Mayınlı Arazide Dolaşmak – TOTTENHAM ÇOCUKLARI

Yazar: Editör     Tarih: 8 Mayıs 2017 10:52     Kategori: Basında Biz, Editörden, Felsefe, Genel, Kültür Sanat, Roman, Yazarlar

Bu konu hakkında yazmak mayınlı arazide dolaşmak gibidir

 

 

Sevgili Dürsaliye Şahan’ın “TottenhamÇocukları” adlı yeni romanı elime geçtiğinde ön sıralara koyayım birkaç ay sonra okurum diye düşünsem de meraktan göz atmaktan kendimi alamadım. Birkaç sayfa okudum. Beklediğimden daha akıcıydı. Elimden bırakamadım. Okudukça şaşkınlığım arttı. Bu gözlemleri nasıl, nerede yapmış Dursaliye Şahan, dedim. Sanki o coğrafyada yaşayan bir insanın zengin anıları, gözlemleriydi okuduklarım. Oysa biliyordum ki yazar “batılıydı”.

Velhasıl romanı birkaç günde bitirdim. Ve son söyleyeceğimi başta söylersem:Damağımda roman tadı kaldı diyebilirim.Zarif bir üslup ve mükemmel betimlemeler. Su gibi akıyor, okunuyor.

Romanın daha girişinde,“Bu konu hakkında yazmak, mayınlı arazide dolaşmak gibidir”, diye düşündüm. Anlatıcının yorumlarına ara sıra itiraz edesim geldi ama bu kadar sansür, oto sansür sorunsalının arasında iyi olmuş dedim. Kim bilir ne kadar tepkiyi göğüslemek zorunda kalmıştır yazar ve muhtemelen yayınevi bulmakta da zorlanmıştır diye düşündüm.

Neye mi itiraz edesim geldi? Örneğin başlarda köy, okul, öğretmen ve çocuklar anlatılırken, yazar neden o coğrafyada anadilin farklı olduğunu, bunun derslerde, başarıda sorun yarattığını bir cümleyle de olsa –monolog veya diyalog içinde- vermemiş dedim. Malum her öğretmen Keko’nun öğretmeni gibi “çocuk sever, insan sever” değil. Kendi aralarında Kürtçe– Arapça konuştukları için onları döven, sıra dayağından geçiren o kadar çok öğretmen hikâyesivar ki. Şahan’ın idealist öğretmen karakteri de, “Deniz Yıldızı” öyküsünde olduğu gibi birkaç çocuğu “kurtarmaya” çalışıyor. Kurtarma’yı tırnak içine aldım. Nedeni “okumanın kurtuluş sayılması” da tartışmaya açık. Birincisi diplomalı işsizler ordusu artıyor bu dünyada. İkincisi kurtulan da sadece kendini kurtarabiliyor. Bu konuda da öğretmenin neler düşündüğünü anlayamıyoruz.

Sonra ilerleyen bölümlerde, “Keko”nun Kürt, köyün de bir Kürt köyü olduğunun altı çiziliyor. Yani çağrışımlarla bize geçen izlenimin adı konuluyor. “Ohh”, diyoruz. Yok sayılmamış. Yazar buna değinmiş. Ki değinmeliydi. Zira betimlediği coğrafya haritada duruyor. Su altında kalmamış. Bu yaşam öyküleri de ortaçağa ait değil. Binlerce yıllık geçmişi olan, 11. yüzyıldan beri birlikte yaşadığımızve halen diliyle – kültürüyle ayakta kalan kadim bir halktan söz ediyoruz.

Roman ilerledikçe yine ara sıra öfkelendiğimiz oluyor. Betimlemelerde sorun yok. Estetik olarak çok iyi ama sahi’liğini sorguluyoruz olayların. Örneğin “Dede” karakterine kadar köyde yani bu Kürt coğrafyasında “hiç iyi insan yok mu, hiç mi iyi gelenek görenekleri yok, sanki herkes kötü, zalim, bu da doğru değil, bu gerçekle bağdaşmaz..” diye düşünmeye başladığımız esnada, yazar bizi duymuş gibi karşımıza “iyi insanı,  Bilge Dede”karakterini çıkarıp bu açığı kapatıyor. Gülistan’ın töre cinayeti tehlikesini göze alıp “aşk”ın peşinden koşması da bu kapsamda değerlendirilebilir.

Askerlerin uyguladığı zulüm de çok iyi anlatılmış. Oğullarının, kızlarının cesedini diğer kardeşler zarar görür diye teşhis etmekten korkan, gözyaşlarını içlerine aktaran insanların dramının betimlendiği bölümleri okurken aklıma Bekir Yıldız’ın öyküleri, özellikle de “Kaçakçı Şahan” geldi.

Ara sıra anlatıcı iki tarafı da eşitlemeye mi çalışmış diye düşündüğüm oldu tabi. Sonra “ama bu roman” deyip,bilgi eksikliğine yordum. Tabi bilmediğim etkenler de yazarın elini bağlamış olabilir diye not düşmeliyim. Ama örneğin yıllarca hapis yatan yazar N. Mehmet Güler’in, (Belge yayınlarından çıkan) romanlarından veya “yandaş” olmayan gazetecilerin raporlarındanbile doğru bilgiye ulaşılabilirdi diye -affınıza sığınarak- not düşmeden geçemeyeceğim.

İstanbul, yatılı okullar, özel okullar, buralarda burslu eğitim gören yoksul, özellikle Kürt çocuklarının yaşadığı travma (romanda yer yer bana zorlama gibi gelen mutlu sona yaklaşılsa bile) iyi anlatılmış. Sınıf çelişkisinin vurgulanması takdire şayan. Bunun yanı sıra özel veya devlet okullarının bir dili, bir halkın kültürünü yok etmede aracı olduğunu biliyoruz. Bu eğitim sistemi uzaktan bakınca iyi görünüyor. Fırsat eşitliği sanılıyor. Ama madalyonun öbür, gerçek yüzü pek bilinmiyor. Ya da çok az insan tarafından biliniyor, sorgulanıyor.

Sonuçta iyi bir roman çıkmış ortaya. Yazarın eline sağlık. Ben bir yazarım, eleştirmen değilim. Bir okuyucu olarak izlenimlerimi yazdım.Şahan’ın yeni çalışmalarını merakla beklemeye devam edeceğim.

Romanda çok beğendiğim imgelerden biriyle bitireyim diyeceklerimi:

“Masalların üzerine hayallerim binince, kanatlarıma yeni yeni tüyler eklendi…”