Aşk Güneşi / Necla Karataş

0
198

 “Sahip olabileceğiniz en kutsal yetenek, insanları her şeye rağmen sevebilmektir.”

 

Yeşil saçlı Palyaço ile çocuklar, rengârenk balonları neşeli çığlıklarla birbirlerine atıyorlardı. Palyaço, balonları tam havaya fırlattığı sırada, salona giren genç kızı gördü.

Hilal bedenli kızın, kulaklarının önünden beline inen kumral saçları vardı. Gözleri kehribar, dudakları dalda asılı bir çift kiraz gibiydi.

Genç kız, yanından geçerken ona bakarak hafifçe gülümsedi.   Palyaço’nun yüreği kanatlandı, sevgi rüzgârı esti yüreğinin içine içine. Pistin kenarındaki masalardan birine doğru yürüyen kızı gözleriyle  takip ederken  etrafını sarmış olan çocukları da, nerede olduğunu  da unuttu.  Çocuklardan birinin pantolonunu çekiştirmesiyle toparlanıp, tekrar gösterisine başladı ama kendini bir türlü yaptığı işe veremedi.

Bir süre sonra çocuklar, pistte çiftetelli oynayan büyüklere katıldılar.  Genç kız, masasındaki kadınların da oyuna kalkması üzerine yalnız kaldı. Palyaço, kapı girişindeki vazodan pembe bir papatya çıkarıp onun yanına gitti. Masmavi gülümseyerek, ona çiçeği uzattı:

“İlk görüşte aşka inanır mısınız?” Genç kızın gözleri kocaman açıldı:

“İlk görüşte aşk mı?”

Palyaço duygularını dile getirecek doğru sözcükleri bulmaya çalışıyordu ki, çocuklar elinden tutup piste sürüklediler.

Hava kararınca, doğum günü partisi sona erdi.  Palyaço,  genç kız, dışarıya çıkmadan ona yetişip, eline bir kâğıt peçete tutuşturdu.  Kız, peçetede yazılı satırları okurken önden çıkmış olan kadının sesi duyuldu:

Hadi Ece! Biraz acele et!”

Telâşlanan Ece, kâğıt peçeteyi çantasına koymak yerine yere düşürdüğünü fark etmedi.   Palyaço’ ya bir şey diyemeden hızlı adımlarla uzaklaştı ve kapının önünde bekleyen arabaya bindi.  Palyaço, araba uzaklaşana kadar ardından el salladı. İçeriye girdiği sırada birden gözleri yerdeki kağıt peçeteye ilişti, eğilip aldı. Bakışlarında derin bir keder vardı. “Kahretsin…  kağıdı bilerek yere attı!” diye geçirdi aklından.

Palyaço, sadece adını bildiği bu gizemli kızı görebilmek umuduyla, her gün sokaklarda,  serseri kaldırımlarda saatlerce yürüdü.  Gidebileceğini düşündüğü yerlerde dolaşıp,  gördüğü her yüzde onu aradı.  Sonunda umudunu yitirdi.  Ancak hiç tanımdan, kim olduğunu bilmeden sevdiği Ece’yi Allah’tan dilemekten vazgeçmedi.

Ece’ye gelince,  kar beyazı bir yüzde ışıldayan deniz mavisi gözleri, peçeteden okuyabildiği:  “Hayalini kurup, sonunda bulduğum… Siz yüreğime konan bir kelebeksiniz,” satırlarını ne kadar uğraşsa da aklından çıkaramadı.

Palyaço ile Ece’nin karşılaştığı doğum günü partisinin üzerinden aylar geçti. Palyaço dilinde hüzünlü bir şarkı, aklında Ece’nin yüzü,  sahilde yürüdüğü bir akşamüzeri,  hiç ummadığı bir anda onu karşısında buluverdi. Ece denize karşı oturmuş, kitap okuyordu. Palyaço’nun kalp atışları hızlandı. İçinden:  “Bu o!” diye geçirdi. Yanına yaklaşıp,  hayran bakışlarını yüzünde gezdirdi.

Kendini okumaya iyice kaptırmış olan Ece,  bir tedirginlik hissedip çevresine bakındı ve gözlerini üzerine dikmiş olan delikanlıyı gördü.

“Ne bakıyorsunuz?  Bir acayiplik mi var yüzümde?”  diye onu tersledi.  Heyecandan sesi soluğu kesilmiş olan Palyaço,  umutla sordu:

“Affedersiniz, adınız Ece mi?”  Ece daha ilk bakışta, esmer yüzünde mavi ışıklar saçan gözleri ve atletik vücudu ile çok yakışıklı bulduğu bu gençle tanışmış olsa, asla unutmayacağını düşünerek onun adını bilmesine çok şaşırdı:

“Evet ama tanıştığımızı sanmıyorum. Lütfen beni rahat bırakır mısınız? ”

“Sizi her yerde aradım… Artık bulmaktan ümidimi kestiğim bir anda karşıma çıktınız.” Palyaço, cüzdanından doğum günü partisinde yazmış olduğu kâğıt peçeteyi çıkarıp, eline verdi. Ece, peçetedeki  satırları okuduktan sonra  hissettiği mutluluğu açığa vuran bir bakışla:

“Siz o mavi gözlü palyaçosunuz!”  dedi. Delikanlının yüzünde bir gülümseme belirdi.

“Adım, Aşk!”

“Ben de Ece.”

Ece ile Aşk, o günden sonra buldukları her fırsatta buluştular.  Aşk çiçeklerini, özenle besleyip suladıkça, günden güne yeşerip, büyüdü.  Ve sonunda evlenmeye karar verdiler.

Düğünden bir hafta önce,  mutluluktan içi içine sığmayan Ece, Aşk’a, Habib-i Neccar Dağı’nın

eteklerindeki çay bahçesine gitmek istediğini söyledi. Antakya’yı kuşbakışı gören çay bahçesinde kahvelerini içerek keyifli birkaç saat geçirdiler. Batan günle bulutlar yanmaya başladığı sırada Ece:

“Hadi Habib-i Neccar dağ sırtlarına tırmanalım, pembe mor siklamenler açmıştır şimdi orada!” dedi.

Tepeyi tırmanırlarken birden bire Ece’nin ayaklarının altından nemli toprak kaydı. Aşk, elinden tutmaya çalıştı, ama tutamadı. Ece uçurumdan aşağıya yuvarlandı.

Bu kazadan sonra, Ece ile Aşk’ın gönül bahçelerinde sevinç kelebekleri uçuşmaz oldu. Geçirdiği ameliyatlardan sonra aynaya bakıp da derin hatlarla, yarık yarık bir ağaç kütüğünü andıran yüzünü gördüğü andan itibaren Ece, hayatta güzel olan ne varsa tümünü kaybettiği hissiyle tamamen içine kapandı.

Aşk, hemen her gün rengârenk güllerle yanına geliyordu ama Ece, ruhunu sanki o derin uçurumda yitirmişçesine ilgisiz ve tepkisiz davranıyor, onu kendinden uzaklaştırmaya çalışıyordu.

Azimli, kararlı, yüce gönüllü bir delikanlı olan Aşk, Ece ne yaparsa yapsın kırılmıyor, bıkmadan usanmadan ona olan aşkını hissettirmek için çaba sarf ediyordu. Bir gün yüzünde ışıltılı bir gülümsemeyle:

“İyileştin çok şükür. Artık evlenelim Ece’m!” dedi. Ece, bir yabancıya bakar gibi baktı Aşk’a:

“Evlenmekten vazgeçtim ben!”  dedi. İçten bir yakarışla elini Ece’nin yüzünde gezdiren Aşk:

“Ya ben?  Ben senden nasıl vazgeçerim? Sensiz…”   derken Ece sanki ateşe değmiş gibi   yüzünü çekerek onun sözünü kesti:

“Canım öyle acıyor ki! Bu halimle ben seni artık mutlu edemem… ”  Aşk, Ece’nin elini tuttu,   sevginin, şefkatin her titreşimine yansıdığı bir sesle onu ikna etmeye çalıştı:

“Erguvan bakışlım, ben senin sadece yüzüne değil, yüreğine sevdalıyım… Hem seni özel kılan dış görünüşün değil, iç güzelliğindir… Düşünsene,  şimdi olduğundan daha kötü bir durumda olabilirdin, ne bileyim; ellerin, ayakların tutmayabilirdi, gözlerin görmeyebilirdi. Sahip olduğun şeyler için sevinmelisin, Allah’a şükretmelisin. ” Aşk konuştuğu sürece bir an onun haklı olabileceğini, birlikte  mutlu olabileceklerini düşündü Ece. Hemen anında da yüzünün ne halde olduğu geldi aklına.  Yakan, kavuran gözlerle baktı Aşk’a:

“Beni rahat bırak!” diye fısıldadı.

Bu sözler öyle acınacak bir tavırla dökülmüştü ki Ece’nin dudaklarından, Aşk konuşmaya devam edemedi.  Ona bu halde ne söylenebilirdi ki?

Aşk, birkaç gün ortalarda görünmedi. Kazadan beri özel hayatıyla ilgili kararları konusunda  tek kelime etmeyen annesinin, Aşk’ı kendinden uzaklaştırmakla hata ettiğini, delikanlının ona gerçek bir sevgiyle bağlı olduğunu söylemesi  üzerine Ece, ilk kez içinde kopan kıyameti dışa vurdu:

“Evlendiğimiz takdirde neler olacağını düşündün mü hiç Anne?  Aşk,  bana her baktığında; acı  çekecek, güzel bir kadın görünce, beni onunla kıyaslayacak… Onunla bir yerlere gittiğimde, herkes yüzüme küçümseyerek,  garipseyerek, acıyarak bakacak. Bunları her yaşadığında  yüreği ağrıyacak, belki de benden utanacak. Sonunda başka arayışlara yönelecek. O zaman ben…  Hayır! Onunla evlenmeye hakkım yok!”

Ece’yi görmediği süre içinde her gün onunla karşılaştıkları sahile giden Aşk,  Ece’den uzak yaşamanın dayanılmaz hale geldiğini düşündüğü o gün de saçı sakalı birbirine karışmış,kafası düşüncelerle dolu bir halde, sahilde yürüyordu.  Dengesi bozulmuş bir terazi gibiydi. Bir ara durup, yaşarmış gözlerini gökyüzüne dikti. Usul usul atıştıran yağmur damlaları gözlerinden boşalan yaşlara karıştı. Yüreğindeki ıstırap artıkça arttı. Bu yüke daha fazla dayanamadı. Kumların üzerine çöküverdi.  Ellerini yüzüne kapatıp, hıçkırıklara boğuldu. Sonra kalktı, bir karara varmış olmanın rahatlığı ve hafifliği içinde tekrar yürümeye başladı.

Ece, Aşk’ı karşısında görünce, birkaç saniye hissettiği mutluluğa bıraktı kendini,  sonra olabildiğince duygusuz ve sert bir tavırla:

“Sana buraya artık gelme, demiştim!” dedi.

Aşk:

“Ayrılık kurşunu yüreğimi param parça etti.Sensiz yaşayamam ben!”  diye fısıldadı çaresizlik içinde. Ece, ona boş gözlerle baktı:

“Beni güldürme,  Her sabah uyandığında, bu  çirkin yüzle karşılaşacaksın. Sen bana sadece acıyorsun… Çık git bu evden!”

“Sana kavuşmama engel, senin yüzün mü?”  diye isyanla sordu Aşk.Gözlerinde derin bir acı vardı. Başını kaldırıp gözlerinin içine uzun uzun baktı. Sonra elini cebine soktu. Ve cebinden kezzap şişesini çıkarıp, Ece daha ne olduğunu anlayamadan başından aşağıya boşalttı.

Ece, onun ne yaptığını kavrayınca acı bir çığlıkla atıldı Aşk’ın üstüne. Sarmaşık ağaca kıvrıla kıvrıla nasıl sarılırsa, bir daha ayrılmamacasına öyle sarıldılar birbirlerine.

 

Necle Karataş