ALTIN 483,20
DOLAR 7,2580
EURO 8,6104
BIST 1,1876
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 32°C
Az Bulutlu

Altın El | Mustafa Söylemez

04.04.2019
317
A+
A-
Altın El | Mustafa Söylemez

                                                                 -1- 


         Tüm başıma gelenlerin üzerinden aşağı, yukarı beş bin yıla yakın bir zaman geçmişti. Bilim ve fen düşmanlarının üzerime döktükleri altın ve kil karışımı, beni kaskatı mumyalamıştı.  Bu fiziksel oluşum bedenimi ve ruhumu bozulmadan saklamıştı. Gelecek beş veya on bin yıl ilerlerdeki yıllarda yeryüzünde yaşayıp, yeni çileler yaşamam için bana bir sistemli bir tuzak kurulmuştu.

       Yılankale’nin altında büyük bir ülkede Sekizbıyıkların kraliçesi yaşamaktaydı. Altın Ülke diye bilinen bu dünya yeryüzüyle çok az ilişki kurmaktaydı. Beni götürüp orada görevlilere vermeleri uzun bir zaman almıştı. Ceyhan kenti, bu balıkların tüm içsel ve ruhi dünyalarının bir çıkması, bir kültür müzesi gibiydi. Ben ceza süremi bitirmek üzere iken; mumyam fena bir şekilde kıpırdamaya başladı. Beni saran altın ve kum karışımı örtü, yer-yer çatlayıp kırılmaya başladı. Kırıklarımdan kan sızmaya başlayınca, Kraliçe Mihri beni mezbahane kıyılarında, bir balıkçı çocuğun tuttuğu balıkların arasına attırdı.
         Çocuk tutulmuş balıklar içinde bir insan eli görünce korktu, çığlıklar atarak kaçtı. Sonra gelen görevliler büyük bir şaşkınlık ve korkuyla beni hastaneye götürdüler. Orada yapılan denetimler, araştırma, inceleme ve konsültasyonlar sonucunda beni ‘’eski bir mumya’’ olarak tanımladılar. O geceyi morgda geçirmem kararlaştırıldı. Gece morgda düşlerimden uyanmaya başladım. Gece yarısı kalp krizinden ölmüş bir adam yanı başıma konuldu. Bir süre sonra şiirler okuyarak bu adamın bedeninden ruhu belirdi.  Bir süre içeride dolaşan bu ruh, beni sorguladı. Ben de eski yaşamımda -Antik bir Çukurova Hastanesinde başhekim olduğumu; beş bin yıla yakın bir zaman önce bacak-kol nakli yapmakta olduğumu anlattım. Kıskançlıklar sonucu bir iftira atılarak vücudumun yarısının yakılarak, ruhumun ustalık temsilcisi elime kilitlendiğini anlattım. Altın ve kum bir dökümün içine usta elimin gizlenip, sıkıştırıldığımı anlattım.
        Öykümü uzun bir süre dinleyen şair; benim adımı bir profesör arkadaşından duyduğunu, antik dönemlerde bacak-kol ve beyin ameliyatları yapılmış olduğu hakkında onunla tartıştıklarını, kendisi ile Osmaniye, Araplı’da bir öğle, balık yemiş olduklarını anlattı. Sonra da, ona Hatay Dörtyol’da ‘’siyah dut’’ ziyafeti çektiklerini anlattı. Ben de hekim olduğum dönemlerde oralarda uzun yıllarımı geçirdiğimi, mandalar arasında çocukluğum geçtiğini anlatım. Şimdi bana dokunan ilk kişiye ruhumun akacağını onun bedeninde kırk yıl kalan ömrümü yaşayacağımı açıkladım. Bunun üzerine şair;
        ‘’Benim bedenimde yaşamak ister misin?’’ Diye bana sevinçle sordu. Ben de;
        ‘’Sen ölmüş bulunuyorsun, ama sana yazdıracağım formülü, içinden kırk kez okursan, gün doğana kadar kendi bedeninde sağlıklı olarak yaşamaya başlarsın. Bana da elini dokundurursan ikimizin ruhu bir arada kırk yıl yaşayacaktır.’’ Formül: Mi-n=mg/2 bu, bunu şairin ruhu kırk kez okudu. Şair ayağa kalktı, üzerimdeki altın parçalarını aldı, elimi elinin içine aldı. Güneş ışırken, temizlikçi kapıyı açtı, bizi ayakta görünce bayıldı. Onun elbisesini giydik. Açık kapıdan, aşağıdan mutfağın önünden Ceyhan’a girdik. İkimiz, birimiz olmuştuk.

        Artık bundan sonra, sayın okuyucularımız konu karmaşası olmasın diye, ben ve şairi ‘’tek bir kişi’’ olarak anlatacağım/anlatacağım.

                                                                  -2-


       Sabahleyin Ceyhan’da yeni bedenimde şairle ben dolaşmaya başladım. Yılankale altındaki gizli kentteki kraliçe aklımdan çıkmıyordu. Mezbahane’ye gittim, Yılankale’yi uzaktan izledik. Sonra Ceyhan’ın sembolü Demirköprü üzerinden geçtim. Köprüde bir şair arkadaşımla karşılaştım. Ceyhan bir tarafı oturuma açık olduğu halde Yılankale yönüne doğru yalnızca pamuk tarlaları alabildiğine uzanıyordu. Burada Orhan Kemal’in dostları pamuk işçilerini ya görürdünüz, ya da görür gibi olurdunuz.
       Büyük yazar tüm yaşamını yoksulların çilelerini anlatmak için tüketmiş, kendi yaşamını hiçe saymıştı.
        Pınaros’un ünlü şairi Ceyhan’da dolaşıyor, kitaplarının tanıtımını yapıyordu. Birlikte Ceyhan’da bir gazete ve matbaaya gittik. Oradaki yönetici fotoğraflarımızı çekti. O gün orada bir öykü ödülü düzenlenmişti. Pınaros’lu şairle bu düzenlemeye davet edildik. Başkan bu yarışmaya elinden geldiğince özen göstermişti. İssos bölgesinden gelmiş olan iki şaire oldukça yakınlık gösterildi.
       Etkinlikten sonra Yumurtalık ilçesine dörtlü bir gezi tertip ettik. Orada insanları katleden termik santralinin korkunç dumanlarına tanıklık ettik. İnsanları çürüten bu yapı bizi çok etkiledi ve birer şiir yazdık. Pınaros’lu şair bizi Haruniye’de bir şiir etkinliğine davet etti.
       Yumurtalık’da düzenlediğimiz şiir imza gününde tüm kitaplarımızı tükettik. Pınaros’lu şairin bacanağının evinde geceyi geçirdik. Gece çok korkunç düşler gördüm. Bu düşlerin tamamında Yılankale altındaki gizli sekizbıyık uygarlığı beni istiyordu. Kraliçe âşık olduğu kişinin kollarının yerine yeni kollar takmamı istemekteydi. Beni Ceyhan Irmağı kıyılarında beklediğini söylemekteydi.
       Haruniye’deki şiir etkinliği çok kapsamlıydı. Orda çok sayıda fotoğraf çekildik. Kastabala antik kentindeki büyük tiyatroyu dolaştık. Benim yaşadığım yıllardan iz bulmak olanaksızdı. Yalnız buraya gelen bir profesör, o eski yıllarla ilgili konuşmalar yaptığında benim yaptığım ameliyatlardan da söz etti. Çok heyecanlanmıştım. Tabletlerde yazılı olan antik öyküde bacak, çok sağlıklı olmuş ama ‘’aynı insanın bacağı nakil olmuş:’’ diye yakınma olmuştu. Yani alıcı ile verici aynı denilerek doktor eleştiriliyordu. Buralar benimde hatırladığım heyecanla dinlediğim konulardandı.
        Bu konuda orada takma elli ve takma bacaklı İsveç’te oturan ama aslen Toprakkale’li Musa Kanat adlı bir kişiyle tanıştım. Derya Kaymaz adlı sunucu ben dört kişi farklı yönlere bakan tuhaf bir resimde da yer aldık. Bu Musa Kanat çok ilgimi çekti, ilginç, derin ve sevgi dolu konuşmalarını severek dinledim. Olanak verseler de bu adama kol-bacak nakli yapsaydım. Bunun projelerini yapmaya başladım. Bana bu devirde ameliyat yaptırmaları olanaksızdı.
        Sarpınağzı köyü yakınlarında balık tutanları seyrediyorduk. Su da elimizi yıkayıp yaşamın doğal güzelliğini yudumlarken, bir balık gelip elime camdan bir levha bıraktı. Balığı geriye ırmağa attım. Kâğıdı okumaya başladım. Bu mektup beş bin yıllık bir dille yazılmıştı. Arkasında dilin şifreleri vardı. Okudum, özetini defterime yazdım. Camı oraya bıraktım.
        Kraliçe Mihri beni acilen çağırmaktaydı. ’’ Uygarlığımız seni acele bekliyor. Burada kol-bacak nakli ile ilgili sorunlarımız var. Ceyhan Demirköprü’ye akşam sekizde gel. Başbakanımız Şahmeran seni özel ırmak uydusuyla sarayıma getirecek.’’ Bu iletiyi alınca yola koyulmaya karar verdim. Bu arada omzuma oradaki profesör elini koymuştu. 
       ‘’Bu cam tablet çok süper bir belgedir. Bunu nerden buldun? Bunun değeri yüz ton altına bedel.’’ Diyerek sevincini belli etti. Ben de ‘’ırmak kıyısında bulduğumu yazıları görmediğimi’’ söyledim. Oldukça ağırbaşlı, düzeyli, saygılı bir biçimde ağzımı aradıysa da; bir şey söylemedim. Bu tablet balık yumurtasının akından yapılıyordu. Güneşi gördükten sonra kararıyor, su haline geliyor, yitip gidiyordu. Ertesi gün öğretmenevinde kahvaltı esnasında profesör bu konuyu açınca herkes güldü. Özellikle kendini yazarlık alanında oldukça geliştirmiş olan Şakır Bağsever bu öyküyü çok estetik ve gülünç buldu. Ben de Şakir Hocaya uydum. Profesör çok kızdı ve Etkinliği terk edip gitti. Birazda kırılmıştı.

        Osmaniye parkında yapayalnız kaldıktan sonra; iri dut ağaçlarını izleyerek tüm sokakları dolaştım. Osmaniye Çınarlı sokakta aslen Adıyamanlı olan sevimli bir kunduracıya ayakkabımı boyattıktan sonra Ceyhan dolmuşuna bindim. Elim titreyerek 4 TL. Ödedim. Demirköprü’ye geldim. Saatimi doldurmak için ırmak kıyısında saatlerce yürüdüm. Saat dokuz olduğunda sudan bir film yıldızı gibi güzel şahmeran çıktı. Elini on metre kadar uzaktan ağzıma uzattı. Sanırım elini öptürmek istiyordu. Yıllardır kimsenin elini öpmemiştim. Elini öpmemden sonra sanırım elli bin yıllık bir dille;
       ‘’Amonosefes, kubben’’ dedi. Dayanılmaz güzellikteki ki göğsünü bir gömlek gibi açtı. Tek bir eliyle kaldırıp beni içine aldı. Sanırım midesinin içindeydim. Bir süt teknesinde gibiydim. Omuzlarımdan yukarısı Karafenk yaylasının havası gibi tertemizdi. Bir uzun yolculuktan sonra Yılankale’nin tam altlarındaki Kraliçe Mihri’nin sarayına ulaştık. Bir kayanın üzerine bırakıldığımda, Şahmeran sessizce uzaklaşmaktaydı. İki eski Firavun beni karşıladılar. Doğru kraliçenin bulunduğu yere gittik. Bir Amasya elması ikiye ayrıldı, sonra elma içindeki dev çekirdek ikiye ayrıldı. Hemen gözlerime bir gözlük taktılar. Gözlüğün ne olduğunu onlara sordum.
      ‘’Karşında hiç dokunulmamış, lekesiz bir yaşam sürmüş bir kişilik bulunuyor, güzelliği birçok insanı bir anda kör edebilir. Sen bize gereksin, senden doktor olarak yararlanacağız. Gözlerin alışsın, gözünü açacağız.’’ Ancak Kraliçe Mihri ummadığım ilgiyi gösterdi. Beni kucakladı, yanaklarımdan öptü. Herkes şaşkındı. Görülmemiş bir olaydı bu.
     ‘’Benim konuğumsun. Söz vermeden bir mesajla çağırmam üzerine sözünüzde durdunuz. Hiç kimsenin göstermediği bir cesareti gösterdiniz.  Arkadaşınızın şiirlerin de derin bir ‘’Ceyhan sevdası ve Çukurova aşkı’’ yaşıyor. Onu kendime kardeş olarak seçiyorum. Orada o anda başkaldırıcı, araştırıcı ve sorgulayıcı kişiliğim öne çıktı.
      Gözlüğü çıkarıp kenara koydum. Bir Kastabala sütünü gibi, küt diye yere düştüm.
Bir süre uykulu kaldıktan sonra; uyandım dinlenmem üzere beni özel bir odada bakıma aldılar. Sağlığım için tüm gerekenler yapıldı. Yüzüğümde bulunan flaş diksi istediler, buradan iki fotoğraf seçtiler. Bunlardan biri Çona köyündeki bir kültür festivalinde çekilmişti.

                                                               -3-

      Musa Kanat bu fotoğraflarımda vardı. Kraliçe bu fotoğraflara uzunca bir süre baktıktan sonra;
      ‘’Bu adamın kafa yapısı biçim olarak ve bedel ödemede çılgın oluşu nedeniyle benim şiirsel dünyamdaki yaşamımdaki sevgilime çok benziyor. Ben ilk aşkımı yüreğinde kazanmıştım. Farklı nedenlerle onunla birlikte olamamam üzerine, kimseyle birlikte olmamaya karar vermiştim. 62 yıllık ömrümde evlenmedim ve kimseyle birlikte olmadım. Yazdıklarımın değeri beş yüz yıl geçtikten sonra daha iyi anlaşılmaya başlandı. Şimdi sarayımdan çıkıp yeraltında kazdırdığım hızlı tren yolculuğu ile Amasya’ya gidiyorum. Ben Amasya’nın en büyük Kadın şairlerindendim. Yeşilırmak’ta sudan bir ejderha biçiminde dolaşıyorum. Eski yıllarımı ve sevdamı izliyorum. Her geçen gün aşkım ve şiirim daha derinden anlaşılmaya başlandı. Bu Musa Kanat’a kol ve bacak naklini burada yapalım. Yeraltı sarayımda bunu gerçekleştirmek için bir proje hazırlayalım.’’ Dedi, sözleri biter bitmez, büyük bir alkış tufanı koptu. Fotoğraftaki sunucunun elemli, kaygılı uzaksı bakışlarını inceledim. Musa kanat sırtını bize dönmüştü. Buradaki dört kişi aynı yürekte ama dört farklı yöne bakan görünümleriyle ilginç bir estetik oluşturuyorlardı. On dört gün süren kurul çalışmalarından sonra yirmi beş önemli karar alındı.
       Bana verilen görev ‘’Saraydan yeryüzüne çıkmak ve Musa kanat’ı kurnazca, incitmeyen bir yöntemle yer altı sarayına getirmekti.’’ Yılankale altındaki Altın Ülke uygarlığında, bu donanımlı ve eğlenceli gezi çok hoşumuzaa gitmişti. Son gün biyoloji parkında bir gezi yaptık. ‘’Şiir dünya güzeli’’ olarak tanıtılan bir kadınla tanıştırıldım. Bir çeşit hapislik yaşıyordu. Dostovievsky’nin ‘’Kumarbaz’’ romanındaki Polina’ya, yaşamı ve yaşam öyküsü olarak çok benziyordu. Çukurovalı bir şaire âşık olmuş; onun şiirlerine nazireler yazmıştı. Birçok kez evlenme eşiğine gelmişlerken son anda ayrı kalmışlardı.  Üstelik bu şairle tam evlenme hazırlıklarında iken, gitmiş bir emekli vali ile evlenmişti. Sonra da tam intihar edecekken; şahmeranın İzmir bölge sorumlusu aracılığıyla Altın Ülke uygarlığına taşınmıştı. Adı Neslihan Kozak’tı. Çukurovalı bu şairi bulursam onu alıp getirmemi benden istedi. Ben de onun bu sıcak önerisini geri çevirmedim.
       Rehberime söyledim, bu şairi nasıl bulacağımızı; bu konuda bir yöntem geliştireceğini, beni Şairin çenesine bir görünmez kene olarak yerleştireceklerini, oradan da Osmaniye yakınlarında yeniden kendime dönüşeceğimi bana iletti. Ertesi gün Sarımızı Köyündeki bir evin kamıştan yapılmış tavanı içine bir pire olarak bırakıldım. Bu eski emekli öğretmen Halim Çulha’nın eviydi. Sofrada balık yiyorlardı, şair bir şiir okudu. Balıktan bir lokma almıştı ki. Yüzünden bir delik açıp yüzüne girdim. Yüzü şişmeye başladı. Şaşırmıştı, yüzü kavun gibi olmuştu. Acilen yanındaki Hasan Kaya adlı kişi kendini alıp Osmaniye’deki hastaneye götürmesi iki saat aldı.
       Hasan kaya çok şakacıydı.
       ‘’Benim dayımın yüzü de böyle şişti, üç gün sonra öldü’’ dediğinde, Cezmi Telemi titremeye başladı. Doktorlarda çok güldüler. Hasan Kaya’ya annesi rahatsız bir bayana davetkâr bakışlar savuruyordu. Hastanelerde bu tür bakışmalar özel olarak olur ve çok geçicidir.
       ‘’Bu hastanın neyi var?’’ Diye güzeller güzeli Çardaklı bayan sorunca Hasan Kaya,
       ‘’İşte ölüm kâğıdı bu serum bitince, bu adamcağız ölecek.’’ Dedi. Sözde gizlice duyurmadan söylüyordu. Ama duyurmayı amaçlıyordu.

       Cezmi serum hortumuna bağlı iken; yüzünün şişmesi durmuştu. Artık bu kavun gibi şiş iltihabın içinden çıkmam gerektiğini anladım. Birdenbire kendimi dışarı fırlattığımda; zavallı Cezmi bayılmıştı. Yandaki yatağa uzandım, kavun gibi büyümeğe başladım. Yarım saat sonra Doktor gelip Cezmi’yi ayılttı. Ben doktorla bir sohbete girdim. Doktor son bir saat içinde iki mortalite ve bir de Cezmi gibi anlaşılmaz hasta ile uğraşmakla şizofreni sınırlarına gelmişti. Birkaç yeni iğne vurulma esnasında benim yardımsever davranışlarım doktoru ve Cezmi’yi bana dost kılmıştı.
Tüm raporlar geldikten sonra; genç ve zeki doktor bir konsültasyon yaptı. İki saat sonra, ‘’Kabakulak teşhisi kondu.’’ Ben de içimden Cezmi’ye bu adda bir şiir yazdım. Doktor bana bir iki soru sordu yerli yerince yanıtladım. Bana bu yaşta ‘’kabakulak’’ olayı tuhaf geldiği için; doktora iki soru sormak isteği duydum. Doktor, gülümseyerek ve severek sorularıma yanıt verdi.
      ‘’Atlas kemiği nerededir?’’ diye sordum. Doktor kızmadan, oldukça kibar:
      ‘’Atlas kemiği, kafa ile omurga kemiğini birleştiren son omurga kemiğidir.’’ Dediğinde iyi bir doktor olduğuna ikna oldum. Cezmi çok cömert bir çocuktu. Kendisine ne ikram etsem hemen ödemeyi yapıyordu. Beni iki gün konuk ettikten sonra, Toprakkale’li Musa Kanat’ın yanına gitmeğe karar verdik. Musa Kanat’ın evini birkaç kişiye sorduktan sonra bulduk. Yamaçta zeytin ağaçları içerisinde üç katlı kırmızı renk İsveç şatoları görünümünde sevimli bir evde oturuyordu. Bizleri karşılayıp uzunca sohbet ettik.
        Cezmi özetle şunu anlatıyordu: ‘’Tüm kitap basımları İstanbul yayınevlerince bir tekel altındaydı. Bir kitabı satılabilir yapmak, beğenilen yapmak İstanbul’daki yayınevlerinin isteğine tutsak edilmişti. Dünyanın en verimli yazın ve sanat ürünleri antik çağlardan beri Çukurova çevrelerinde oluştuğu halde; sanki bu verimli olguyu yok etmek istercesine buradaki sanat ışkınlar-ı acımasızca kırılıyordu.’’Musa Kanat’ta buna olumlama yaptı. ‘’Dünyanın ilk yazılı antlaşması burada yapılmıştır. 3. Murşil’in hanımı Puduhepa burada Ramses’le Kadeş savaşı sonucu barış antlaşması yapmıştır.’’Türünden uzun bir konuşma sonunda Adana’da Taşköprü yazın derneğinde buluşmaya karar verdik.

                                                                    -4-


         On gün sonra Adana’da Seyhan oteli yakınlarında parkta buluştuk. Saat 14.30 sıralarında Taşköprü yazın derneği başkanı Salise Tekke bize bir çay kokteyli verdi. Kraliçe Mihrime’nin sözünü ettiği Tersakan Irmağı çayından adını almış olan derginin başyazarı Veli Ozan Emire bizimle derinden ilgilendi. Çukurova bölgesi yayıncılarını, yazarlarını korumak üzere alacağımız tedbirler konuşuldu. Toplantı sonunda tarihi birkaç fotoğraf çekilmiştik. Bu fotoğraflardan birinde benim sol kolum Salise hanımın omuzu üzerindeydi. İki sevgili gibi çıkmıştık. ‘’Sevgilim olsa çok kıskanırdı.’’ diye düşündüm.
        O gün Toprakkale’de Musa Kanat’ın konuğu oldum. Saatlerce mitolojiden söz ettik. Söz dolaştı, döndü yıllarca önce yapılmış kol-bacak nakline geldi. Ben de kendisine ‘’Yılankale altında bir altın uygarlık olduğunu, orada çok değerli ameliyatlar yapıldığını’’ anlattım. Bana inanmadı, ama kavgacı sorgulayan kişiliği nedeniyle benimle gelmeyi kabul etti. Ceyhan köprüsü altına indik, saat 20.00 olmak üzereydi. Su üzerine bir satır yazdıktan sonra, sesli olarak Sadrazam Şahmeran on dakikada orada olacağını açıkladı.
       Biz Musa Kanat’la konuşurken o gülüyordu. Kimsenin gelmeyeceğini, benim şakalarımın çok gülünç olduğunu, bana öykündürmeye çalışıyordu. Su birden kabardı bir fil büyüklüğü kadar şahmeran kıyıya yaklaştı. Onunla bir iki dakika sohbet ettik. Bu arada iki denizkızı kıyıya küçük bir tahtırevan bıraktı. Birlikte bindik. Onu izledim, korkusuzluğu beni korkutacaktı neredeyse. Dostlarım, bu korkusuzluk tuhaf bir şey bulaşıcı hastalık gibi. 
       İlk sorduğu Ceyhan Irmağı altında bu yolculuğu yaparken ‘’oksijenin nasıl oluştuğu oldu?’’ ben denizkızına çok eski bir ‘’Ceyhan şivesi’’ ile soruyu ilettim. Ayaklarımızın önündeki arkaik midyenin otuz bin yaşında olduğunu; oksijeni onun ürettiğini bize yıllarca yetecek oksijeni yüreğindeki bir inciyi eriterek elde ettiğini anlattı.
       Musa Kanat benim ilişkilerime bakarak donanımımı ve kültür düzeyimi görünce: ‘’Sen kaç yaşındasın ?’’ Dedi, ben de ona , ‘’beş bin yaşında olduğumu sanıyorum’’  Dedim. ‘’İnanılmaz, ama inanılmazlara inanmak benim mesleğimdir.’ Dedi. Irmağın altındaki yolumuz toprağı köstebek gibi kazan Sadrazam Şahmeran’ın bir ‘’doru at gibi hızlı’’ gidişiyle sürmekteydi.
        Kraliçe Mihrime bizi sarayının kapısında karşıladığında, yapay gökyüzü Meksika güneşi aydınlığını aratmıyordu. Musa Kanat ve kraliçe Mihrime derin bir sohbete daldılar. Amasya şiirlerinden, Tersakan Toros çayından söz ediyorlar. Osmanlıca şiirleri birbirlerine öykünüyorlardı. Neslihan yanıma gelmiş resimleri inceliyor, Salise Tekke ile olan fotoğrafımızı kıskançlıkla karşıladı. Tahta merdivenli, üç odalı bir ev bana tahsis edildi. İki denizkızı beni koruyorlardı.
Gece uyandırıldım, Neslihan kollarıma atılmıştı. İzmir körfezinin tüm sıcaklığını taşıyordu. Şiir gibiydi. Kendimi onun gözleri içinde yitirdiğimde artık öğle olmuştu. Öğle yemeğinde Ameliyatı benim yapacağımı duyan Musa kanat bu işe hiçte olumlu bakmadı.
        O da Kraliçe Mihrime’ye sevdalanmış yalnız ameliyattan sonra Doğu Çukurova’da yapacağı işler olduğunu söylemiş ve diretmişti.
Çağdaş bilim adamları insanların ikiye ayrılabileceğini savunuyorlardı. İnsan iki kişilikten oluşuyordu, birisi reflekslerden oluşan istendik davranışları olmayan, diğeri istendik davranışları olan, uyumlu olarak.
        ‘’Ben senin iki kişiliğini de eş olarak kabul ederim. Hangi kişiliğini Doğu Çukurova’ya taşıyacaksın? Bu konuda karar ver. Ameliyattan sonra götürmek istediğin kişiliğini götür.’’Diyerek Musa Kanat’a son söz hakkını tanıdı.
        ‘’Ben halkım için çok bedel ödedim. Yarı ölü sayılırım. Ameliyata canı gönülden katılıyorum. Ben kavgacı savaşçı kişiliğimi alıp götüreceğim.’’Diyerek son noktayı koydu. On gün sonra ameliyatı iki günde bitirdim. Sevgili eşim Neslihan başhemşire olarak bana yardımcı oluyordu. Ameliyat çok başarılı geçti. Musa Kanat artık her işi yapıyor koşuyor, aşkı ile gününü gün ediyordu. Sonunda benim de bilmediğim bir yöntemle Musa Kanat’ı iki kişi olarak bir operasyonla ayırdılar.
         Kavgacı ve savaşçı kişiliğini eski Mezbahana civarında kıyıya bıraktık. Koşarak Osmaniye tarafına gittiğini gördük. Ben de sevgili Neslihan’la sonsuza kadar altın ülkede yaşadım. Kraliçe Mihrime ise Musa Kanat’ın kişiliğinde bir eş buldu. Yaşamı boyunca evlenmemiş bu güzel insan Musa ile evlenip, Altın Ülkede güzel bir yaşam sürdü.


                                                             -son-

ETİKETLER: , ,
Yazar
Yazar
Editörden Yazı Atölyesi, Çağdaş Türk ve Dünya Edebiyatı’nı merkezine alan bir websitesidir. Yazı Atölyesi’ni kurarken, okurlarımızı günümüzün nitelikli edebi eserleriyle tanıtmayı ve tanıştırmayı hedefledik. Yazarlarımız, Yazı Atölyesi’nde, edebiyat, sanat, tarih, resim, müzik vb. pek çok farklı alandan bizlere değer katacağını düşünüyoruz. Bu amaçla, sizlerden gelen, öykü, hikaye, şiir, makale, kitap değerlendirmeleri, tanıtımı ve film tanıtım yazıları, anı ve edebiyata ilişkin eleştiri yazılarla, eserlerinize yer veriyoruz. Böylelikle kitaplarınızla eserlerinizin yer aldığı Yazı Atölyesi’nde, dünya çağdaş edebiyatı ile sanatın pek çok farklı alanında değer katacağına inanıyoruz. Katkılarınızdan dolayı teşekkür ederiz.   http://yaziatolyesi.com/    Editör: Hatice Elveren Peköz   Email: yaziatolyesi2016@gmail.com haticepekoz@hotmail.com   GSM: 0535 311 3782  -------*****-------  
YAZARA AİT TÜM YAZILAR
BİR YORUM YAZIN
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.