Barış Evi / Necla Karataş

0
84

“…Bu hır gür, bu savaş nereye dek? Sen bensin işte, ben senim işte. Ne diye bu direnme böyle, ne diye? Ne diye aydınlıktan kaçar aydınlık, ne diye? Topumuz bir tek inciyiz, bir tek. Başımız da tek, aklımız da tek. Ne diye iki görüp kalmışız? İki büklüm gök kubenin altında, ne diye?” -Mevlana

 

Melek, Antakya Havaalanı’nda, Almanya’dan gelecek olan can dostu Enmutlu’yu bekliyordu. Onunla ilk tanıştığında ismini çok garipsemiş, ona “Farklı bir ismin varmış, bu ismi ilk defa duyuyorum!” demişti.
Enmutlu, Melek’e: “Rahmetli babam kız çocuklarını çok severmiş, ben de kız olunca, komşuları ona: “Vah oğlum vah, yine mi kızın oldu?” demişler. O da, onlara: “Asıl size vah! Kız da erkek de insan değil mi? Ayrımcılık yapan Tanrı değil, biz insanlarız! Kız çocuğu da anne babanın soyunu devam ettirebilir. Enmutlu insan benim, çünkü kızım oldu! “demiş.
Melek, Enmutlu’yu ellerinde bavullarla görünce, mutluluktan gözleri yaşardı.
Enmutlu, otuz üç yaşındaydı, yosun gözlü, sedef tenli ve büyüleyici bir güzelliği vardı.
Melek sevinçle, “Enmutluu!”diye seslendi. Birbirlerine sıkı sıkı sarılıp, çocuklar gibi ağladılar. Dile kolay on beş senedir görüşmüyorlardı.
“Hiç değişmemişsin daha da güzelleşmişsin Enmutlu!”
“Sen de çok güzelsin Melek’im!”
Melek’in arabasına bindiler. Ve anıların kapılarını araladılar.
“Hatırlıyor musun Melek’im? Hani yaşlı Alman teyzenin bahçesinden havuç çalarken eteğin çitlere takılıp yırtılmıştı ve popon da ortaya çıkmıştı. Ondan sonra hep arkanda durup, seni eve kadar getirmiştim . ”
“Hiç unutur muyum, peşimden yürüyen gölgem gibiydin. O günler, hayatımın en çiçekli günleriydi!”
İkisi bir süre sustuktan sonra Enmutlu sessizliği bozdu: “Bana nereleri gezdireceksin bakayım?”
“Kentin ruhunu hissedebilmen için, buram buram tarih kokan Eski Antakya Evleri’ni gezdireceğim sana.”
Ertesi gün, ikisi de doğal taşlı, dar yollardan yürüyerek geçtiler. Evlerin ve sokakların görünümleri nostaljik çağrışımlar yapıyordu. Evlerin bazıları restore edilmiş ve kurtarılmış, bazıları da, “Bir el bize de dokunsa keşke!” diye kara kara düşünüyor gibiydiler.
Enmutlu ile Melek, Katolik Kilisesi ile Sarımiye Cami’nin bulunduğu sokağa girdiler.
Enmutlu neşeyle gülümsedi. “A-aa, bu cami ile kilise el ele tutuşan iki kardeş gibi!” “Muhteşem bir tablo değil mi?”
Melek, içinde bir küre tutan el şeklindeki kapı tokmağını tıklattı.
Yıllar önce Antakya’ya yerleşen Alman uyruklu Rahibe Barbara, yüzünde sıcak bir tebessümle açtı kapıyı. İçeriye girdiler, tanıştılar.
Enmutlu, yüzünü Rahibe Barbara’ya çevirdi.
“Bu zengin desenlerde zemin yağmur kuşağı gibi görünüyor. Eski Antakya Evleri’nin ince işçiliklerinin, ahşap işçilikleriyle uyumu, demirlerin emek isteyen estetik kıvrımlarını seyretmek bana ayrı bir haz veriyor. Bir de harika şekillendirilip, oyulmuş duvarlar beni çok şaşırttı! Eski Antakya Evleri’ni şimdi yapılan evlerle karşılaştırınca, eskiden yaşamış olan insanların; bizden daha çalışkan, daha sabırlı, daha zevkli olduklarını düşünüyorum. Günümüzün insanı kolaya kaçıyor. Çok katlı ve çirkin mahpushaneler yapıyor. “
Rahibe Barbara, Enmutlu ile Melek’i Barış Odası’na buyur etti. Duvarlarda asılı olan ahşap tahtaların üzerlerinde, farklı dillerde, “Barış” kelimesi yazılıydı. Karşı ki duvarda da kartondan yapılmış, kocaman bir dilek ağacı vardı. Dilek ağacının yeşil yapraklarının üzerinde, “Tüm insanları sevmek.” “ İnsan kendini yalnızca insanda tanır.” “Savaşta, önce insanlık, ölür…” diye yazıyordu.
İçerisi çok kalabalıktı; Sünni’si, Alevi’si, Ermeni’si, Kürt’ü, Yahudi’si ve Hristiyan’ı var. Hepsi gökyüzündeki gökkuşağı gibi rengarenk! Kimileri hasırın üzerinde oturuyor, kimileri de iskemlelere…
Enmutlu ile Melek köşede iskemlelerin üzerine oturdular. Enmutlu, kafasını kaldırdığında; karşısında, yıllar önce kaybettiği uzun saçlı, bebek yüzlü Yahudi sevgilisi Moşe’yi gördü! Moşe de kafasını kaldırdı ve Enmutlu’yla göz göze geldiler.
Enmutlu sevinçle: “Allah’ım inanamıyorum! Yoksa ben delirdim mi, bu yüz, bu yüz bana yabancı gelmiyor… Ruhum bu ruhu tanıyor! Böyle bir tesadüf olamaz!” diye mırıldandı.
Moşe: “Tanrım bu o! Yoksa rüya mı görüyorum? Evet, evet bu benim yüreğim. O da beni tanıdı” diye geçirdi aklından.
Sonra Melek de Moşe’yi gördü.
“Kan kardeşim! Allah’ım nasıl gelmiş buraya? Almanya’da ortaokulu ve liseyi beraber okumuştuk. Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdi. Tatlı ve acı günler paylaşmıştık. Ne şeker günlerdi, hayatımın en güzel yıllarıydı o yıllar! ”Enmutlu, Moşe’nin ilk aşkıydı, birbirlerini çok seviyorlardı. Moşe’nin babası Levi amca, Almanya’da İsrail büyükelçisiydi. Moşe on iki yaşlarındayken annesi vefat etmişti, Levi’nin tek oğluydu. Ve ona çok düşkündü. Levi amca, Yahudilerin en üstün ırk olduğuna inanıyordu, kendi ırkını üstün görüp, öteki ırkları aşağılıyordu. Kendine benzemeyenlere yukarıdan bakıyor, insanları, bizden olanlar ve bizden olmayanlar diye ikiye ayırıyordu. Moşe ile Enmutlu o zamanlar on dokuz yaşlarındaydılar, ikisinin nazarında ırk, din ayrımı yoktu.
Moşe, Enmutlu’yla evlenmek isteyince, Levi amca, öfkeden delirmişti. Ve oğlunu bir dizi entrika ile İsrail’e göndermişti. Gelincik çiçeği, tarladan ayrıldığında nasıl yapraklarını tane tane döküyorsa, Enmutlu da Moşe’den ayrıldığında öyle sararıp solmuştu. Hiç unutmam bir gün Enmutlu’larda otururken, Levi amca, gelmiş ve Enmutlu’ya: “Seni gidi pis Müslüman… Sen ve oğlum öyle mi? Siz insan değilsiniz ki! Böyle bir şey asla olamaz!” deyip alay etmişti.
Enmutlu da tıpkı bir lale gibi kafasını dik tutarak, Levi amcaya: ”Hangi milletlerin iyi ve temiz olduğuna ancak Allah karar verebilir. Gerçek iyiliğin hangi millette olduğu, yeryüzündeki bütün insanlara yapılan iyiliklerde ve güzel faaliyetlerde, belli olur. İyi davranışlarda bulunan insanlar iyidir!” demişti. Levi amca da kapıyı hızlı kapatıp, çıkmıştı.
Moşe ile Enmutlu’nun yaşadığı fırtınadan sonra ben Türkiye’ye temelli dönmüştüm. Nasıl gelmiş Antakya’ya? İnanamıyorum!”
Moşe, Melek’e bakıp gülümsedi.
“Böyle bir tesadüf olamaz! Yanındaki de canım kan kardeşim Melek.” diye geçirdi yüreğinden. Ve gözlerinden iki damla yaş süzülüp, yanaklarından yuvarlandı.
Sonra dünya barışı için dua, başladı.
Barbara dedi ki: “Önemli olan insan olmamız. İnsan olduktan sonra tüm farklılıklar kalkar aradan. Adem babamız, Havva anamız, hepimiz kardeşiz… Farklı farklıdır renklerimiz ama hepimizin sevmek, sevilmek, takdir edilmek isteyen bir yüreği var!”
Enmutlu, insanın tüylerini diken diken eden bir ses ile Mevlana’dan bir şiir okudu:
Ben ne Hristiyan’ım,
Ne Musevi, ne Farisi, ne de
Müslüman; ne doğudanım, ne batıdan.
İkiliği bir kenara koydum.
İki alemin bir olduğunu gördüm.
Kuran-ı Kerim’den, İncil’den, Tevrat’tan, Zebur’dan ayetler okundu.
Bir Alman dua dosyasından bir yazı okudu:
“Eğer bir tebessümün bir silahtan üstün olabileceğine inanıyorsan, yardım için uzanan elin kudretine inanıyorsan, insanları birleştiren unsurun, onları ayırandan daha önemli olduğuna inanıyorsan, farklı olmanın tehlikeden ziyade, zenginlikten sayıldığına inanıyorsan, yanındakine bir sevgi ile bakmasını biliyorsan; öyleyse barış gelecektir…”
Sonra hep birlikte, devasa limon ağacının etrafında çember oluşturdular. Melek, yemek duası okudu, sepetin içindeki ekmekten bir parça koparıp, yanındaki Hristiyan kardeşine uzattı. Hristiyan, Müslüman’a, Müslüman Musevi’ye… Ve böylece ekmeklerini birbirleriyle paylaşıp yediler.
Moşe önce Melek’e, sonra Enmutlu’ya baktı. Enmutlu’nun evlenmiş olabileceğini düşünerek, ona mesafeli davrandı. Sonra hızlı adımlarla Melek’in yanına gitti, boynuna sarıldı. İdam edilmeye mahküm olan kişinin af olunduğundaki hissettiği sevinç az gelirdi duyduğu mutluluğun yanında.
Moşe, Enmutlu’ya dönerek;
“Bu nasıl tesadüf Allah’ım! Yıllardır arıyorum sizi!” dedi.
Enmutlu: “ Moşee!”dedi sevinçle.
Moşe ile Enmutlu sıkıntıyla, “Acaba evlenmiş mi?” diye iç geçirdiler.
Melek içlerinden geçeni yüreğinde duyumsamışçasına:
“Sen evlendin mi Moşe?”diye sordu.
Moşe: “Hayır, evlenmedim.” dediğinde, Enmutlu sevinçten bayılacak gibi oldu.
Sonra üç kafadar arkadaş, bir daha görüşmek üzere ayrıldılar.
Ertesi gün Enmutlu ile Melek, Barış evine geldiler ve Moşe’yi alıp, Harbiye’ye gittiler.
Şelaleler, bir kadının uzun saçları gibiydi. Taşların ve küçük tepeciklerin üzerinden tertemiz akıyordu. Suyun verdiği serinlik insanı büyülüyordu. Harbiye’nin (Daphne) şelaleleri Apollon’nun gözyaşlarıymış. Antik bir medeniyetin ayak izlerini taşıyan Harbiye, Şelaleler ve yeşilliklerle çevriliydi.
Melek, Moşe ile Enmutlu’ya dönerek anlatmaya başladı:
“Mitolojik efsaneye göre; Nehir Tanrısı Peneus’un kızı Daphne, kibirli sözleriyle, peşinden koşan müzik, şiir ve aşk tanrısı Apollon’dan kaçarken, ırmak kıyısına gelmiş. Kalbindeki nefret oklarının etkisiyle bu aşk sözlerinden korkan Daphne, tüm hızıyla kaçmaya devam etmiş. Bir süre sonra koşmaktan yorulan Daphne, Apollon’un yakıcı tanrısal nefesini ensesinde duyumsamış. Yorgunluktan iyice titreyen bacakları artık onu taşımayacak hale gelmiş. Birden:” Ey toprak ana, beni ört, beni sakla!” diye feryat etmiş. Bu içten yalvarışıyla birlikte ayakları toprağın derinliklerine doğru kaymış. Bedenini kabuk bağlamış. Vücudu ağaca, kolları dallara, saçları yapraklara dönüşmüş. Harbiye’nin şelaleleri, Apollo’nun döktüğü gözyaşlarıdır…”
Moşe, Enmutlu’ya bakıp tebessüm etti.
“Aşk ağlatır… Elem denizinde yüzdürür!”
Enmutlu’nun gözleri buğulandı.
Melek, ikisine baktı.
“Nerede olurlarsa olsunlar, sevenler sevdiklerini hep yüreklerinde taşırlar.”
Sonra Melek, şelalenin karşısında ateşi yakıp etleri pişirdi. Moşe ile Enmutlu da ayaklarını suyun içine koydular. Yanlarında, ördekler, kazlar, yüzüyordu.
Moşe, Enmutlu’nun yüzüne baktı.
“Ben seni aramaktan hiç vazgeçmedim Enmutlu, sen benim aynamsın… Kafamdaki atomlar ve moleküller seni hiç unutmadı.”
“Baban seni alıp, İsrail’e götürdüğünde, yüreğimi de alıp gitmişti. Sonra seni çok aradım, ama bulamadım.”
Moşe, Enmutlu’nun ellerini tutup, gözlerinin içine uzun uzun baktı.
“Rabbim seni bana yazmış, benden kaçışın yok… Gök kuşağım olur musun?”
Melek ağzı açık onları seyrediyordu.
Enmutlu’nun gözlerinden sevinç gözyaşları akmaya başladı.
“Ben hep bu günleri hayal etmiştim!”
Melek, onlara sevgiyle baktı.
”Güneşe yazı yazılmaz, yazılan yazı ise bozulmaz imiş!”
Enmutlu, beyaz gelinlikle bir kuğu güzelliğindeydi. Moşe de damatlığın içinde çok yakışıklı görünüyordu. Melek ile Barbara nikâh şahitleri oldu…
Bu aralar Moşe’nin babası Levi, Almanya’da aşırı milliyetçi siyasi bir partiye yazıldı. Ve genel başkan seçildi. Sonra giderek kendinden olmayan insanları aşağılamaya, ötekileştirmeye başladı. Müslüman halklara savaş açtı. Nefret ve düşmanlık şizofrenik derecesinde arttı. Her yerde, “Müslümanlar yok edilmesi gereken böceklerdir!” ifadelerini kullanıyordu.
Bütün Müslümanlara olumsuz nazarla bakan ırkçı Levi, bir gün tesadüfen annesinin aslında Müslüman olduğunu öğrendi. Ve ummadığı bir şekilde Alman basınının gündemine düştü: Annesinin Müslüman olduğu açıklandı!
Üstelikte İsrail kamplarında kalmış bir kadın…
Keskin Müslüman aleyhtarı olan Levi, annesinin bir Müslüman olduğunu duyunca şok geçirdi… Uzun bir süre evinden dışarıya çıkmadı. Hep düşündü, her şeyi düşündü… Üzüm üzüm üzüldü.
Sonra oğlunu cep telefonundan arayıp, çok kötü olduğunu, hemen Almanya’ya dönmesi gerektiğini söyledi.
Levi, annesini gazetelerin manşeti sayesinde buldu.
Bir gün, annesinin evine gidip, kapısını çaldı. Gözleri nemli, güzel yüzlü, ayağının birini sürüyerek yürüyen seksen beş yaşlarında bir kadın kapıyı açtı.
Birbirlerine bir süre baktılar. Sustu bir an bütün kuşlar… Yıllardır evlat hasretiyle yüreği yanan anne, oğlunun boynuna sıkı sıkı sarıldı, ağladı.
Oğlunun saçlarını okşarken yaklaşık on beş saniye boyunca birbirlerine sarılı kaldılar. Levi, altmış yaşlarındaydı ama annesini sık sık rüyasında görürdü.
Annesinin kokusunu içine çekti.
“Anne, anne, canım annem, çöl misali susuzum özlemine!”
“Gözümün nuru yavrum, kanadım, kolum… Babana çok benziyorsun… Seni benden aldıklarında on yaşlarındaydın, o günden sonra yaşam bana zindan oldu!”
“Hatırlıyorum, anne, beni senden zorla koparışlarını! O feryadın hep kulaklarımda! Seninle geçirdiğim o güzel günler aklımdan hiç çıkmadı… Daha sonra beni senden neden ayırdıklarını kimse söylemedi. Bir sır olarak kaldı. Sonra bana, Annen öldü, dediler.”
Anne, gözyaşlarını sildi.
“Yahudi kültüründe, kimlik babadan değil, anneden geçtiği için seni benden ayırdılar. Biz birbirimizi çok seviyorduk babanla. Baban ayrılık acısına dayanamayıp, öldü. Amcan seni elimden aldı. Sonra seni çok aradım ama bulamadım. Yer yarılmış içine girmiştin sanki…”
Annesi mutfağa gidip, çay, kek getirdi. Ve oğluna elleriyle yedirdi.
“Ömrüm, fırtınalar, hasretler içinde geçti, oğlum…”
Bir süre sohbet ettikten sonra anne, yatak odasına gitti, ailece çektirmiş olduğu siyah beyaz fotoğrafı getirip, oğluna gösterdi. Levi, fotoğrafa bakarken, gözlerinden iki damla yaş süzüldü.
Sonra Levi, annesinin başını şefkatle öperek:
“Artık hep yanındayım anneciğim!” dedi. Ve birden fenalaştı. Annesi komşulardan yardım istedi. Sonra Levi’yi hastaneye kaldırdılar.
Levi’yi hemen ameliyata aldılar.
Anne, oğlunun iyileşmesi için hastane koridorunda dua ederken, Moşe, Enmutlu ve Melek geldi.
Moşe, ağlamaklı bir ses tonuyla:
“Babam nerede? Siz kimsiniz?” diye sordu.
Babaanne ağladı.
“Canım torunuum! Ben senin babaannenim yavrum!”
Moşe, şaşkın gözlerle baktı babaannesine. Sonra, “Babaannem!”diye sarıldı. Babaanne, torununu hasretle bağrına bastı…
Gözyaşları içinde geçmişi konuştular.
Levi, ameliyathaneden çıkarıldı. Kendine geldiğinde, bir elinden oğlu bir elinden annesi tutuyordu. Enmutlu da üstünü örtüyordu. Melek de yanlarındaydı.
Moşe, babasını hastaneden çıkarıp, evine götürdü. Enmutlu, ona bebek gibi baktı…
Levi, hasta yatağından doğruldu.
“Oğlum, arkadaşın melek gibi…”
Moşe, çok tedirgindi.
“Babacığım tanımadın mı, Enmutlu’yu?”
Levi’nin annesi ile Enmutlu başlarını hüzünle yere eğdiler.
Levi şaşkındı.
“Enmutlu mu?” Enmutlu’ya “Pis Müslümanlar,” dediği o an bir film şeridi gibi geçti gözlerinin önünden.
Melek içinden:
“Hepimiz kardeşiz, hepimiz Bir’in parçalarıyız. Tıpkı bir güvercinin iki kanadı gibi, güvercin tek kanatla uçabilir mi? Dünyada yaşayabilmek için hepimiz birbirimize muhtacız… Allah’ım ne olur, bu sefer Levi amca, Enmutlu’yu incitmesin!” diye dua etti.
Babaanne, oğlunun gözlerinin içine baktı.
“Oğlum,“Dili, dini, rengi, ne olursa olsun iyiler iyidir.”
Enmutlu ne yapacağını bilemez bir halde Moşe ile Melek’in yüzüne baktı.
Moşe’nin gözleri bulutlandı.
”Yaptıkların yaşamımızı daha iyi bir hale getirdi mi baba?”
Levi, kafasını kaldırıp, Enmutlu’ya baktı.
“Ailemize hoş geldin kızım! Beni affedebilecek misin?”
Moşe, Enmutlu, Melek ve babaanne birbirlerine bakıp, gülümsediler.

Necle Karataş