ALTIN 277,7062
DOLAR 5,7739
EURO 6,3967
BIST 95.394
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 30°C
Parçalı Bulutlu

45 Saniye / Nilüfer Bekçi

20.03.2019
2
A+
A-
45 Saniye / Nilüfer Bekçi

                                                                          17 Ağustos 2017

Sallanarak uyandık. Sabahın üçüydü. Deprem oldu dedik yattık. Sabah 7 de çalan telefona uyandık. Kara bir haberdi. Çok sevdiğimiz arkadaşımızın kız kardeşi vefat etmişti. Geceki sarsıntı Marmara’da meydana gelen büyük ama çok büyük bir depremdi. İşte o depremde hayatını kaybetmişti Melek.

Mühendisti. Anneydi. Çevresindeki herkesin sevdiği bir kadındı.Kimseyi kırmaz, herkesin yardımına koşar, herkes hep iyi olsun, her şey herkesin iyiliğine olsun isterdi. Bunun  için de çırpınır dururdu.Adı gibi Melek’ti.  Çok tatlı dilli, güler yüzlüydü.Henüz çok küçük olan oğlunu ailesine emanet edip şantiyeye göreve gidecekti. Şirketin iki farklı yerde şantiyesi vardı; ailesinin yazlığına yakın olduğu için Yalova’dakini seçti. Hafta sonları gider, oğlumu görürüm demişti. Otelde kalacağı yer ayarlandı. Bütün gününü şantiyede geçirdi. Akşam olunca Öğretmenevinde kalan arkadaşı “otele gitme gel benimle kal, beni yalnız bırakma” dedi. Kıramadı gitti. Gece o korkunç sarsıntıyla uyandılar. Her yer kararmıştı. Kendilerini odadan dışarıya attılar. Ne yazık ki kaçamadılar. Yıkılan binanın altında kalmışlardı. Kapalı alan fobisi vardı. MR bile çektirememişti. Saatlerce göçük altında bekledi. Ne yazık ki kurtarılamadı. Melek Özen’di. Melek oldu. Göçük altında kurtarılmayı beklerken umudunu kesmiş olacak ki “Oğlum beni affetsin” demişti sanki suçu varmış gibi. ”Bir de çantamı bulsunlar. İçinde bir not var.”  Çanta bulundu. Oğlunu babası almak isterse engel olmamalarını istiyordu. Sanki öleceğimi hissetmiş gibi hep yanında taşıyordu bu notu. Depremde hayatını kaybetti. Görevi için oradaydı. Şehit oldu. Annesi, babası, kardeşleri, eski eşi oğluna yokluğunu hissettirmeden büyütmek için ellerinden geleni yaptılar. Melek unutulmasın, konuşulsun istiyorlar ve onunla gurur duyuyorlar. Ruhu şad olsun.

Denizli Devlet Hastanesi’nde doktordu. Kızı çok küçüktü. O çalışırken annesi bakıyordu. Ailece İzmit’e yazlığa gittiklerinde kızını da göndermek zorunda kalmıştı. Sabaha karşı gelen korkunç haberle yıkıldılar. Ailesinin evi depremde yıkılmıştı.  Kızları göçük altındaydı. Hemen Hareket ettiler. İzmit’e vardıklarında göçük altından yavrucağın sesi geliyordu. Kurtarma çalışmaları yavaştı. Henüz yeterli yardım ekibi ulaşamamıştı.İnsanlar birbirine yardım etmeye, komşu komşuyu bulmaya çalışıyordu. Bir ümit başhekimini aradı. “Bir şeyler yapın” dedi. “Yardım edin. Kızımın sesi geliyor hala hayatta” Ne yazık ki yetişemediler.   Çok geçmeden, kaybettiği kızının acısını içine gömüp hastalarıyla ilgilenmek üzere görevine geri döndü.

Oğulları, eşi ve çocuğuyla birlikte görevli olduğu İzmit’te yaşıyordu. Mutluydular. O meşum gecede bulundukları sokakta yıkılan tek bina onların apartmanıydı. Cansız bedenleri birbirine sarılmış halde bulundu.

Ankara’da yaşıyorlardı. Oğulları Kocaeli’nde öğrenciydi. Ev tutmuşlardı. Sabah televizyondan öğrendiler depremi. Cep telefonları devre dışıydı. Oğullarından haber alamıyor, sağ olup olmadığını bilmiyorlardı.Hemen yola çıktılar.Kocaeli’ne vardıklarında korkunç bir tabloyla karşılaştılar. Sokakları, caddeleri birbirinden ayırmak, apartmanları tanımak imkansızdı. Her tarafta iskambil kağıdından evler gibi birbiri üstüne yıkılmış evler, molozlar, yanan binalar, inlemeler, çığlıklar, “sesimi duyan var mı” nidaları, yalvarmalar, ağlamalar, ağıtlar…Tozdan göz gözü görmüyordu. Oğullarının oturduğu evi zorlukla bulabildiler.

Olan şuydu:

Yerel saatle 3.02 de merkez üssü Gölcük olan ve 45 saniye süren bir deprem meydana gelmiş, deprem sadece Kocaeli’nde değil, Ankara’dan İzmir’e kadar geniş bir bölgede ve Marmara’da hissedilmişti. Resmi bilgilere göre başta Kocaeli, Sakarya, Yalova ve İstanbul olmak üzere çevre il ve ilçelerle birlikte 17.480 kişi ölmüş, 23.781 kişi yaralanmış, 505 kişi sakat kalmış, 285.211 ev, 42.902 işyeri hasar görmüş, 100 000’in üzerinde insan evsiz kalmıştı.Türkiye hazırlıksız yakalanmıştı. Elektrikler kesik, imkânlar kısıtlıydı. Dış dünya ile irtibat kesilmişti. Oysa ilk 24 saat depremde çok önemliydi. Haberleşme tüm boyutlarıyla felç olmuştu.  Hatta yakınlarının durumunu öğrenmek üzere helikopter ile Adapazarı’na hareket eden dönemin İçişleri Bakanı Saadettin Tantan, gördüğü vahim tabloyu Ankara’ya amatör bir telsizci yardımı ile aktarabilmişti. Haberi alınca deprem bölgesine akın eden insanların oluşturduğu yoğun araç trafiği nedeniyle TEM ve E5 kilitlenmişti. Trafik, yaralıların deprem bölgesinden ambulanslarla çevre il ve ilçelerdeki hastanelere intikalini güçleştirirken yardım araçlarının da deprem bölgesine gelmesini geciktirmişti.   İlk arama-kurtarma çalışmaları halk tarafından gerçekleştiriliyordu. İnsanlar kötü haberi önce radyodan duydular. Ertesi gün televizyon ekiplerinin olay yerine varması sonrasında Türkiye gördüklerine inanamadı. Haberleşme tüm boyutlarıyla felç olmuştu.Arama kurtarma ekipleri yıkılan binalar nedeniyle yollar kapandığı için ve bazı viyadüklerle yollar kullanılamaz hale geldiği için bölgeye çok geç ulaşmıştı.  Cenaze ve defin işlemleri devlet kurumları ilk birkaç gün işlevsiz hale geldiği için yapılamamış ve her taraftan ceset kokuları gelmeye başlamıştı. Sonuçta insanlar kaybettikleri yakınlarını hiçbir resmi işlem yapmadan toplu mezarlara defnetmek zorunda kaldılar. Enkaz kaldırma ve kurtarma sırasında yaşanan fiyasko, cenazelerin kimlik tespitinde olduğu gibi korunmasında da yaşanırken, mezar yeri sorunu ilginç yöntemlerle giderildi. Hastanelerin, morglarının ardından Kocaeli’deki buz pateni pistini de dolduran üç binden fazla ölüyle karşılaşan Kocaeli’de mezar kazılması sorunu belediye ve özel sektör kuruluşlarına ait kepçelerle halledilmeye çalışıldı. Cenazeler ne namaz, ne de defin kağıdı olmadan defnediliyor.”Bu nedenle can kaybının resmi rakamların üzerinde olduğu bir gerçek.  Resmi olmayan bilgilere göre ise 50.000’e yakın kişi ölmüş, 100.000’e de yakın kişi yaralanmıştı.

Bu arada depremi radyodan haber alan köpekli ve doktorlu sivil bir arama-kurtarma ekibi 1 saat 25 dakika sonra Avcılar’daydı. Pek çoğumuzun adını ilk kez o gün duyduğu AKUT 17 Ağustos Depremi’ndeki arama-kurtarma çalışmaları boyunca 200 kişiyi enkaz altından çıkardı. Pek çok kişi bölgeye yardım gönderdi. Halk tüm Türkiye’de kenetlendi. Bir çok vatandaş deprem bölgesine giderek kurtarma çalışmalarına yardım etti, uygun mesleği olanlar kendi mesleklerini bölgede ücretsiz icra ettiler.

Gölcük depreminden sonra Türkiye’ye toplamda 52 ülke yardım etti.Japonya, Belçika, İsrail, Azerbaycan, Bangladeş, KKTC, Kıbrıs Rum Kesimi, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Fas, Cezayir, Almanya, İtalya, Pakistan, Ürdün, Fransa, Rusya, İngiltere, Mısır, Yunanistan, Gürcistan, İsveç, Macaristan, Malezya, Finlandiya, Amerika Birleşik Devletleri bu ülkelerden bazıları.

Depremin Türkiye’nin sanayi bölgesi olan Marmara bölgesinde gerçekleşmesi Türk ekonomisini bir hayli zorlamıştı.

O günlerde Türkiye sahnesine çıkan Jeofizikçi akademisyen Ahmet Mete Işıkara, “Deprem öldürmez, binalar öldürür derken” önemli bir soruna işaret ediyordu. Plansız kentleşme, riskli yapılaşma, yaptırımsız denetim ve eğitimsiz kitleler… Ve toplumdaki deprem bilincine ilişkin şöyle diyordu: “Jeofizikçi akademisyen Ahmet Mete Işıkara, “Deprem öldürmez, binalar öldürür derken” önemli bir soruna işaret ediyordu. Plansız kentleşme, riskli yapılaşma, yaptırımsız denetim ve eğitimsiz kitleler… Ve toplumdaki deprem bilincine ilişkin şöyle diyordu: “ Okul, ev ve iş yerinde önlem alma ve doğru davranma  %28 çıktı. Bunu yükseltmeliyiz.” 

Depremden yalnızca 87 gün sonraydı. Düzce’de henüz birkaç aylık evli mutlu bir çift.Akşam yemeği için kızartma yapacaklardı fritözü balkona çıkatmışlardı. Saatler 18.57 30 saniye müthiş bir sarsıntıyla sallandılar.7.2 idi. Ne yazık ki bina üzerlerine yıkıldı. Ama hayattaydılar. Masa onları korumuştu. Bu sefer cep telefonları çalışıyordu. Hemen yakınlarına göçük altında oldukları haberini verdi. Hepsi Düzce’ye hareket ettiler. Zaman aleyhlerine işliyordu. Kadın havasızlıktan ölmek üzereydi. Çaresizce bekliyorlardı. Bir süre sonra nefesi duyulmaz oldu. Ölmüştü.  Karısının cansız bedeni üzerinde bir gün bekledi. Kurtarıldığında kolları ve bacakları kangren nedeniyle kesilmek zorundaydı. Buna rağmen “oh be yaşıyorum” diyor, tadına varmak istercesine derin derin nefes alıp veriyor, taze, temiz havayı içine çekiyordu. Ne yazık ki uzun süre susuz kaldığı için böbrekleri iflas etmişti. Tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadı. Annesinin neşesi, gurur kaynağıydı. Yok olup gitti. Eşi ile ayrı şehirlerden geliyorlardı. Her aile kendi evladını yanına almak istediğinden mezarları beraber olamadı.

Bunlar yalnızca benim çevremde yaşananlar. Size yakınlarından duyduklarımı aktarmaya çalıştım. Aradan 19 yıl geçti. Herhangi bir hatam, eksik ya da yanlış hatırladığım yer varsa beni affetsinler. Kendilerine tekrar başsağlığı, ölenlere rahmet diliyorum.

Kimisi bu depremleri güneş tutulmasına bağladı, kimi HAARP saldırısı olduğunu iddia etti, kimi içki içilen yerlere gidip 7.4 yetmedi mi yazılı pankartlar açtı. O gece mezarlıklarda ölülerin, şehitliklerde şehitlerin topluca kalkıp dua ettiğini gördüğünü iddia edenler, denizin üzerinde depremden hemen önce bir alev topu gördüğünü ya da yerin altından korkunç bir uğultu geldiğini söyleyenler çıktı.

 Oysa ki bu,bu coğrafyada hep hazır olmamız gereken bir doğa olayıydı.Bence almamız gereken dersi aradan geçen 19 yılda ne yazık ki unuttuk. İnşaat Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi Başkanı Cemal Gökçe, geçen yıl 17 Ağustos depreminin yıl dönümü nedeniyle düzenlediği değerlendirme toplantısında ne söylemiş: “Deprem bahane edilerek yeni bir rant düzeni yaratıldı. 2000 yılından sonra kentsel dönüşüm yeni zenginler yaratmanın yolu olarak görüldü. Geldiğimiz noktada İstanbul 1999 yılından daha iyi daha iç açıcı durumda değil. 17 Ağustos depremi İstanbul’a 110 km. uzaklıkta meydana gelmesine karşın 30 bin binaya hasar verdi, 32’si Avcılar’da 50 bina yıkıldı. Oysa 17 Ağustos İstanbul depremi değildi. Büyük Marmara Depremi’nden sonra İstanbul’da 493 toplanma ve çadır alanı belirlendi. Fakat bu alanların dörtte üçünün yerini binalar aldı…”

 Depremlerde yaptıkları binaların sağlam olmaması nedeni ile bir çok müteahhide dava açıldığını, ancak sadece veli Göçer’in ceza aldığını da belirtmek isterim. 18 yıl 9 ay ceza aldı ama depremin 12.yıldönümüne kısa bir süre kala tahliye oldu.

Peki ne yapalım, öncelikle

ETİKETLER: ,
BİR YORUM YAZIN
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.