ALTIN 474,51
DOLAR 7,5662
EURO 8,9800
BIST 1,1850
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 25°C
Parçalı Bulutlu

Aydınlanma | Öner Yağcı | Ayşe Şimşek Kaygusuz

26.10.2019
454
A+
A-
Aydınlanma | Öner Yağcı | Ayşe Şimşek Kaygusuz

Aydınlanma, tüm birikimlerin birbirine eklenmesiyle gerçekleşir.

Öner Yağcı’nın sekiz romanından başka onlarca kültür, sanat, siyaset konulu deneme, inceleme ve araştırmaları var. Cumhuriyet gazetesinde köşe yazarlığı yapıyor, çeşitli dergilerde yazıyor.

Ankara – Yazar, araştırmacı Öner Yağcı, 1951 yılı Tokat-Zile doğumlu. İlköğrenimini Yozgat-Yerköy’de tamamladı. Tokat İlköğretmen Okulu’nu (1969) ve Gazi Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümü’nü bitirdi (1975). 12 Mart döneminde, DEV-GENÇ davası kapsamında yargılandı ve iki yıl kadar tutuklu kaldı. Ağrı-Taşlıçay’da öğretmenlik, Kars-Sarıkamış’ta askerlik yaptı. 12 Eylül döneminde, yöneticilerinden olduğu TÖB-DER hakkında açılan davada yargılandı, 5 yıl hapis yattı. İlk yazı ve şiirleri, 1968 yılında Tokat yerel gazetelerinden Tokat ve Sabah Postası’nda; sonraki ürünleri, 1974’ten itibaren Türkiye Yazıları, Yeni Adımlar, Yeni Toplum dergilerinde çıktı. 1980’lerden beri birçok dergide, gazetede, kitapta yazıları yayımlanıyor. Yıllarca yayınevlerinde çalıştı. Onlarca kitaba katkı sundu, onlarca kitabı yayına hazırladı. Romanlarından başka kültür, sanat, edebiyat, siyaset konulu deneme, inceleme ve araştırmaları da var. Cumhuriyet gazetesinde köşe yazarlığı yapıyor, aynı zamanda çeşitli dergilerde yazıyor. PEN Yazarlar Derneği, Edebiyatçılar Derneği, Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı, BESAM, 68’liler Birliği Vakfı gibi kurumlarda kuruculuk, yöneticilik yaptı.

Öner Yağcı adı bana “Büyük Oğul Efsanesi”ni hatırlatıyor. Birinci basım 2018, ikinci basım Haziran 2019. Henüz yeni yani. Nedir bu kitapta anlatılan?

Öner Yağcı: İnsanlaşmanın, aydınlanmanın yolunun bu arayıştaki tüm birikimlerin birbirinin üstüne eklenmesiyle gerçekleşeceğini düşünürüm. Köy Enstitüleri olayı da Anadolu’da yüzyıllardır süren bu arayışın önemli duraklarından biridir. İsmail Hakkı Tonguç’un yaşamını yazarken öncesi ve sonrasıyla Köy Enstitüleri gerçeğini doğru ve bütünsel olarak algılamanın boynumuzun borcu olduğundan yola çıktım. Köy Enstitüleri, Hasan-Âli Yücel ve Tonguç’la ilgili 300’den fazla kitap yayımlandı, her biri birbirinden değerlidir. Çoğu kurulmuş 21 köy enstitüsünün herhangi biriyle ilgili olan tüm bu kitaplardaki bilgileri, parçaları, ayrıntıları damıtarak ve kurucusunun gözüyle bir araya getirmeye çalıştım. Böylece ortaya bütünlüklü bir değerler sistemi çıktı. Tonguç’un yaşamıyla birlikte ortaya çıkan bu değerler sistemi yurtseverlikle, insanın aydınlık ve özgürlük arayışıyla, sabırla, özveriyle doluydu. Böylece, Anadolu’nun aydınlık arayışındaki bir büyük insanın yaşamının, aynı zamanda toplumsal siyasal derinliğiyle eğitim tarihimizle bütünleştiğini gördük. Bu bütünleşme bir efsane kişilikle buluşturdu bizi. Büyük Oğul Efsanesi’nin değeri; beslendiği topraktan, daha önceki birikimleri doğru algılamasından, aydınlanma arayışına canlarını veren insanlarımızın özverilerinden geliyor bence.

Köy enstitüleri yeniden hayata geçirilebilir mi?

Asıl olan adı değil Köy Enstitüleri’nin. Köy Enstitüleri bir sistem, bir yöntem, eğitim yoluyla insanlaşmamızın, bilinçlenmemizin, özgürleşmemizin, yaşama katılmamızın kendi tarihsel koşullarına uygun ve bize özgü gerçekçi bir yöntemidir. Köy Enstitüleri, kuram ve uygulamasıyla, yöntemiyle, o günün koşullarına uygun bir gerçekçilikle var edilen insanlaşma arayışının umut veren bir doruğudur. Günümüzde bize düşen onun adını değil özünü, ruhunu, yöntemini yaşama geçirebilmek, onu gerçekleştirenlerin duyarlılığı, sorumluluğu, bilinci ve özverilerini örnek almaktır.

Kitabınızdaki (adında da yer alan) ‘Büyük Oğul’ tanımlamasının anlamı nedir?

“Büyük oğul” olmanın kadın ya da erkek olmakla ilgisi yoktur. Toplumsal yöneliş içinde bir genellemedir bu. Fazıl Hüsnü Dağlarca, “Atatürk” adlı şirinde, “…Uluslar büyük oğullarıyla soluk alır/ Kim ölmemiş bir aşkın mevsiminde…” der. Toplumlar, sıradanlıktan çıkıp kendi alanında farklı, özverili, öncü yaratılarıyla öne çıkan büyük insanlarının emekleriyle, kattıklarıyla geleceğe akarlar. Bilimde, sanatta, eğitimde, yönetimde gelişmeyi, ilerlemeyi, insanlaşma ve aydınlanma halkasını gerçekleştiren toplumlar, büyük insanlar zincirinin halkalarını doğru bir biçimde birbirine bağlamayı başaran toplumlardır. “Oğullar” sözcüğü burada bir toplumun çocukları, geleceği, büyük ve önder insanları anlamındadır.

“Büyük Oğul Efsanesi”nin girişinde, hem babanız hem de öğretmenlerinizden yana çok şanslı olduğunuzu görüyoruz. Nasıl bir çocukluktu sizinkisi?

Şanslıyız elbette. Çünkü Cumhuriyet’in insanları özgürleştirme atılımlarının bilinçli insanlar yetiştirdiği dönemin anne babaları, öğretmenleri büyüttü bizi. Yoksulduk ama umutluyduk, bilinçlenme araçlarımız yoktu ama olanların dayanışmacı ruhuyla yetiştirdik birbirimizi. Çocukluğumun verdiği yurtseverlik, kardeşlik, emeğe saygı, eşit olma duyguları ve özgürlüğü arama sevdası bugünlere gelişimizin mayasıdır elbette. Tabii Cumhuriyet’in yoksul Anadolu çocuklarına öğrenim görme fırsatı veren parasız yatılı okullarda okuyabilme de büyük şansımızdı. Bu şans olmasaydı nasıl okur, nasıl insan olurduk…

Ezop, Nasreddin Hoca, Hayyam, Yunus Emre, Pir Sultan Abdal, Köroğlu, Karacaoğlan, Dadaloğlu, gibi daha birçok araştırma ve inceleme kitaplarınız var. Bu tür kitaplara başlarken neyi dikkate alıyor, nereden ve nasıl başlıyorsunuz?

İnsanlaşmanın, aydınlanmanın yolunun bu arayıştaki tüm birikimlerin birbiri üstüne eklenmesiyle gerçekleşeceğini söylemiştim. Bu birikimlerin kaynağından bugünlere gelmek istedim ve yazarlık yaşamımın temel disiplini bu oldu. Halk kaynağına yönelmek kaçınılmazdı çünkü tüm birikimimizin asıl kaynağı o idi. Bu amaçla özelikle halk şiirimizin bugünlere taşınmasında benim de katkım olsun istedim. Adını verdiğiniz çalışmalarım bu geleceğe taşıma bilinç ve sorumluluğunun gereği olarak ortaya çıktı. Ondan sonraki halkalara geldi sıra ve kaçınılmaz olarak özgürlük şairi Namık Kemal’le başlamalıydı. Aydınlanmamızın büyük öncüsü Tevfik Fikret’le devam ederek Cumhuriyet dönemine geldim. Cumhuriyet’le birlikte Türkçenin çiçeklenmesiyle görkemli bir ırmak akmaya başlamıştı ve öncüsü Nâzım Hikmet’le başlamak abecenin a harfiydi. Sonra abecenin öteki harfleri… Tümünü yazmak elbette olanaksız ama hiç değilse bir kısım büyük insanımızı kitaplaştırmaya Aziz Nesin’le başladım. Hasan-Âli Yücel’i, Talip Apaydın’ı, Şükran Kurdakul’u yazdım. Birçok değerimizi aktarmaya çalıştığım Aydınlığın Ustaları, Aydınlıklar Önümüzde, Aydınlık Aşkıyla adlı kitaplarımı ve Anadolu’nun Umudu Aydınlık’ı bu amaçla sundum. Dahası da gelmeli, gelecek…

Burada, Karacaoğlan deyince, Emin Özdemir hocamı saygıyla anmak isterim. Evine bir söyleşiye gitmiştim. Daha konuşmanın ilk başında Karacaoğlan’ın, “Ömrüm bir tepeye doğmuş gün gibi şöyle böyle derken geçti neyleyim”, sözüyle başladı. Karacaoğlan’ın ve bu sözünün kendisi için çok önemli olduğunu; bu sözden yola çıkarak, “İnsan Yüreğine Yolculuk” kitabını yazdığını söyledi. Bir, sizin de böyle etkisi altında kaldığınız sözler var mıdır? İki, Emin Özdemir hakkında mutlaka bir şeyler söylersiniz diye düşünüyorum.

Elbette, cümleler hatta sözcükler insanın yaşamının yörüngesini değiştirebilir. Çok zor bir soru aslında. Bir seçme yapmam gerekirse Nâzım Hikmet’in şu dizelerini söyleyebilirim: “Ne ah edin dostlar/ ne ağlayın/ dünü bugüne/ bugünü yarına bağlayın…” Hasan Hüseyin de aynı anlamda “damarı damara bağlamak” demişti… Emin Özdemir, kişiliğimin hamurunu yoğuran bir büyük öğretmenimdir. Dil bilincinden başlayarak bağnazlığın aşılması konusunda bana kattıklarını aklımdan hiç çıkarmıyorum. Onun kitaplarını okumadan yola çıkan bir edebiyatçının eksik donanımla yola çıktığını düşünürüm hep.

Gazi Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümü’nde öğrencisi olduğum Emin Özdemir, sınıfında bir yandan öğrencilerini geleceğe hazırlayan bir bilge, bir yandan da eşit koşullarda birlikte öğrenmenin hazzının yaşandığı duygusunu veren bir öğrenci olarak vardı. Bunun için onun öğrencisi olmak kıvanç vericiydi. Dille başlayan, dilin nakış nakış işlenmiş örnekleriyle süren ve bu örnekleri yaratanlardan başlayarak “nasıl, niçin” sorularının yanıtlarını ararken “erdemin başı dil”in güzelliklerine dikkat çeken tavırlarıyla Emin Özdemir, yazma eyleminin anahtarlarını sunardı bir bir. Bu anahtarları kullanmanın yöntemi bilgilenmekten geçiyordu ve ondan “bilginin kaynağı”nın ne olduğunu öğreniyorduk. “Her şey bilinmez, her şeyi bilmeye olanak yoktur” diye anlatırdı o, “önemli olan hangi bilginin nerede olduğunu bilmek ve gerektiğinde onu oradan alıp dağarcığına yükleyebilmektir”, derdi.

Dil sevdalısıydı o. Benim “Orta Anadolu” ağzıyla kaba konuşmama kızardı. “Dilini eşek arısı soksun Öner Yağcı” diyerek başladığı söylevleriyle beni “yazdığım gibi konuşmam” için zorlardı. Dilin tadına varmanın ne olduğunu onun derslerinde öğrenmiştim. Dil anlayışıyla uyumlu Türkçeyi kullanmasındaki kıvraklık, sözcük seçimindeki duyarlılık onun özelliklerinden yalnızca birkaçıydı. Düşünme ve düşündürme ustasıydı o. Özgür düşünmenin en büyük erdem olduğunu savlıyor ve davranışlarıyla da bu savını kanıtlıyordu. “Bölmeli Kafalar” sözünü ilk ondan duymuştum. O, bir düşünceye saygı ustası olarak kabul ettiriyordu kendisini. Onun ne yapmak istediğini ve yaptığını kitaplarının adından bile anlayabiliriz. Kitaplarının birkaçının adını rastgele sıralamak bile yolumuzu nasıl ışıttığını gösterir sanıyorum: Anadilin Toprağında, Dilin Öte Yakası, Düşüncenin Toprağı, Düzyazının Sorgulayan Gücü, Eleştirel Okuma, Erdemin Başı Dil, İnsan Yüreğine Yolculuk, Yüzler ve Sözcükler, Sözcüklerin Vicdanı, Düşüncenin Canı, O İyi Kitaplar Olmasaydı… Tüm bunlar, onun “insanı insana taşımayı”, insana kitapları taşımayı var oluşunun nedeni sayan bir ömrün aktardıklarıydı…

“Tevfik Fikret” bir kitabınızın adı ve 2018’de yayınlanmış. “Yaşamak benim için bir ayindir” diyen Tevfik Fikret’in Köy Enstitüleri aydınlığı ve 68 kuşağı üzerinde ne gibi bir etkisi olmuştur?

Aydınlanmamızın öncüsü altbaşlığını koydum kitabıma. Ders kitaplarında anlatıldığı biçimiyle Fikret’i kavratmak olanaksız. Bu gerçeklikten yola çıkarak yazdım. Yazma amacımı da başta söyledim: Birikimin halkalarını birbirine bağlamak… Ondan öncekiler olmasaydı o doğmazdı. O olmasaydı İkinci Meşrutiyet ve sonrasındaki gelişmeler için bir başka büyük oğul beklenirdi. Elbette ondan sonraki Mustafa Kemal Atatürk’ün ve onun devrimlerinin getirdiği köy enstitüleri aydınlığının, onların çocukları olan 68 kuşağını yaratması da zincirin halkalarının birbirine doğru eklenmesinin sonucuydu.

Cumhuriyet gazetesinde yazıyorsunuz. Basın, sanat, toplum, iktidar… Bunlar arasında nasıl bir bağlantı kurarsınız? Ya da bu sözcükler size neyi ifade ediyor?

Her siyasal egemenlik kendi topluma dayatmalarını yasal ve yasadışı zorbalığın yanı sıra en çok, günümüzde “medya” sözcüğünde anlamını bulan iletişim araçlarının büyük desteğiyle sağlar. Uzun dönemler “kutsal kitaplar” aracılığıyla, onların cümleleriyle insanlar baskı altına alındı, yoğruldu, ezildi. Bir dönem gazeteler en önemli araçlar oldu. Radyonun icadıyla özellikle Hitler’in nasıl kullandığını bildiğimiz bir egemenlik kuruldu. Günümüzde ise televizyona, internet, sosyal medya, reklam, marka büyük bir hızla eklendi. Genel anlamda egemenlik (iktidar) aracı oldu iletişim araçları. Ama bu egemenlik aracı kendi içinde karşıtlığını, karşı iletişim araçlarını da kaçınılmaz olarak doğurdu. “Muhalif” sözcüğüyle tanımlanan “karşı medya” bu bakımdan çok önemlidir. Tüm iletişim araçlarını kapsayan bu karşıtlık elbette basını, gazeteleri, dergileri, kitapları, toplantı salonlarını da içermektedir. Egemenliğe karşı başından beri kendini korumaya çalışan kitaplarla direnen insanlık, öteki tüm muhalif araçlarla da bu direnişini her zaman, her yerde sürdürdü. Günümüzde her ne kadar etkisi eskisi kadar güçlü olmasa da muhalif bir gazetede, üstelik Cumhuriyet’le adı ve kimliği özdeşleşmiş bir gazetede, aynı zamanda bir hayalimin de gerçekleşmesi olan yazmak, onur veriyor bana.

Yayına hazırladıklarınız ve katkıda bulunduklarınız dışında sayısı 60’ı geçen eserinizin olduğunu ama bunların içinde ‘öykü’ ve ‘şiir’ olmadığını biliyorum. Biraz buradan anlatın bize, şiir ve öykü…

Evet, Kardelen, Turnalar, Kaptan, Yaşasın Yenilenler gibi8’i roman olmak üzere, Nazi Kampları gibi inceleme, Sivas’ı Unutmak, Emperyalizm ve Yurtseverlik, Anadolu’nun Umudu Aydınlık gibi deneme, Karacaoğlan, Pir Sultan gibi halk edebiyatımızın ve Namık Kemal, Tevfik Fikret, Nâzım Hikmet, Aziz Nesin gibi çağdaş ustalarımızın yaşamöykü kitapları türünde yazıyor ve yayınlatabildiğimi yayımlatıyorum. Ben de şiirle başlamıştım edebiyata. 1970’lerde ve 80’lerde sayısı 100’ü geçen şiirlerim o dönemin dergilerinde yayınlanmıştı. Birçok öykü de yazmıştım. Ama 1987’de Kardelen yayınlandıktan sonra özellikle Bekir Yıldız’ın, Atilla Özkırımlı’nın, Metin Demirtaş’ın, Ahmet Telli’nin düzyazı yazmam konusundaki önermeleriyle şiir yazmayı bıraktım. Şiirden ve öyküden vazgeçmedim elbette hem okuyor hem de yazdıklarımı romanlarıma yedirerek bu eksiğimi gidermeye çalışıyorum.

Romanlarınız için birer cümle istesem?

Kardelen, 12 Eylül’le bir kız çocuğunun gözünden hesaplaşma; Turnalar, toplumun çeşitli kesimlerinden insanların 12 Eylül’de yaşadıklarından kesitler; Gökyüzüne Akan Irmak, 68 kuşağının sevdası; Yediveren, 1990’lı yıllar Türkiye’sinde direniş ve aydınlanma; Kaptan, 1950’lerden 80’lere direnişle geçen bir yaşam; Kir, Kurtuluş Savaşı öncesi ve Sarıkamış’ta yaşananların romanı; Yaşasın Yenilenler, 12 Eylül’de cezaevine yaşanan günlerden günlük notlar; Büyük Oğul Efsanesi, Bir büyük insanın yaşamı ekseninde 100 yıllık siyasal ve eğitim tarihimiz.

Üstünde çalıştığınız ya da ileriye dönük yeni kitaplar var mı?

Olmaz mı?.. Son birkaç yılda Efsane Aydınlar, Savaş Barış Edebiyat, Dil Yaşamın Aynasıdır, Edebiyat ve Küreselleşme gibi çalışmalarımı tamamladım ve bu kitaplar yayınevi buldukça yayınlanmayı bekliyorlar. Nâzım Hikmet bugünlerde çıktı. Kırk Kuşağı Şairleri ve Türk Halk Şiiri Antolojisi yakında yayımlanacak. Yayınlanmayı bekleyen Aziz Nesin var. Yunus Emre’den başlayıp Pir Sultan, Köroğlu, Karacaoğlan, Dadaloğlu’dan Âşık Veysel’e, Ruhi Su’ya, İhsani’ye, Neşet Ertaş’a, Mahzuni’ye 10 büyük ozanımızı incelediğim Türkünün Kanatları’nı yeni bitirdim. Birkaç aydır 68 Kuşağı ile ve Marko Paşa ile ilgili kitaplar üzerinde çalışıyorum. Yaşamöykü çalışmalarından sırada Vedat Günyol ve Server Tanilli var. Tunalı Hilmi’yi yazmak istiyorum… Tabii yazmak istediğim daha birçok aydınımız var. Bir de Tonguç gibi Fakir Baykurt’un yaşamını romanlaştırmaya başladım, bilmem ne zaman bitecek… Birkaç da roman taslağı… Kısacası tasarı çok.

Kaynak: http://www.toterwinkel.at

Yazar
Yazar
Editörden Yazı Atölyesi, Çağdaş Türk ve Dünya Edebiyatı’nı merkezine alan bir websitesidir. Yazı Atölyesi’ni kurarken, okurlarımızı günümüzün nitelikli edebi eserleriyle tanıtmayı ve tanıştırmayı hedefledik. Yazarlarımız, Yazı Atölyesi’nde, edebiyat, sanat, tarih, resim, müzik vb. pek çok farklı alandan bizlere değer katacağını düşünüyoruz. Bu amaçla, sizlerden gelen, öykü, hikaye, şiir, makale, kitap değerlendirmeleri, tanıtımı ve film tanıtım yazıları, anı ve edebiyata ilişkin eleştiri yazılarla, eserlerinize yer veriyoruz. Böylelikle kitaplarınızla eserlerinizin yer aldığı Yazı Atölyesi’nde, dünya çağdaş edebiyatı ile sanatın pek çok farklı alanında değer katacağına inanıyoruz. Katkılarınızdan dolayı teşekkür ederiz.   http://yaziatolyesi.com/    Editör: Hatice Elveren Peköz   Email: yaziatolyesi2016@gmail.com haticepekoz@hotmail.com   GSM: 0535 311 3782  -------*****-------  
YAZARA AİT TÜM YAZILAR
BİR YORUM YAZIN
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.