ALTIN 296,09
DOLAR 5,9198
EURO 6,5668
BIST 7,7851
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 8°C
Hafif Yağmur
Kitaplar

Arabesk’ten Pop’a: ‘Zevk Hezimeti’ | Hilmi Yavuz

Yazar
Editörden Yazı Atölyesi, Çağdaş Türk ve Dünya Edebiyatı’nı merkezine alan bir websitesidir. Yazı Atölyesi’ni kurarken, okurlarımızı günümüzün nitelikli edebi eserleriyle tanıtmayı ve tanıştırmayı hedefledik. Yazarlarımız, Yazı Atölyesi’nde, edebiyat, sanat, tarih, resim, müzik vb. pek çok farklı alandan bizlere değer katacağını düşünüyoruz. Bu amaçla, sizlerden gelen, öykü, hikaye, şiir, makale, kitap değerlendirmeleri, tanıtımı ve film tanıtım yazıları, anı ve edebiyata ilişkin eleştiri yazılarla, eserlerinize yer veriyoruz. Böylelikle kitaplarınızla eserlerinizin yer aldığı Yazı Atölyesi’nde, dünya çağdaş edebiyatı ile sanatın pek çok farklı alanında değer katacağına inanıyoruz. Katkılarınızdan dolayı teşekkür ederiz.   http://yaziatolyesi.com/    Editör: Hatice Elveren Peköz   Email: yaziatolyesi2016@gmail.com haticepekoz@hotmail.com   GSM: 0535 311 3782  -------*****-------  
31.10.2019
165
A+
A-

Hatırlayanlarınız olabilir: 1989 yılında Turgut Özal hükumetinin Kültür ve Turizm Bakanı Tınaz Titiz, o günlerde gazetelerin “‘acısız’ devlet Arabeski” diye yaftaladığı ne idüğü belirsiz bir müzik konseptini hayata geçirmeye kalkışmış, ve ‘arabesk’ sanatçısı Hakkı Bulut’a, bu konsepte uygun bir melodi ısmarlamıştı. Söz ve müziği Hakkı Bulut’a ait olan, düzenlemesini Bulut’la Esin Engin’in birlikte yaptığı ‘Seven Kıskanır’ı, Tınaz Titiz’in müzik danışmanı Candan Selanik, ‘halkın müzik beğenisinin geliştirilmesi ve arabeskten uzaklaştırılması’ amacıyla gerçekleştirildiğini açıklıyor ve ‘arabesk tehlikesinin sanıldığından daha büyük olduğunu, devletin artık bu olaya sırt çeviremeyecek duruma geldiğini, o nedenle de böyle bir müdahaleye lüzum gördüklerini söylüyordu. Amaç, halkı ‘çile ve mazoşizm izleri taşıyan müzikten uzaklaştırmak’tı!

Anlaşıldığı kadarıyla Bakanlık müzik danışmanı Candan Selanik, Hakkı Bulut’un ‘Seven Kıskanır’ını da fazla ‘acılı’ bulmuş olmalı ki, ‘keman partisinde ve yaylı çalgılarda arabesk unsurların ayıklandığını’ belitmiş ve şunları söylemişti:

‘Arabeski yok ettiğiniz zaman o müziği arabeske müptela olan kişi dinlemeyecek. İlk parçada (Selanik, ‘Seven Kıskanır’ı kastediyor! H.Y.) arabesk unsurlar henüz var. Yaptığımız iş, dozu azaltarak kişiyi uyuşturucudan kurtarmak gibi bir şey. İkinci aşamada enstrümanlarda arabesk unsurlar tamamen ayıklanacak, ses partilerinde de ayıklamalar yapılacak’

‘İkinci aşama’ gerçekleşti mi, doğrusu orasını bilemiyorum. Ama, Bakanlığın müdahalesini ‘kısmen’ olumlu bulanlar da oluşmuştur. Mesela Cem Mansur: ‘Arabeskin sağlıklı bir şey olmadığının Devlet tarafından kabul edilmesi[nin] sevindirici’, ancak ‘arabesk[in], birtakım şartların ortaya çıkardığı bir hastalık [olduğunu]; […] bu kültür ortamını, kültürsüzlüğü, sosyal nedenleri ortadan kaldırmak’ gerektiğini belirtiyordu. Mansur’a göre, ‘toplumsal kökü olan bir şeyin, devletten gelen ısmarlama reçetelerle düzeltilmesi görülmüş, duyulmuş şey değil[dir]. Arabesk müziğin içinde buldukları feryad figan, insanları tatmin e[diyordur]’; o çıkartılınca da, ‘arabesk müzik alkolsüz rakı olacak[tır]’!

Erken cumhuriyet döneminde arap müziğinin, ‘Arabın yalellisi’ olarak değersizleştirilmesi politikasına rağmen,özellikle de arabeskin, 1940’lı ve 50’li yıllarda Yusuf Vehbi’li, Ümmü Gülsüm’lü Mısır filmlerine müzik yazan Türk bestecilerinin (özellikle de Sadeddin Kaynak’ın) parçalarıyla, geniş halk kitlelerince daha da çok benimsendiğini önesürmek, sanırım, yanlış olmayacaktır. (Ayraç içinde belirteyim: Yılmaz Öztuna ‘Türk Musıkisi Ansiklopedisi’nin Sadeddin Kaynak maddesinde, bestecinin ‘ bazı Türk, bilhassa 85 Mısır filminin musıkisi için her filme 10-20 parça olarak adaptasyon yaptı[ğını], bu parçalarda Kaynak’ın katkısı[nın] az oldu[ğunu]; çoğu[nun] Mısır melodilerinin biraz değiştirilmesinden ibaret [olduğunu]; bu suretle de günümüzde büsbütün dejenere olan çok kötü bir çığır açılmış oldu[ğunu]’ bildirir. Öztuna’nın ‘günümüzde büsbütün dejenere olan çok kötü bir çığır’dan Murat Bardakçı’nın ‘Kahire Armonisi dediği ‘çoksesli Türk müziği’ni olduğu kadar, arabesk müziği de anlamak gerekir.) Bu filmlerin, ama daha çok onların müziklerinin ve sonra, 1955’lerde, Türkiye’yi sarsan ‘Avare’ filminin Raj Kapoor tarafından söylenen o ünlü ‘Avaramu’ şarkısının Türk insanı üzerinde ne büyük bir heyecan tesiri yarattığını hatırlayanlar elbette vardır.

Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa, 1928 yılında, Sarayburnu’nda, Mısır’lı şarkıcı Müniret’ül Mehdiye hanımı dinledikten sonra, Türk insanının ‘fıtraten şen şatır’ olduğunu, şayet gamlandı ise, bunun ‘kusurlu hareketlerin acı neticesi’ ile ortaya çıktığını, ‘fakat artık millet[in] hatalarını kanı ile tashih et[tiğini]’ belirterek şöyle demişti: ‘[Türk] artık müsterihtir, artık Türk şendir.’ Ona göre, Türk milletinin ruhunda, artık acılı, gamlı Arab[esk] müziğe yer yoktur!

Ama hiç de Mustafa Kemal Paşa’nın söylediği gibi olmadı. ‘Gamlı Arabesk müziğini, hadi Müslüm Baba veya Orhan Baba ile sineye çektik diyelim, pop müziğinin bu ülkede hayatımıza giriş tarzına ne demelidir? Tanzimat’tan sonra maruz kaldığımız ‘zevk hezimeti’nden söz eden Ahmed Hamdi Tanpınar, bu günleri görseydi kimbilir ne derdi, diye düşünüyorum. ‘Zevk hezimeti’, bugün yaşadıklarımızı nitelemeye yetmiyor.;- ‘zevk iptizali’ demek ,daha doğru! Köklerinden koparılıp temelsiz bırakıldığı için, kaçınılmaz olarak bayağılaşan, sefil ve müptezel bir kültürün hayatımıza hakim olmaya başladığını görmüyor muyuz? Hayır, görmüyoruz! Müzik, bu bayağılaşmada öncü bir semptom! Arabesk bir yana, Ayça Tekindor diye bir hanım kızımızın söylediği şarkının [?] şu sözlerine bakınız: ‘Buraları yıkılıyo, benden yıkılıyo…/ Her gün peşime bıyıklı takılıyo/ Ben seni seçtim, tahminin doğru/ Yasla başını hadi degajeme doğru…’

‘Zevk hezimeti’ mi dediniz? ‘Tanzimat sonrası’ mı dediniz? Hadi canım siz de… Bir Hacı Arif Bey’i, bir Şevki Bey’i, bir kaymakam İsmail Hakkı Bey’i, Tatyos Efendi’yi geçtik,bir Refik Fersan’ın, bir Fehmi Tokay’ın, bir Vecdi Seyhun’un ,bir Lemi Atlı’nın müzik yaptığı yıllarda , böylesine sefil bir söz ve gürültünün dolaşıma girmesine,kadınlı erkekli göbek atılarak bangır bangır bağırtılmasına göz yumulabilir miydi

Yücel’in ailesi çok zengindi. Yazları bizim köye gelirlerdi. Yaylacı derdik onlara. Mahallede bisikleti, orgu, atarisi, saati ve kramponu olan tek çocuktu. Şımarıklığın okulunu okuyup eğitimini alsa ancak bu kadar başarılı olurdu. Burnundan sümüğü, ağzından küfürü, boğazından atıştırmalığı eksik olmazdı. Sürekli bir şey yediğinden çok şişmandı. İçimiz erirdi oyuncaklarını görünce. Bisikletine bir kez binebilmek için kramponlarını silerdik. Sırtımıza alıp en uzağa taşımaya çalışırdık. Bahçelerden ceviz ve taze salatalık çalar ona verirdik; bir tur bisiklet için. Kedi yavrularını önüne kadar getirip, kucağımızda tutup ona sevdirirdik. Patates cipsini ilk o yerken görmüştük. Alarmlı saati, baharatlı krakeri, ışıklı spor ayakkabısını, pateni, sulu boyayı ve havalı tüfeği de…

Oynayacağımız oyunları da, kuralları da o belirlerdi. Kendisi kilolu olduğu için atlamalı, sıçramalı, koşmalı oyunlar oynamak yasaktı. “Yedikule oyunu” vardı. Yedi tane kare şeklindeki taşı üst üste dizer plastik top ile düşürmeye çalışırdık. En çok taş düşüren kazanırdı. En çok ben düşürmüştüm. Yücel hiç düşürememişti. “Ben kazandım” dedi. “Neden ama sen düşüremedin” dedik. “Kuralı değiştirdim en az düşüren kazanır, ben kazandım!” dedi. Sustuk, itiraz etmedik, kabullendik, boyun eğdik çünkü gözümüz elindeki meyveli çubuklu dondurmadaydı bir kez ucundan yalatsa gözümüzü kapatıp tadının ağzımızdan hiç gitmemesini isteyerek çileğin aromasına doyacaktık.

Işıklı ayakkabısı ile bizim lastik, Ermenek ayakkabılarımıza basardı. Ayağımızı hiç çekmezdik, acısa da çekmezdik. Gözümüz ışığı yanan spor ayakkabılarındaydı. Acı da ne ola ki…

Yücel’e hiçbir zaman itiraz etmedik, sesimizi çıkartmadık. Biz sustukça o üstümüzde baskı kurdu, kurallar koydu, tokatlar attı, üstümüze çamur sıçrattı. Hiç badem toplamadığı, gölgede oturduğu halde en çok bademi o yedi. Suyu pınardan biz getirdik ilk o içti. Elmanın çürükleri bize sağlamı onaydı. Yücel yorulup terleyince oyuna ara verip cevizin gölgesinde toplanmak zorundaydık çünkü Yücel böyle istiyordu. Biz sesimizi çıkartmadıkça kurallar değişti, her şeyi o belirledi.

Sonra büyüdük bu yaşımıza geldik. O zamanlara göre ne değişti diye sordum kendi kendime. Hiçbir şey değişmedi dostlar. Yücelin yerini kötü iktidarlar aldı. Benim yerimi ise halk. Korkum ise “susmak”… Zulme susmak, haksızlığa susmak, adaletsizliğe susmak… Kuralların birileri için değişmesine susmak… Sesimizi çıkarırsak ne olur? Dokuzuncu köyden de kovarlar. Kovsunlar, gider onuncu köyde yurt kurarız. Adaletli, temiz, dürüst, hukukun üstün olduğu bir yurt.

Alıntı: Güney Gazetesi “Onuncu Köy” isimli köşe yazısı.

http://www.guneygazetesi.com/kose-yazisi/763/onuncu-koy.html

Bekir Yıldız

BİR YORUM YAZIN
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.