Ali ve Michele’nin intiharı üzerine

Yazar: Editör     Tarih: 3 Mayıs 2017 08:18     Kategori: Editörden, Felsefe, Genel, Kültür Sanat, Yazarlar

Eğer para, yanağında bir kan lekesi ile dünyaya geliyorsa, sermaye tepeden tırnağa kana ve pisliğe bulanmış olarak geliyor.

 

 

Bu ülkede hele bu zamanda
Yer yok puslu akşamlara
 
Nehirlerin üstünde yükselen köprülere
Geceyi gündüze bağlayan saatlere
Ve bütün bütün kış mevsimine yer yok,
 
Tehlikelidir bunlar.
Zira burun burunayken böylesi sefaletle
 
İnsan harcayıverir çekilmez hayatını
 
Ufacık bir bahaneyle.
 
B. Brecht
 
I.
 
Çok değil birkaç gün önce okumuştuk Ali Yıldız’ın intiharını… Kilis’te oto döşemeciliği yapan 16 yaşında bir çocuktu Ali. Asmıştı kendisini iş yerinde. Geriye, düşük çözünürlüklü bir fotoğrafı dışında, pek fazla bilgi kalmadı ondan. Çocuk yaştaki Ali’yi ölümle yaşam arasında bir tercih yapmak zorunda bırakan neydi, bilmiyoruz. Ama savaşın burnunun dibindeki bir şehirde 16 yaşında bir çocuğu ekmek parası kazanmaya “itmiş” üstelik kalfalığa “yükseltmiş” sistemin esas mesele olduğunu tahmin etmek zor değil.
 
Ali’nin ölüm haberini okuyunca Kapital’de Marx’ın aktardığı şu sahneler gelmişti aklıma:
 
[Çocuklar] Ölesiye çalıştırılıyorlar, kırbaçlanıyorlar, zincire vuruluyorlar ve son derece geliştirilmiş en dehşet verici yöntemlerle işkenceye tabi tutuluyorlardı. (…) Öyle ki, bazı örneklerde kurtuluşu intiharda buluyorlardı!… (…) Fabrikatörlerin kârları muazzamdı. Ancak, bu sadece onların doymak bilmeyen iştahlarını daha da kamçılıyordu.
 
Ölüm ve işçilerin adı gittikçe daha sık bir arada anılıyor. Soma Katliamı’nın hemen ardından şunları diyebildiğimi hatırlıyorum:
 
“Bu şartlarda ölüm değil ama yaşamdır tesadüfi olan ve kader tarafından belirlenen. Kader mi? Kader artık sınıfsaldır. El falına baktığınız işçilerin yaşam çizgisi hep kısa ve daha kısadır.”
 
Soma’nın ardından gerçekleşen onlarca katliamın ardındansa şimdi çocuk yaşta bir işçinin iş yerinde kendisini asması üzerine yazıyorum. Yine Marx’ın sözleriyle:
 
Eğer para, yanağında bir kan lekesi ile dünyaya geliyorsa, sermaye tepeden tırnağa kana ve pisliğe bulanmış olarak geliyor.
 
Ali’nin intiharı, neresinden bakarsanız bakın, bir işarettir.
 
Ne büyük bir yıkım içinde yaşadığımızın, kapitalizmin ipten kazıktan kurtulup özüne döndüğünün işareti. Binlerce, milyonlarca işaretinden biri ama belki de en can yakanı. Bu yıkımın insanları, özellikle genç emekçileri nasıl da karanlık bir hücreye kapattığının işareti… Özgür iradenin yalnızca ölüme yürürken meşru sayıldığı ve kapısı yalnızca ölüme açılan, anahtar deliği dahi bulunmayan bir hücre.
 
Bizse, bir cenaze töreninde buluşmuş uğuldaşan mahalleli kadar alıştık ölüme. Bir an önce, görev icabı bir kürek toprağı dibinde beyaz bir beze sarmalanmış çürümekte olan bir et parçası bulunan çukura atmak ve uzaklaşmak derdindeyiz. Oysa ne uzaklaşabiliyoruz ne de zaten çoktan sirk geçitlerine benzemiş bu tören bitmek biliyor.
 
Bitmeyen bu cenaze törenine türlü soytarılık eşlik ediyor ve bu sayede Ali’nin cenazesi kaldırılırken herkesin, hepimizin keyfi yerinde olmayı sürdürüyor. Öfori ve intihara sürükleyen karamsarlık el ele gidiyor… Bir madalyonun iki yüzü adeta. Bu toplumsal cinnet hali on dokuzuncu yüzyıl Avrupası’nın bir kaç on yıl önce okuduğumuzda karikatürmüş gibi gelen sahnelerini anımsatıyor.
 
1873’teki korkunç mali çöküntü sonucu aileler toptan mahvolmuş, bir sürü yurttaş intihara sürüklenmişti; Viyana’nın felakete cevabı Die Fledermaus (Strauss’un ilk kez 1874’te sahnelenen opereti – ASA) oldu. Viyana sakinleri karmakarışık vals müzikleriyle dans ediyor, sonra evde çocuklarını neşeyle havaya fırlatıp, karılarına frengi bulaştırıyorlardı. Orta sınıflar gürbüzleştikçe yüzleri ışıldıyor ama içeriden kuruyorlardı. Şehrin dört bir yanında uzuvlar küçülüyor, vajinalar kuruyor, penisler aşağı doğru bükülüyordu. (…) Viyana’nın orta sınıf kadınları öyle hantal elbiseler giyiyorlardı ki, yardımsız giyinmeleri imkansızdı. Haftada seksen saat çalışan Viyanalı fabrika işçisi kızlar, doğru dürüst bir yatakta uyuyabilmek için avukatlar ve bankerlerle yatıyorlardı. (…) İnsanlar teknelerde, mağaralarda, istasyonlardaki banklarda yaşıyor, hatta ağaçlarda uyuyorlardı. (…) Fazla yatağı olan kim varsa kiraya veriyor, kiralar bir işçinin gelirinin dörtte birini yutuyordu. (Terry Eagleton, Azizler ve Alimler)
 
Yarın kolunu bacağını kaybetmezse, kendisini iş yerinde asacak olan işçilere uzun çalışma saatlerine dayanabilmeleri ve uyanık kalmaları için “kahve çorbası” içirmeye başlarsak şaşırmayalım… Yoksa başladık mı?
 
II.
 
Ve Michele…
 
Michele kim mi? Anlatayım müsadenizle…
 
Başta soyadı bilinmiyordu. Soyadının Valentini olduğunu sonradan öğrendik. Bıraktığı notta yazmamıştı. Ali’den kısa süre önce, 31 Ocak’ta İtalya’nın Udine kentinde intihar eden 30 yaşında bir işçi Michele Valentini.
 
İtalya’da çok ses getirmiş intiharı… Bu sayede kız arkadaşıyla ilk kez 1 Mayıs gösterileri esnasında öpüştüğünü dahi öğrendik.
 
Michele Valentini, bir grafikerdi. Genç yaşından beri mücadele içinde yer almış bir işçiydi. İşsiz kalmıştı… Geriye fazla sözü kaldırmayan bir mektup bırakıp bulduğu bir kablo ile kendisini asarak öldürdü.
 
Dün gece yarısı okuduğumdan beri aklımda dolanıp duran bu mektuptan bazı bölümleri aktarmak istiyorum:
 
30 yıl boyunca (kötü bir hayat) yaşadım. Bazıları bunu çok az bulabilir. Bu kişiler tahammülün sınırlarını belirleyemezler zira tahammül, nesnel değil, özneldir.
 
İyi bir insan olmaya çalıştım. Çok hata yaptım. Çok denemelerde bulundum ve hayatıma bir anlam kazandırmaya çalıştım. Elimde olanlarla zorlukları sanata dönüştürmeye gayret ettim.
 
Ancak sorular asla bitmek bilmiyor ve ben yoruldum, sıkıldım. Her teşebbüsümün sonuçsuz kalacağını anlamış olmaktan sıkıldım. Grafiker olarak çalışmak için ne işe yaradığı belirsiz iş görüşmelerine girip çıkmaktan sıkıldım. Açık ki bana ihtiyacı olmayan karşı cinsten insanlara duygularımı ve arzularımı ifade etmekten bıktım. Kıskanmaktan sıkıldım. Bir kişinin kazandığında neler hissettiğini anlamaya çalışmaktan, ne olduğunu anlayamazken varlığımı gerekçelendirmeye çalışmaktan yoruldum. Kendi beklentilerimi karşılayamazken başkalarının beklentilerini karşılamak zorunda olmaktan yoruldum. Zorluklar karşısında gülümsemekten sıkıldım. Umursuyormuş numarası yapmaktan, boş hayal ve illüzyonları beslemekten, benimle dalga geçilmesinden, beni kıyıya köşeye itmelerinden ve hassasiyetin büyük bir meziyet olduğunu duymaktan sıkıldım.
 
Hepsi yalan…
 
Böyle bir gerçeklikten hiçbir şey bekleyemezsiniz. İş bekleyemezsiniz, sizi sevmelerini bekleyemezsiniz, takdir edilmeyi bekleyemezsiniz, güvenliğinizin sağlanmasını bekleyemezsiniz. Kararlı, istikrarlı bir çevre bekleyemezsiniz….
 
İçinde yer almak istediğim dünya kuşkusuz böyle bir yer değil. Kimse beni bunun bir parçası olmaya zorlayamaz. Bu, pek çok sorunun olduğu ama kimliğinizin, güvenliğinizin, referans noktalarınızın ve hiçbir umudun bulunmadığı bir kabus.
 
Bu koşullar böyle devam edecek ve ben, ne bunları değiştirmeye muktedirim ne de bunu yapacak araçlara sahibim. (…) Sadece hayatta kalmak için, zaten benim olması gereken bir yere sahip olmak için mücadele etmekle, olabilecek en asgariye razı olmakla, en kötüden en iyiyi yaratmaya çalışmakla yaşamımı geçiremem. (…)
 
Bu dünyaya özgür bir insan olarak geldim ve özgür bir birey olarak bu dünyadan ayrılıyorum. En ufak bir sevgi beslemiyorum bu dünyaya karşı. İkiyüzlülük canıma yetti. (…)
 
Biliyorum ki bu size çılgınca görünüyor ancak öyle değil. Sadece can sıkıcı. İstek ve arzu benden geçti. Ne burada ve ne şimdi yaşamak istiyorum. Varlığımı ortaya koyamıyorum, dolayısıyla geriye yokluğumu ortaya koymak kalıyor. Mutlak hiçlik, kaderinizi gerçekleştirirken mutlu olamadığınız bir varoluştan her daim daha iyidir.
 
Anne ve baba, eğer yapabilirseniz, beni bağışlayın, ama şimdi eve dönüyorum. İyiyim.
 
İçimde bir karmaşa yok. Aksine bir düzen var. Bu kuşak bir hırsızlığın intikamını alacak. Ondan mutluluğunu çaldılar. Tüm arkadaşlarımdan özür diliyorum. Benden nefret etmeyin. Birlikte geçirdiğimiz güzel zamanlar için teşekkür ediyorum. Hepiniz benden daha iyisiniz. Bu benim köklerime bir hakaret değil, ama büyük bir ihanet, biliyorum.
 
NOT: Bizden bahsederken bize dallama diyen Bakan Paulette’yi de tebrik ediyorum.
 
Direnebileceğim kadar direndim.
 
Dedim ya fazla sözü kaldırmıyor diye. Bir insanın gözünün nurunun sönmesi ancak böyle anlatılabilirdi. Başka bir şekilde söyleyecek olursam, bir insanın gözünün nuru ancak böyle söndürülebilirdi.
 
Ali’nin, Michele’nin… Hepimizin…
 
Michele’nin son derece dürüst ve insani bulduğum mektubunu çekiştirecek moral üstünlüğü kendimde görmüyorum. Bu nedenle doğrusuna yanlışına işaret edecek gücü de bulamıyorum açıkçası. Ancak Sendikalar Birliği’nin Michele’nin ses getiren ölümünden sonra yaptığı açıklamayı paylaşabilirim sanırım:
 
Kayıtsızlık ve ikiyüzlülüğün tetiklediği öfkemizi ifade etmek için büyük laflar etmemize gerek yok.
 
Yalnız kalmamalıyız. Bu güvensizliğe ve kendi cüzdanlarını doldurmak için bizi açlığa sürükleyenlere karşı birlikte savaşmalıyız. Son yılların normali haline gelen bu duruma ve ümitsizliğe karşı tek alternatif budur.
 
Tüm bu trajik hikayelerin, işsizliğin, prekaritenin ve perişanlığın kapitalizmin ürünü olduğunun ve devirmemiz gereken düşmanın o olduğunun farkındayız.
 
Ali’nin gözünün nurunu 16 senede, Michele’ninkini 30 senede söndürdüler.
 
Ne Ali’nin ne Michele’nin hikayesi bize yabancı. Meşhur referansla söylersem, anlatılan bizim hikayemiz.
 
Engels’in ta 1845’te İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu’nda “vampir” dediği mülk sahibi sınıfa mensup olanlar hepimizin kanını emiyor. Ve bizler, hala yaşayanlar, bu sistemin müstakbel kurbanlarından başka bir şey değiliz.
 
III.
 
Bu yazı neden mi yazıldı?
 
Bizim kuşağımız, bizden öncekiler ve bizden sonrakiler, birileri intikamlarını almadıkça silinmeye mukadder bir çentik, unutulmaya mahkum bir not olsun diye…
 
 

Kaynak: http://haber.sol.org.tr/blog/serbest-kursu/aytek-soner-alpan/ali-ve-michelenin-intihari-uzerine-185647