde gerçekten boğazımızdan keserek vermek zorunda kaldığımız vergilerin nerelere harcandığını biliyor muyuz? İktidar, harcadıklarını açıkça halka bildiriyor mu? Paraların dürüstçe harcandığına inanıyor musunuz?

Dün, ekmek ve baklava,


Bugün, çalışmadan devletten maaş alan hayali ATM Memurları ve İhaleciler!


Ertuğrul Erdoğan

BİR YORUM YAZIN
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.