Ama Müzeyyen sen neredesin ki?

0
89

Londra’da yaşayan Müzeyyen Kaygısız 2015 Temmuz ayından bu yana kayıp. Polis hâlâ bir iz bulamadı.

Dursaliye Şahan

Öykü:

Ama Müzeyyen sen neredesin ki?

Her sabah uyanır uyanmaz aklıma,ilk sen geliyorsun. Eğer evde kimse yoksa yatağın içinde oturup, boşluğa doğru sesleniyorum.

“Müzeyyeeeen!”

Çinli bir kadından duymuştum. Telepati kurmak istediğin insana yüksek sesle bağırırsan seni duyarmış.

Ama Müzeyyen, ben ne kadar bağırırsam bağırayım sende çıt yok. Şu Hintli kızın söylediği rüya mesajını da düşünmüyor değilim.

Önce bir durup sakinleşeceksin. Sonra kötü duyguları bir bir bedeninden kovalayacaksın. Hemen arkasından banyoya girip şakır şakır köpükler içinde duş alacaksın. (Ruh ve beden temizliği böyle oluyormuş.) Akabinde temiz bir odada, lavanta kokulu beyaz çarşaflar serilmiş bir yatağa böyle huşû içinde uzanacaksın. (Huşû ve ben!) Ruhun temiz, bedenin ak pak iken iletişime geçmek istediğin insanı rüyana davet edeceksin. Bu öyle “hadi buyur gel” cinsinden bir davet değil. O insan tam karşındaymış gibi görüntüsüne konsantre olup, aklındaki soruları tekrarlayarak uykuya dalacaksın. Hop! O görmek istediğin her kimse capcanlı rüyanda böyle karşında sana gülümsüyor olacakmış. “İşin sırrı bu eylemi bir âyin gibi yapacak, kendine ve bütün evrene saygı duyacaksın” dedi ama Müzeyyen, misal Neriman da bu evrende. Ben ona nasıl saygı duyabilirim ki?

Ama Müzeyyen şimdi ben o Hintli kızın yalancısıyım ve deneyeceğim bunu ama lütfen sen de zahmet edip hiç olmazsa rüyama gel!

Ama Müzeyyen bak şimdi. İki buçuk yıl önce sırra kadem basmadan evvel bencillik etmeyip küçücük bir not bıraksaydın şimdi biz böyle deli gibi seni merak etmezdik. Acaba diyorum arkanda böyle koşuşturan insanlar mı bırakmak istedin?

Ama Müzeyyen unutma ki el, elin eşeğini türkü çağırarak arar, derler. Biz seni köşe bucak arıyorsak bunun nedeni Hackney yani getto ruhudur.

Geçen hafta abin telefonda hüngür hüngür ağlayınca Vicdan da ağlamaya başladı.Biliyorsun Vicdan kimseye el olamaz.  Beni de az çok bilirsin. Ağlamayı da ağlayan insanları da sevmem. Vicdan’ı gözyaşlarıyla baş başa bırakıp vitrin gezmek için Oxford Street’e gittim. Maksat, kafa dağıtmak.

Ama Müzeyyen bakma sen,hayat devam ediyor. Üçüncü dünya ülkesinden gelmiş bir göçmen kadın kayboldu diye Londra’da hayat duracak değil.

Ama Müzeyyen haberin olsun bak,eski kocan da çok ilgilendi. Hani eğer birilerinin canını yakmak istediysen…

Can yakmak deyince aklıma geldi. Dün Kadın Kalemler’in kahvaltısı vardı. Bize gıcık olan o Mr. Spock kaşlı garson kız yine oradaydı. Her zamanki gibi yine bana kötü kötü bakıyordu. Kalıbımı basarım, bu kız, hepimizden nefret ediyor En çok da benden. Neyse zaten ben de onu sevmiyorum. En yüksek tavanlı mekan orası olmasa kahvaltı edecek yer mi yok? Ama Müzeyyen biliyorsun,basık yerlerde panik ataklarım artıyor.

Ne diyordum? Senden sonra Londra’daki Türk restorantlarda bir kahvaltı modası başladı. Hackney’de Türk Kürt kim varsa pazar sabahları bu açık büfelere saldırıyor. Ben, her gidişimde poğaça böreklerden çantama atmayı ihmal etmiyorum. Akşam çayının yanına iyi oluyor. Habibe’nin saklama kabı eksik olmaz. (Bir de zengin olacak.) Doğrudan peynirleri cukkalıyor. Her daim diyette olduğu için böreklere el sürmez.

Ama Müzeyyen, şimdi sen kaybolmasaydın belki de o kahvaltıda aramızda olurdun. Diyeceksin ki benim kaybolmamdan sana ne?Ama Müzeyyen, şimdi misal, yeni bir romana başladım. Shoreditch’in Yakışıklı Katili. Aklımda lokum gibi bir kurgu var. Okuyanın kafasına çivi gibi çakılacak. Fakat Müzeyyen, senin nerede olduğunu bilememek aklımı karıştırıyor.

Ama Müzeyyen, sadece ben değil, herkeste takıntı oldun. Bak, şimdi senin bu yaptığın, bir yanıyla sadistlik. İz bırakmadan kaybolmak da ne oluyor Müzeyyen? Bi dön gel yine gidersin.

Hah dünki kahvaltı diyordum. Aslında iki gün öncesinden başladı olay. Leyla aradı. Sesi bir tuhaftı. “Biliyor musun ne buldum?” dedi. “Yine eskiciden incik boncuk bulmuşsundur.” dedim. Bildiğin ağlamaya başladı.

“Yok gülüm yok. Manifesto’nun ilk baskısını buldum.”demez mi? O anda nefesim kesildi.

Ama Müzeyyen elimde değil. İçime engelleyemediğim bir kıskançlık akıverdi. Böyle ‘Ahooohoooo!’ diye bağırmışım. Kendi sesimi tanıyamadım. Garip bir refleks de diyebilirsin. Leyla,telefonun öbür ucunda telaşlandı. “Ne oldu? İyi misin?” filan diyor ama ben içimden ‘Niye Allah’ım niye? Niye böyle şeyler benim karşıma çıkmıyor?’ diyerek olduğum yerde kuyruğuna basılmış kedi gibi tepiniyorum.

Oxfom’da gönüllü çalışıyor ya iddiaya girerim,o kitaba en çok 50 kuruş ödemiştir. Neyse heyecanımı bastırıp, sanki hiç ilgilenmiyormuş gibi, “Hımmm! Peki ne yapacaksın?” dedim.

“Bilmem ki… Şu anda tam karşımda. Sabahtan beri onu seyrediyorum.”

Tam Leyla’ya göre bir davranış. Ama Müzeyyen, Leyla’nın ne yapacağı belli olmaz. Olaya el koymak zorundaydım.

“Bak şimdi, Müslümanlar ne yapıyor? Hazreti Peygamberin sakalından kopmuş mübarek tellerini (kıl diyerek hakaret etmek istemem), taaa Ayosofya’ya filan gidip ziyaret ediyorlar değil mi?”

“Eeee.”

“Biz de o ilk baskı manifestoya dokunabiliriz.”

Ama Müzeyyen göreceksin, Leyla, sanki bunu bekliyormuş gibi daha bi salya sümük ağlamaya başladı. Sonra burnunu çeke çeke zorlukla cevap verdi:

“Biliyor musun bu kitabı, bana evren yolladı.”

Ama Müzeyyen, aslında böyle saçmalıklara inanmam fakat doğrudur. Niye diyeceksin? Gel birlikte düşünelim. Leyla nerede oturuyor? Hepimizin toplandığı Kürdistan Cumhuriyeti Hackney’in çok uzağında, Highgate’de. Highgate’in neresinde? Hemencecik Karl Marx’ın mezarının yanı başında. Aralarında yarım metrelik bir duvardan başka ne var? Balkondan atlasa mezarlığın içine düşer. Neymiş, tesadüfen oraya gitmişmiş… Külahıma anlatsın. Pis yalancı!

Kaç kere ağzından duydum. “Babamıza yakın olmak bana iyi geliyor.”

(Leyla, baba yaşasaydı seni yanında ister miydi acaba?)

Ama Müzeyyen şimdi diyorum ki bu, sürekli o mezarın etrafında dolaşıp durduğu için evren o manifestoyu bana sana değil, bizzat ona yollamış olabilir.Gördüğün gibi mistik olayların bile bir matematiği var. Ama Müzeyyen, senin kayboluşundaki denklem kaç bilinmeyenli çözemedim.

Manifestoya dönecek olursak, işte ben o günden sonra bu ilk baskının aşkı içinde huzursuz bir kuyuya düşmüş gibi oldum. Sanki kütüphanemde tek bir kitap yokmuş hissiyatı da diyebilirim. Leyla’nın huyunu bilirsin. Çula çaputa acımaz ama kitaplarını kimseye kaptırmaz. Anlayacağın işim zor.

Ama Müzeyyen, şimdi aklımdan geçen,senin de tahmin ettiğin o küçük hırsızlık eyleminde evrenin bana karşı olan samimiyetini de anlama fırsatı yakalamış olacağım, değil mi?

Ama Müzeyyen, sonuçta ben iyi kötü bir yazarım ve binbir türlü kapkaç senaryosu yazabilirim. Kolaysa ispat etsin. Gerçi Leyla’nın edepsizliği dillere destandır. Olmadı çalarım, başkasının üzerine atarım. Misal, ihale Canan’a kalsa… Of ne biçim yolarlar birbirlerini…

Neyse uzatmadan, dün sabah bu duygular içinde akşamdan hazırladığım “hapishanelerden gelen mektuplar dosyası”nı koltuğumun altına alıp, Gülsüm’ün, makam arabasına benzeyen yeni cipine bindim. Arabanın döşemesine gazete kağıtları sermiş. O sinirle, “İstersen ayakkabılarımızı çıkarıp binelim.” dedim. Hani çıkarsak memnun olacak gibi baktı. Londra Umut Radyo’da Rojda söylüyor.

O yardan bir haber verin
Öleyim Vallah vallah
Öleyim billah billah

Ama Müzeyyen,şimdi sen Londra’nın ortasında değil de Türkiye’de kaybolsaydın, mesela, “Faşistler kaçırdı.”derdik ya da ne bileyim, siyasî şube almıştır, işkencede ölmüştür filan diye düşünüp kimsesizler mezarlığı araştırılsın diye imza toplardık.

Ama Müzeyyen, seni, kim niye Londra’da kaçırsın?Diyeceksin ki dünyada her yıl milyonlarca insan kayboluyor. Ama Müzeyyen, o kayıpların çoğu çocuk. Çocukları, genelde organ, fuhuş, uyuşturucu mafyaları kaçırıyormuş.

Ama Müzeyyen, senin gibi 50 yaşındaki bir kadın, bu saydığım kötü adamların işine yaramaz ki? Geriye ne kaldı? Mesela seni bir malikanede hapsedip köle işçi olarak çalıştırabilirler mi? Diyelim ki aşçı olarak işlerine yararsın. Hani sen, bir zamanlar Troy’da aşçıydın ya oradan aklıma geldi.

Ama Müzeyyen,kusura bakma da senin aşçılığın kaçırılacak boyutta değil. Aşçı istiyorlarsa şu Sofra’nın sahibi Hüseyin’i kaçırırlar. Kıvırcık kafa, yemekle yatıp yemekle kalkıyor.

Ama Müzeyyen,yine de bu köleişi ne zamandır kafama takılıyor. Şimdi Kadim, gidip o vurdum duymaz polis şefine dese ki, “Malikanelere arama izni istiyoruz!” Adım gibi eminim, o patates suratlı adamın soğuk yüzünde tek mimik oynamayacak. Sonra da her zamanki gibi saatine bakacak. Yani doğrudan, “Siktir ol git!” diyecek. Kadim’de de onu ağırlayacak yiğitlik yok. Hani hapsi göze alıp gözünün üstüne bir yumruk indirse ne güzel rahatlardık.

Ama Müzeyyen,diyelim ki gizemli bir intihar eyleminde bulundun. Misal yani… Hani kimselere söylemeden aldın başını gittin, bir fil küskünlüğünde hayat bağını kopardığın bedenini de geride kalanlardan sakladın.

Ama Müzeyyen, bu da bir nev’i psikopatlık. Ne demişler, dirinin sahibi olmaz ama ölünün sahibi çoktur.

“Ne alaka, size ne?” diyeceksin… Ama Müzeyyen, geçen ay terapistim dedi ki, “Sen de kaybolmaktan korkuyor olabilir misin?” Bunlar nereden diploma alıyorlar, bilmiyorum. Ben niye kaybolayım, salak kadın? Ana caddeden saptığım görülmüş mü hele? Her gittiğim yeri ev halkına ve mahalle doktoruna ayrı ayrı bildirmek gibi sağlam prensibi olan ben mi kaybolacağım? Kucak dolusu para ver, söylediği şeye bak! Mecbur kalmasam, o terapistin yüzünü hayatta görmem ama kader utansın.

Efendim, kaçırılmak, ortalama insanın bu çağdaki korkusuymuş.

Ama Müzeyyen, bak konu yine dağıldı ve sende odaklandı. Kahvaltı diyordum değil mi? O Mr. Spock kaşlı kız çayları getirmişti. Birden Leyla,hınzırca gülümseyerek masanın tam ortasına manifestoyu bıraktı. Naylona sarmış; bir de bantlamış ki açmayalım. “E nasıl dokunacağız?” dedim. Ters ters yüzüme baktı. Uzatmadım. Biliyorum, anında alıp çantasına geri atabilir ve hatta kalkıp yürür gider.

Ama Müzeyyen,ne oldu biliyor musun? Naylona sarılmış hâlinde bile sanki masanın ortasına sakalları daha da uzamış bir Karl Mark düştü sanırsın.Ben de o güya seni araştıran polis şefi gibi mimiksiz bir ifadeyle Leyla’ya döndüm.

“Sen bendeki el yazması masalları çok beğenmiştin değil mi?” dedim.

Yüzüme hiç bakmadan, “Olmaz bununla değişemem. Ama şimdi elleyebilirsin. Zaten ben erken kalkacağım.” dedi.

Ama Müzeyyen, bak her şey, tahmin ettiğim gibi ilerliyor. Bu Leyla,işte hep böylegıcıktır. Sultan söylemişti aslında bana.

Öfkeyle, “Kafka’nın aforizmalarını getirdin mi?” dedim.En iğrenç hâliyle dudaklarını büktü.

“Korsan kitapları okumuyorum ben. Bir dahaki buluşmamızda getiririm.”

“Ohaaaa ben ve korsan!” diye bağırmışım. Maraşlı şef garson, koşarak geldi. Diğer müşteriler rahatsız oluyormuş.

Aycan, “Her toplantıda kavga çıkıyor. Bıktık yaaa!” diye bik bik söylenmeye başladı. Canan hemen tasdikledi. “Mahalle kadınlarına döndük iyice!” Lafı yapıştırdım tabii. “Canan senin kavga etmediğin kim var? Gülsüm’ün ablası, sana arıza dememiş miydi?”

Gülsüm araya girdi:

“Hani bugün proje konuşacaktık.”

Onu da payladım.

“Gülsüm, sen yeni kamyonetine park yeri bulabildin mi?” dedim. Öylece kaldı.

Ama Müzeyyen,işte biz böyle kavga ederken yan masadaki kadın gelip, yaşlı gözlerle masanın ortasına eğildi. “Bu cevşen suresi mi?’ dedi.”

Fatma, “Yok, bu satanistlerin el kitabı. Biz de emekli sanatistleriz.” dedi.

Kadın, gitmek bilmiyor.

“Satanist ne, satıcı filan mı?”

Oha! Gel de anlat şimdi. Mecburen sakinleştik ama kimse, kimseyle konuşmuyor.Garson kızlar ne zaman gelse durup durup masanın ortasındaki naylona sarılmış küçük kitabı okşamamıza bir anlam veremediler.Huyumuzu bildikleri için sormaya da cesaret edemiyorlar.

Neyse hapishaneden gelen mektuplar dosyasını Sevim okudu: diğerleri ağlamaya başladı.Ben, onları dinlemiyordum zaten. Fatma, bana yılbaşı kartı yazmış. Üzerinde Mısırlı bir kadın var. Gözleri sana benziyor. “2018, bütün umutlarının gerçekleştiği yıl olsun” diyor.

Ama Müzeyyen, bence sen, hâlâ İngiltere sınırları içindesin.

Vicdan’a vekâlet geldiğinde polis şefinin yakasına yapışacak. Kadim de yeni bir toplantı düzenleyecek.

Ama Müzeyyen, öyle bakma bana! Hep derim, ana yoldan ayrılmamak lazım, ara yollar tehlikelidir.

dursaliye@gmail.com

 

Kaynak: http://londrapostasi.com/dursaliye-sahan-yazdi-ama-muzeyyen-sen-neredesin-ki/