AYŞE GELİN | Melek İvrendi

0
72

Öykü: Mart- 2005

Güneş doğmadan kalkmış, kahvaltı yapmış ve çoktan yola çıkmışlardı. İşçiler pikabın kasasına doluşmuş; kimi kapağına oturuyor, kimi uçsuz bucaksız zeytin bahçelerini seyrediyordu. Biraz sonra yolun sol tarafında ellerinde azık torbalarıyla bekleyen işçilerin yanında durdular.

Ayşe gelin başında kırmızı yazması, ayağında şalvarı ve yeşil yemenisi… Ufak tefek biriydi. İri gövdesiyle kaynanası, kayınbabası, sonra kendisi, en sonunda zayıf orta boylu kocası bindi pikaba. Kocasının saçı şakalına karışmış esmer yüzü, başına taktığı şapkasıyla iyice kaybolmuştu. Yolculuk boyunca hiç konuşmadılar! Ayşe gelinse iş sahibinin kızı Aynur’la hal hatır soruyordu. Gözleriyle de diğer kızları süzüyordu.yeşil gözlerindeki yorgunluk, yüzündeki ifade ve ellerindeki nasır bu işlerin ustasıyım diyordu sanki.

Zeytin bahçesine geldiklerinde, güneş yeni doğuyordu uzaklardaki dağlardan. İş sahibi cılız gövdesiyle kasıla kasıla yürüyor, bir yandan da toplanacak zeytin ağaçlarını gösteriyordu.

Her işte olduğu gibi, bu işte de iş bölümü vardı.erkekler ağaçların yüksek bölümüne merdiven kuruyor, kızlar ağaçların başına çıkıyor, yaşlılar da yerden ulaşabildikleri dalları topluyordu.

Ayşe gelin insanlardan uzak ve sessiz durmasına rağmen, kızlarla çabucak kaynaşmıştı. Aslında o da konuşma ihtiyacı duyuyordu ki: “kaçtım ya, hiç gelinlik görmedim. Gelin olmadım. Düğünde… deyip bir an durdu ve kararlı sözlerle: “Ama biraz para kazanalım, hemen düğünümüzü yapacaklar” dedi.

Bu sözler kızların dikkatini çekmeye yetmiş, artmıştı bile. İki kız kardeşten büyük olanı: “kaç yaşındasın ki?” dedi şaşkın şaşkın. Ayşe gelin: “on beş… Kaçalı da üç ay oluyor” dedi. Esmer kız: “yani benden bir yaş küçüksün” derken, biraz önce “Ayşe abla” dediği için, utanır gibiydi. “ Hiç on beş yaşında göstermiyorsun” diye de ekledi. “herkes öyle diyor”…

“Biz Osmaniye’den geldik buraya. Irgatlık yapıyoruz. Pamuk zamanı Amik Ovasında, portakal zamanı Dörtyol’da zeytin zamanı da buralarda çadır kuruyoruz. Ondan sonra çalış… Ne iş olursa” derken bir kadercilik vardı halinde. “Ama” diyor,”çadırda yaşamak zor oluyor. En önemlisi su işi. Çadır kurduğumuz yerde su olmuyor bazen… Çadır da küçük”… Utangaç bir sesle: “araya çarşaf çekiyoruz; bir tarafta kaynanam kayınbabam, bir tarafta da biz yatıyoruz” deyip sıkıntılarını anlatıyordu.

Kızlar kendi aralarında konuşurken, iş sahibi de az ileride cep telefonuyla oynuyordu. Değişik değişik melodiler çalıyor, bir yandan da işçilere laf yetiştiriyordu. Karısı da o ciyak sesiyle: “orada ne oturuyorsun. Sabahtan beri bir işe yaramadın. Hiç olmasa toplanan zeytinleri torbala!” diye bağırıyordu. Ama dinleyen kim? Adam oturmuş sırtını ağaca yaslamış istifini bile bozmuyordu. Elinde telefon, işçilere başından geçen trafik kazasını keyifli keyifli anlatıyordu.

Bir iş günü daha bitmişti. İşçiler bir yandan toparlanmaya başlamıştı. Erkekler zeytin dolu torbaları arabaya taşıdılar. İş sahibi doldurulan zeytin torbalarının sayısından memnun olmamış, yine yüzünü buruşturuyordu.

Herkes tastamam geri dönüş başlamıştı. Ayşe gelin pikabın kasasına yorgun yorgun oturup kalmıştı. Yeşil gözleri, umutla umutsuzluk arası yere bakıyordu.

Melek İvrendi
_________________
Yazabilecek birini bulup çıkarmak da en az yazmak kadar önemli — belki daha önemli bir iş.