ALTIN 481,97
DOLAR 7,8645
EURO 9,3159
BIST 1,1827
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 20°C
Sağanak Yağışlı

Dursaliye Şahan Köşe Yazıları / Avrupa Gazetesi

15.04.2014
259
A+
A-
Dursaliye Şahan Köşe Yazıları / Avrupa Gazetesi

Avrupa Gazetesi |Dürsaliye Şahan Köşe Yazıları

| Dürsaliye Şahan

09 24 2014

Murat Bardakçı ve Kim Kardashian

Star Tv’de  programın adı Melek. Popüler konuk Fatih Çıtlak.

Sayın Çıtlak giyimi ve duruşu ile bir hocadan çok holding patronlarına benziyor. Elbette bu hata ya da kusur değil.

Konumuza yani programımıza dönecek olursak canlı yayında telefon bağlantısı yapılmış. İstanbul’dan bir izleyici olacakları önceden rüyasında gördüğü için huzursuz ve bu öngörü yeteneğinden kurtulmak istiyor.

(Çocukluğumdan bu yana insan üstü bir yeteneğim olmasını istemişimdir hep ama maalesef.)

Stüdyodaki izleyici konuklar ve Melek hanım biraz şaşkın. “Hocam ne dersiniz. Böyle bir şey olabilir mi?

El cevap: “Evet, bazen olacaklar bizlere önceden ayan olabilir. Bu tür rüyaları görenler vardır. Hatta bir şey daha söyleyeceğim. Bunu iyi dinleyin. İnanmayacaksınız ama;  gayri Müslümler bile görebilir.”

Elimde kaşık dona kaldım. Yani oradaki konukların içinden biri çıkıp şöyle mi dedi acaba?

“Hocam Dünyadaki milyarlarca insan rüya görmüyor di mi?”

Söylendim durdum ama elim kaleme gitmedi. Zaten bilinen şeyler diyerek geçiştirdim.

Neyse bu bir.

Gelelim ikincisine. Gazetelerden okudum. Murat Bardakçı izleyicilere kızınca; “Niye Kim Kardashian’ın koca kıçını seyrediyorsunuz? O da Ermeni,” demiş.

Bu konuda söyleyecek çok şey var ama ben şu kadarını söyleyebilirim.

Sayın Bardakçı; Kim Kardashian’ı insanlar seyretmek istemiyor. Kim Kardashian medya tarafından sürekli olarak okurun ve izleyicinin burnuna sokuluyor. Genellikle manşetlerin sol tarafında söylediğiniz gibi abartılı poposu ile önümüze geliyor. Ermeni olması ile kimse ilgilenmiyor. Ben kendi adıma siz söyleyince öğrenmiş oldum. Kim Kardashian kapitalist sistemin obez tüketiciler için ürettiği projelerinden biridir. Koca dediğiniz uzvu ile okuyucuya yani tüketicilere şu mesajı vermektedir:

“Ey okuyucu, ey televizyon izleyicisi; bizim ürettiğimiz sağlıksız gıdalar ile formun bozulmuş, cüssen irileşmiş olabilir ama üzülme. Bak Kim Kardashian’a koca poposu ile ne kadar sempatik ve arzulanan bir kadın. Sen de böyle olabilirsin. Üzülme. Senin için de üretmeye devam edeceğiz. İç çamaşırından, her türlü kıyafetine kadar. Yeter ki sen al. Vücudunu her haliyle sev ki tüketim çılgınlığın sekteye uğramasın. Bak Kardashian koca poposu ile ne kadar seksi ve ne kadar ünlü. Hadi o giysileri sen de al ve sen de seksi ol.”

Devlet Sanatı Desteklemeli mi?

Edebiyat destekleri başladı ya; yazarlar arasında (bunlara bazen ağır toplar da karışıyor) Devlet Sanatı Desteklemeli mi? Bu kısacık cümleye halen bir açıklık getirilmedi.

Bence desteklemeli. Hem de sonuna kadar. Devlet desteklemezse, sanatçı devletine bunu hatırlatmalı.

Sağlıcakla kalınız.Devam

09 17 2014

Dursaliye Şahan

Ödüller Kimler İçin

Ödül dedim ya, birçok sanatçı dudak bükecektir.

“Gerçek sanatçı ödül beklemez.”

Taylan Kara, Orhan Kemal Ödülünün arkasından ülkemizdeki ödüllerin veriliş biçimi hakkında yazdı. Konu derin, bana göre vahim ve bir o kadar anlatması zor.

Şimdi Taylan Kara kısaca diyor ki; “Türkiye’deki edebiyat ödüllerinin veriliş biçimi akıllara ziyan.” İddiası; Türkiye’deki edebiyat piyasasının üç beş kişinin mutlak hakimiyeti altında olduğu yönünde. Kanıt olarak da; 2013 yılındaki 23 edebiyat ödülünün aşağıdaki jüri istatistiklerini gösteriyor.

Doğan Hızlan: 12 kez

Hilmi Yavuz: 5 kez

Cevat Çapan: 4 kez

Egemen Berköz: 4 kez

Metin Celâl: 4 kez

Refik Durbaş: 4 kez

Cemil Kavukçu, Enver Ercan, Eray Canberk, Faruk Şüyün, Nursel Duruel, Selim İleri, Semih Gümüş, Turgay Fişekçi, Turhan Günay ve Ülkü Tamer isimleri ise 3’er kez ödül jürisinde yer almıştır.

Doğan Hızlan’ın seçici kurulunda bulunduğu edebiyat ödüllerinden bazıları da aşağıdaki gibi.

*Behçet Necatigil Şiir Ödülü

*Sait Faik Hikaye Armağanı

*Sedat Simavi Edebiyat Ödülü

*Yunus Nadi Şiir Ödülü

*Haldun Taner Öykü Ödülü

*Erdal Öz Edebiyat Ödülü (2010 yılına kadar)

*Behçet Aysan Şiir Ödülü

*Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü

*Altın Portakal Şiir Ödülü

*Dünya Kitap Ödülü

*Attila İlhan Şiir Ödülü

*Melih Cevdet Anday Şiir Ödülü

*Metin Altıok Şiir Ödülü

Arkeoloji, kent mimarisi, resim, moda tasarımı, heykel, tiyatro, sinema, Türk Halk Müziği ve fotoğraf dallarında verilen Aydın Doğan ödüllerine Doğan Hızlan’ın katılması gelenekselleşmiş.

Doğan Hızlan’ın jürisi olduğu bütün yarışmalara katılmış bir yazar olarak bu durumun farkındayım ve hep merak etmişimdir bu nasıl bir fedakarlıktır?

Olayı kişiselleştirmeden konuya dönüyorum. Yazının arkasından Ulusal Kanal’da Sadık Albayrak’ın sunduğu Edebiyat Cephesinde Cengiz Gündoğdu ile birlikte Taylan Kara konuyu bir saat boyunca tartıştılar. Oğluna ödül veren jüri üyesi, hiç eser görmeden ödül veren jüri üyeleri, binlerce sayfayı okuduğunu varsaydığımız jürilerin halleri yeniden anlatıldı.

Sanıyorum izleyen sıradan insanlarda şöyle bir kanaat oluştu: Türkiye’deki ödül sistemi danışıklı dövüştür. Yani esere değil, kişilere, önceden belirlenmişlere verilmektedir. Bunun nesnel nedenleri ayrı ve uzun bir konudur ki yayınevlerinden, cemaatlere, hükümetlere hatta CIA’ye kadar uzanmaktadır. (Şu CIA’nin burnunu sokmadığı neresi var acaba?!)

Aslında konuya noktayı koyan Taylan Kara ve Cengiz Gündoğdu’nun konuşmaları kulaktan kulağa fısıltıyla dolaştı ama meslek örgütleri örneğin benim de üyesi olduğum Yazarlar Sendikasından çıt çıkmadı. (Umarım beni utandıracak bir şey söylemişlerdir.)

Peki, bu iki ustanın üzerine ben ne söyleyebilirim?

İlki ortaokul yıllarıma dayanan bu güne kadar toplamda irili ufaklı 23 öykü ödülüm var.

Her biri benim için çok kıymetli.  Sonuç olarak naçizane değişmez iddiam; bir ülkede ödüller olmalı ve sanatçılar hak ettikleri ölçüde takdir edilmelidir.

Ne yazık ki; Taylan Kara’nın bütün söyledikleri doğru. Önemli yarışmaların tamamı, hatta bazı küçük yarışmaların bile birincilikleri önceden belirlenen isimlere verilmektedir.

Sayın Cengiz Gündoğdu; “Bir yarışmada bir tane ödül olur. İkincilik, üçüncülük olmaz,” dedi. Her sabah güzel bir öykü okuyarak güne başlama alışkanlığım var. Yıllardır bu böyle. Birbirinden güzel o kadar çok öykü okudum ki, bunlar yarışmak üzere aynı anda karşıma gelseydi 77.nci ödül bile çıkardı diye düşünüyorum.

Bir de Bakanlığın Edebiyat Destekleri gündeme geldi. “Yazar böyle bir desteği kabul etmemelidir. Bakanlık yazmak için destekte bulunmaz, olsa olsa yazmamaları için yazarları destekler.”

Buna da katılmıyorum. Yazmak isteyip de ekonomik kaygılar yüzünden zaman ayıramayan bir yazarla hiç karşılaşmamış olamazsınız.  Ayrıca destekler Bakanın şahsi hesabından değil, milletin ödediği vergilerden o da okyanustaki bir damla misali veriliyor.

Elbette bir devlet sanatçısını maddi manevi desteklemeli. Ülkemizde bu güne kadar sanata ve sanatçıya hak ettiği destek verilmediği için belki yadırganıyor. Destekler sürmeli. Şeffaf ve adil olarak tabii ki artarak sürmeli.

Son olarak Sayın Doğan Hızlan’ın da jüri üyeliğine ara vererek hak ettiği harika tatile kavuşmasını diliyorum. Devam 

09 11 2014

Dürsaliye Şahan

Ceyhan Hapishanesinde Tecavüz Skandalı

09 11 2014

Dursaliye Şahan

Hani hep alıştığımız bir ifade vardır. Size öyle bir bakar ki; sanki rüşvet yiyen, saat beş olsa da gitsem diyen o değildir.

Maksimum terfi isterken iş sorumluluğa gelince minimuma inmekten kaçınmaz.

Yayıldığı koltukta biraz kıpırdamak yerine; “Bu gün git yarın gel” demekte hiçbir sakınca görmez
Devlet arkasında ya; burnundan kıl aldırmaz.

Evet! Doğru tahmin ettiniz; “Benim memurum işini bilir” diyenin anlatmak istediği kesimden bahsediyorum.

Ülkemizde yaklaşık 2 bin çocuk tutuklu bulunuyor. Bunlarla ilgili skandal cezaevi haberlerini sık sık duyuyoruz.

Adana Ceyhan M Tipi Cezaevinde tecavüze uğrayan 15 yaşındaki çocuğun haberi bunlardan sadece biriydi.

Mağdur çocuk mahkum; görevlilere koğuş değiştirmek istediğini defalarca dile getirmiş ama kimse aldırmamış. Tecavüz öncesi kameralara olayı haber vermeye çalışmış o da işe yaramamış.

Sonunda olay ortaya çıkıp soruşturma başlatılıyor ama görevliler hakkında yıldırım hızıyla takipsizlik kararı veriliyor
Yani bu şu demek oluyor. Görevlilerin bu konuda hiçbir ihmali ve suçu yok.

Şimdi bundan sonrası daha ilginç. Haberin ertesi günü Nagehan Alçı Milliyet gazetesindeki köşesinde kendisine cezaevlerinden yağmur gibi mektup geldiğini yazmış. Hatta ocak ayından bu yana bu mektupların garipsenecek kadar arttığını söylüyor.

Mektup yollayan mahkumların ortak iddiaları şu: 17 ve 25 Aralık süreçlerinin hemen akabinde birçok cezaevi müdürleri ve gardiyanları PKK’lı tutuklu ve hükümlüleri adeta provoke ediyordu
“Sözlü ve fiziksel taciz, çıplak arama, Kürtçe mektuplara izin vermeme, aileden gelen hiçbir şeyi iletmeme…”

Nagehan Alçı’ya ve ona ulaşanlara göre; son dönemde birçok cezaevine ‘paralel yapı’ mensubu kişiler atanmıştı. Mahkumları provoke ederek isyan çıkarmak istiyorlardı. Çünkü çözüm sürecini sıkıntıya sokmak istiyorlardı.

Kısaca devletin içindeki paralel yapı cezaevlerini de kontrol altında tutuyor, hükümeti zor durumda bırakmak, çözüm sürecine zarar vermek ve kaos yaratmak için cezaevlerinde bir isyan başlatılmasına çalışıyordu.

Olabilir aslında. Yani paralel yapı cezaevlerine yayılmış olabilir ama buradaki tuhaflık da şu: Mevcut hükümet sık sık operasyonlar düzenleyerek yüzlerce polise görev değişikliği yaptı. Yapıyor. Hatta bazılarının görevlerine son verdi
Peki, söz konusu hapishane müdürleri ve gardiyanları olunca mı gücü yetmiyor?

Bence Adana Ceyhan Cezaevi dahil olmak üzere, birçok tutukevinde çalışan görevliler hangi kesimden olursa olsun öncelikle “memur” zihniyetinden, yukarıda anlatmaya çalıştığım kesimden oldukları için bu denli duyarsız, sorumsuz ve tembel davranıyorlar.

Takipsizlik kararı verilen o sekiz memur o çocuk mahkumlar için maaş aldıklarının farkında değiller
Ceyhan Tutukevindeki ihmal affedildiği sürece de aynı vakaları duymaya vah vah ederek geçiştirmeye devam edeceğiz.

Hukuk Köşesi

Bu arada gazetemizde artık bir Hukuk Köşesi başlatıldı.

Avukat Sevim Özdemir, gurbetçilerin her türlü sosyal hakları ve hukuk sorunları için her hafta bizlerle olacak.

Türkiye’deki ve İngiltere’deki hukuk sorularımıza en azından ön bilgi alabileceğimiz bir danışmanın yazar kadrosuna katılmasının yararlı olduğunu düşünüyorum.

Sağlıcakla kalınız. Devam

09 01 2014

Dursaliye Sahan

Çocuklar, kadınlar ve diğerleri…

Hani hep alıştığımız bir ifade vardır. Size öyle bir bakar ki; sanki rüşvet yiyen, saat beş olsa da gitsem diyen o değildir.

Maksimum terfi isterken iş sorumluluğa gelince minimuma inmekten kaçınmaz.

Yayıldığı koltukta biraz kıpırdamak yerine; “Bu gün git yarın gel” demekte hiçbir sakınca görmez.

Devlet arkasında ya; burnundan kıl aldırmaz.

Evet! Doğru tahmin ettiniz; “Benim memurum işini bilir” diyenin anlatmak istediği kesimden bahsediyorum.

Ülkemizde yaklaşık 2 bin çocuk tutuklu bulunuyor. Bunlarla ilgili skandal cezaevi haberlerini sık sık duyuyoruz.

Adana Ceyhan M Tipi Cezaevinde tecavüze uğrayan 15 yaşındaki çocuğun haberi bunlardan sadece biriydi.

Mağdur çocuk mahkum; görevlilere koğuş değiştirmek istediğini defalarca dile getirmiş ama kimse aldırmamış. Tecavüz öncesi kameralara olayı haber vermeye çalışmış o da işe yaramamış.

Sonunda olay ortaya çıkıp soruşturma başlatılıyor ama görevliler hakkında yıldırım hızıyla takipsizlik kararı veriliyor.

Yani bu şu demek oluyor. Görevlilerin bu konuda hiçbir ihmali ve suçu yok.

Şimdi bundan sonrası daha ilginç. Haberin ertesi günü Nagehan Alçı Milliyet gazetesindeki köşesinde kendisine cezaevlerinden yağmur gibi mektup geldiğini yazmış. Hatta ocak ayından bu yana bu mektupların garipsenecek kadar arttığını söylüyor.

Mektup yollayan mahkumların ortak iddiaları şu: 17 ve 25 Aralık süreçlerinin hemen akabinde birçok cezaevi müdürleri ve gardiyanları PKK’lı tutuklu ve hükümlüleri adeta provoke ediyordu.

“Sözlü ve fiziksel taciz, çıplak arama, Kürtçe mektuplara izin vermeme, aileden gelen hiçbir şeyi iletmeme…”

Nagehan Alçı’ya ve ona ulaşanlara göre; son dönemde birçok cezaevine ‘paralel yapı’ mensubu kişiler atanmıştı. Mahkumları provoke ederek isyan çıkarmak istiyorlardı. Çünkü çözüm sürecini sıkıntıya sokmak istiyorlardı.

Kısaca devletin içindeki paralel yapı cezaevlerini de kontrol altında tutuyor, hükümeti zor durumda bırakmak, çözüm sürecine zarar vermek ve kaos yaratmak için cezaevlerinde bir isyan başlatılmasına çalışıyordu.

Olabilir aslında. Yani paralel yapı cezaevlerine yayılmış olabilir ama buradaki tuhaflık da şu: Mevcut hükümet sık sık operasyonlar düzenleyerek yüzlerce polise görev değişikliği yaptı. Yapıyor. Hatta bazılarının görevlerine son verdi.

Peki, söz konusu hapishane müdürleri ve gardiyanları olunca mı gücü yetmiyor?

Bence Adana Ceyhan Cezaevi dahil olmak üzere, birçok tutukevinde çalışan görevliler hangi kesimden olursa olsun öncelikle “memur” zihniyetinden, yukarıda anlatmaya çalıştığım kesimden oldukları için bu denli duyarsız, sorumsuz ve tembel davranıyorlar.

Takipsizlik kararı verilen o sekiz memur o çocuk mahkumlar için maaş aldıklarının farkında değiller.

Ceyhan Tutukevindeki ihmal affedildiği sürece de aynı vakaları duymaya vah vah ederek geçiştirmeye devam edeceğiz.

Hukuk Köşesi

Bu arada gazetemizde artık bir Hukuk Köşesi başlatıldı.

Avukat Sevim Özdemir, gurbetçilerin her türlü sosyal hakları ve hukuk sorunları için her hafta bizlerle olacak.

Türkiye’deki ve İngiltere’deki hukuk sorularımıza en azından ön bilgi alabileceğimiz bir danışmanın yazar kadrosuna katılmasının yararlı olduğunu düşünüyorum.

Sağlıcakla kalınız.

Devam 

08 27 2014

Dursaliye Sahan

Şiir Akşamları ve Damlacık

Tatilin son günlerini harcıyoruz. Kadıköy Kız Lisesinin bahçesinde geleneksel Moda festivali var. Kültür Kentleri Birliğinin davetlisi olarak okur yazar buluşmasına katıldım.

Neredeyse 30 yıla yaklaşan Kültür Kentleri Birliğinin uzun yolculuğunu; Hakkı Gümüştaş’ın mütevazi ifadelerinden dinlerken sevgili Esma Bayraktar’ın samimi şakaları bütün davetlileri güldürdü.

Şairler, bestekarlar, yazarlar ve sanatseverler bir arada olunca nasıl olur? Bir ara şarkıdaki Akdeniz akşamları aklıma geldi. Sanki Moda için yazılmış..

Buraya kadar her şey çok güzel, çok keyifliydi. Hele Mevlut Kefli’nin okuduğu son şiiri dinleseydiniz… Diğerleri de çok güzeldi.

Kötü haber ise İzmir’den geldi:

AKP İzmir Milletvekili Binali Yıldırım Konak Tünelleri çalışması için start vermişti. Birçok yönü varda en önemli bölümlerinden biri şu: Konak Tünelleri demek Damlacık Mahallesi sakinlerinin yerlerinden olması demek. Kentin en eski yerleşim birimlerinden biri Damlacık. Kamulaştırma kararı hepsinin belini bükmüş. Yetkililer vaz geçmiyor Damlacık halkı da vaz geçecek gibi görünmüyor. Onlarca yaşlı, çocuklar, kadınlar, hastalar… Düşünsenize yıllarınızı geçirdiğiniz evinizden sizi çıkarıyorlar. Üstelik verdikleri ücret de normal piyasa koşullarının altında.

Arazinin ranta meyilli olması bir yana tarihi bir zenginliğin de yok olma ihtimali yüksek.

Bilirkişi raporu da maalesef Damlacık halkına karşı.

Bakalım önümüzdeki günlerde neler olacak?

Sağlıcakla kalınız  Devam 

08 19 2014

Dursaliye Sahan

Şuh kahkahalar Arınç’a

Memleketimdeyim. İlk durak İstanbul ve doğruca balıkçılar çarşısı.

Hani Sayın Ekmeleddin Suriyeli dilencilerden yakınır gibi oldu da bir nebze eleştirildi ya; geçiniz! Hatta bütün dilencileri unutunuz. Rabbim bana öyle birini gösterdi ki; artık bu konuda söz bitmiştir. Sizler için fotoğrafladım. Haftaya göreceksiniz ve bana hak vereceksiniz. Şu an onun kim tarafından nasıl çalıştırıldığını araştırmakla meşgulüm. Dilenci cenneti Türkiye’min en masumunu size takdim edecek olmaktan gurur duyuyorum.

İkinci durak Edremit Akçay. İğne atsanız yere düşmeyecek durumda. Kahve, restoran, mağaza ve beton bina sayısındaki önlenemez artış bütün hızıyla devam ediyor.

Ana caddede yürürken birden ışıklar arasında hareli renkler dikkatimi çekti. Hemen içeri girdim. Doğru görmüşüm içerde renk cümbüşü var. Kalabalıktan sıyrılıp içerde nefes almak iyi geldi elbette.

Karma bir resim sergisi ve ne yazık ki ressamlardan birini bile tanıyamadım.

Sahilde kızıma anlattım. Kızım olduğu için söylemiyorum ama Leyla hanım resim konusunda oldukça iyi ve sanatçıları annesinden daha iyi tanır.

Neyse ana kız şezlonglarımıza uzanmış her zamanki gibi lak lak yapmaya hazırlanıyoruz.

Hemen yanımızda genç bir grup var. Kızlı erkekli. Arınç’ın iffetli kadın tarifini tartışıyorlar.

“Kadın dediğin kahkaha atmamalı,” teorisine yapılan yorumların birkaç tanesini virgülüne dokunmadan veriyorum.

“Kesin hanımı güzel gülemiyordur.”

“Dikkat dağıtmak için yapıyorlar.”

“Adam doğru söylüyor. Hamiyet’i düşünsene.”

“Doğru valla. Ağzında çakıl taşı var sanırsın.”

“Banu Alkan’ı Meclise yollayalım, neremi şarkısını söylesin.”

“Hadi güzel gülme yarışı yapalım.”

Evet, sonunda iş yarışma haline dönüştü. En ilginci de şuh gülme kısmıydı. Ben gülmeyi Allah vergisi sanırdım meğer daha çok teknikmiş. Yani biraz çalıştığınızda şuh kahkahalar atabiliyorsunuz. Hatta cadı kahkahası diye bir terim bile varmış. Utanmasam ben de deneyecektim ama; “Teyze sana ne oluyor?” demelerinden korktum.

Ne yazık ki tekniği kapamadan kalkmak zorunda kaldım. Çünkü kızımla zevklerimiz uyuşmuyor. Gülme yarışmasını çok banal buldu.

Sonra aynı sergi salonuna birlikte girdik. Resimlere bayıldı. Amatör bir grup olmasına rağmen çok iyi işler çıkarmış olduklarını söyledi.

Ne zaman yeni bir şehre gitsem; gözüm sanat etkinliklerine takılır. Gitmeyecek olsam da merak ederim. Hele böyle kolayca gezilecek sergi salonlarına filan mest olurum.

O şehirlerden ayrıldığımızda aklımızda  en çok onlar kalmıyor mu? Ya da o şehirleri diğerlerinden ayıran, kimlik kazandıran nedir ki?

Ressam Gülseren Kayalı önderliğinde çalışan Akademi Zeytinli katılımcılarının ‘Benim Dünyam’ isimli karma sergisinin isimsiz kahramanları; Meral Kırımtay, Gönül Tufan, Serap Dostal, Ayla Şen, Gülçin Ayla, Güllü Ergin, Basri Günhan, Hilal Akar, Ender Birkal, Nudiye Erdemli, Gürgün Aktan, Bilge Göral, Hatem Bal, Kübra Kırım, Filiz Sarp, Nilgün Demirel, Nedime Erkan ve Fatma Kaya’yı yürekten kutluyorum.

Sağlıcakla kalınız…

Devam

08 19  2014

Dursaliye Sahan

Hoş Bulduk Londra

Bir aralar Struma olayına takmıştı. Hani şu 1940 yılında Nazilerden kaçarken boğazda batırılan Yahudi gemisine. Onlarla ilgili film öyküsü yazıyordu. Neler neler bulup çıkardı. (Ah şimdi Gazze’de olanları gördükçe bunlar o gemide batanların torunları olabilir mi diye düşünüyorum. O acıyı yaşayanlar bu kıyımı nasıl yapabilir?)

Neyse sonra arkadaşımız hop Hollanda’ya gitti. Struma’da dedesini kaybeden bir Yahudi bulduğunu söylüyordu.

Derken nasıl olmuşsa, o yolculukta Avrupa’ya giden bizim şimdiki göçmenlerle tanışmış. “Konu çok güncel ve acil,” diyerek çalakalem başladı.

Acil dedi ama bir yıl sürdü. Neredeyse unutmak üzereydim sonra bir baktım postadan ‘Hoş Bulduk Londra’ romanı çıktı.

Yakında beyazperde de göreceğimizden eminim.

Neyse geçtiğimiz hafta Datça’da imza günündeydik.

Metomorfoz Sanat Evinde.

Gülsüm Öz Hoş Bulduk Londra’yı imzaladı ben Hikaye Hırsızı’nı.

Datça’nın engin maviliğinde Metomorfoz gibi mekanların huzurunda sanat dostları ile buluşmak ayrı bir keyif.

Uzun uzun sohbet ettik.

Ressam Oğuz Tığlı da oradaydı.

Metamorfoz’un kurucusu sevgili Özkan Schulze de göçmenlik yaşamış bir sanatçı.

Çocukluğunu ve gençliğinin bir bölümünü Almanya’da geçirmiş bir oyuncu ve tiyatro eğitmeni.

Bu haftaki yazının konusu böyle günlük gibi oldu.

Farkındayım. Tatil rehaveti…Devam 

07 30 2014

Dursaliye Sahan

Mario Levi ve Gazze

Mario Levi: İstanbul’da yaşayan Yahudi bir yazar. Yazarlığını bir tarafa bırakalım şimdilik. Göçmen yüzüne dönecek olursak aynen bizim gibi. Biz nasıl İngiltere’de yaşayan birer Müslüman ya da Türkiyeli isek o da İstanbul’da yaşayan bir Yahudi.

İsrail’in Gazze’ye saldırıları başlayınca sosyal medyada Mario Levi’nin kitaplarına boykot çağrısı başladı.

Sapla samanın karışması derler ya aynen öyle.

Sanki Levi Gazze’ye yapılan katliamı onaylıyormuş gibi.

Adam İstanbul’da doğup büyümüş, kitaplarını Türkçe yazıyor. Karısı bildiğiniz Müslüman bir Türk.

Kendi ırkından birileri kan döküyor. O ne yapsın? Kan dökenler haklı mı? Elbette haksızlar. Ama dünyadaki bütün Yahudi halkını bundan sorumlu tutacak mıyız? Dahası Mario Levi gibi birini suçlamak, boykot etmek işe yarar mı? Asıl sorumluları gözden kaçırmamıza neden olacağı kesin…

Türkiye Yazarlar Sendikası konuyla ilgili bir açıklama yaptı.

“İsrail devletinin Gazze’ye yönelik katliamı devam ederken, güç karşısında yüksek perdeden konuşmayı adet edinmiş anlayışın şiddet okları ülkemiz yurttaşlarını da hedef göstermektedir.

Türkiye’nin ve Türkçe’nin yazarlarından Mario Levi’nin ırkçı saldırılara maruz kalarak kitaplarının, İsrail ürünleri ile birlikte, protesto edilmesi fikri insanlık adına sürülmüş kara bir lekedir.

Mario Levi, gücü İsrail’e yetmeyenlerin hedef tahtası değil, Türkiye’nin yazarıdır.

Protesto edilmesi gereken Mario Levi ve kitapları değil, Filistin yerle bir olurken susmayı tercih eden uluslararası sermaye odakları, ırkçılığı gündelik hayatımızın parçası haline getirmiş iktidar ve onun uzantılarıdır.

Zulme uğrayan insanlar ve uluslar hamasetle, nefretle, ırkçılıkla değil barışın diliyle güzel bir dünyada birlikte yaşayabilir ancak.”

Devam 

07 22 2014

Dürsaliye Şahan

Güzel mezarlıklar

Hemen her gün ChingfordMount Mezarlığı önünden geçiyorum.

Ulu ağaçlar altında; bekçisi, düzeni, bakımı olan güzel bir mezarlık. Mezarlığın güzeli olur mu diyeceksiniz.

Olur.

Mesela mevta yaş ortalaması 70’in üzerindeki mezarlıklar bana göre güzelden öte huzurlu ve mutludur.

Bosna ve Kosova’daki katliamlarda öldürülen sivillerin gömüldüğü toplu mezarları bulmak için mavi kelebeklerin takip edildiği söylendi. Sadece toplu mezarlar üzerinde biten ölüm çiçeklerinden beslenen kelebekler bir tür doğal kılavuz olmuştu.

Halen bulunamayan onlarca toplu mezar olduğu söyleniyor.

Dile kolay 35 bini çocuk, 300 binin üzerinde insan öldü. 2 milyondan fazla insan göç etti. 20 bin kişi halen kayıp.

Hani Allah sıralı ölüm versin, evlat acısı göstermesin derler.

12 Eylül döneminde binlerce anne baba çocuklarının dirisinden vaz geçip mezarına razı oldu.

Bunlar yakın tarihin iki ‘küçük’ örneği.

Şimdi Gazze’ye bomba yağıyor. Nedeni kurt ile kuzu hikayesi kadar uydurma. Tek gerçek orada çoluk çocuk, kadınlar, yaşlılar, hastalar, hayvanlar, kuşlar, ağaçlar, çiçekler ölüyor.

Silahlar sustuğunda geriye mezarlıklar ve yas tutanlar kalacak. Sonra yas tutanlar da ölecek ama mezar taşları asırları devirecek.

Onlar gerçeğin sessiz kanıtları olacak.

Hitler dönemindeki tarihin yüz karası insan fırınlarını günümüzde gezenler; halen yanık et kokusu hissettiğini söyler.

Aradan bunca zaman geçti, hissedilen o koku mu yoksa onca masumun ahı mı?

Gazze’nin ahı da gelecek kuşaklara miras kalacak.

Vurun emrini verenlerin torunları o mezar taşlarına bakıp dedeleri ile övünecek değiller ya…

Devam

07 15 2014

Dursaliye Sahan

Madenci Edebiyatı Yarışması

Maden Mühendisleri Odası Madenci Edebiyatı Yarışması düzenliyor. Bildiğim kadarı ile her yıl tekrarlanan ancak sönük geçen yarışmalardan biriydi. Soma’dan sonra bu yıl ilginin daha fazla, kutlamanın daha görkemli olacağı kanaatindeyim.

Keşke sinema, tiyatro, resim, heykel alanında da bu tür etkinlikler düzenlense.

Kendi adıma hikayeleri yaşayanların kaleminden okumayı yeğlerim. Diyeceksiniz ki o koşullarda çalışan biri yazacak zamanı ve enerjiyi nereden bulacak?

Yarışmanın koşulları aşağıda. Okuyunca siz de göreceksiniz biraz kafam karıştı. Başlık; edebiyat yarışması olunca röportaj, anı ve biyografi türleri nasıl olacak bilemiyorum. Elçiye zeval olmaz derler.

1) Yarışma, amatör ya da profesyonel tüm katılımcılara açıktır. Ödüle aday ürünler madenciler hakkında olmalıdır. Konu sınırlaması yoktur.

2) Bu ürünler; şiir, öykü, masal, anı, günce, yaşamöyküsü, özyaşamöyküsü, röportaj ve benzeri türlerde olabilir. Ancak ödül dağıtımında, tür değil, yapıtın değeri göz önüne alınacaktır.

3) Ödüle aday ürünlerde, Türkçeyi kullanmadaki başarı, yazınsal duyarlık da aranacaktır. Ürünler daha önce yayımlanmamış olmalıdır.

4) Son başvuru tarihi 17 Ekim 2014‘dir.

5) Yarışmaya en çok üç ürünle aday olunabilir. Ürünler aynı türde ya da ayrı türlerde olabilir. Ürünlerde sayfa sınırlaması olmayıp bilgisayar ortamında yazılacaktır.

6) Seçici kurul:

Nalan Barbarosoğlu, İnan Çetin, Arzu Demir, Engin Çetinbağ, Tekgül Arı

7) Ödüller en çok üç ürüne verilir. Aralarında sıralama yapılmayacaktır. Ödül tutarları her bir ürün için 1.500 TL‘dir.

8) Sonuçlar, gerekçeleriyle birlikte, aşağıda belirtilen Oda internet sitesinde 4 Aralık 2014 günü açıklanır. Ödül töreni, Oda‘nın kuruluş yıldönümü olan 20 Aralık 2014 tarihinde yapılacaktır.

9) Oda; ödül kazanan ürünlerle yayınlanmaya değer görülen ürünleri, her birine 100 TL telif ücreti ödemek üzere kitap olarak yayımlayabilir, bu ürünleri diğer yayın araçlarında da kullanabilir.

10) Ödüle katılan ürünler geri verilmez.

11)Ödüle aday ürünler; adres, telefon, özgeçmiş yazılı imzalı bir başvuru dilekçesiyle birlikte elektronik ortamda ve 5 adet basılı olarak aşağıdaki adrese taahhütlü gönderilecek ya da imza karşılığı elden teslim edilecektir.

TMMOB Maden Mühendisleri Odası

Madenci Edebiyatı Ödülü-2014

Selanik Cad. 19/4, Kızılay-ANKARA

İletişim: 0312 / 425 10 80

maden@maden.org.tr

Bilgi: http://www.maden.org.tr/

Devam

07 09 2014

Dursaliye Sahan

Babam gelsin canım gelsin

Karanlık geceler bitmedi

Babam neden gelmedi

Kara kömür sönmedi

Babam gelsin babam gelsin

Elbiseni katladım

Telefonunu sakladım

Hiçbir şeyini atmadım

Babam gelsin

Canım gelsin

Esma Esranur

Yukarıdaki şiir Soma madeninde babası ölen sekiz yaşındaki Esma Esranur’a ait.

Kim bilir Soma’da kaç çocuk babası için şiir yazdı, resim çizdi?

Kim bilir kaç kadın hıçkırıklarını çocuklarından saklayıp, içinden; “Ben şimdi ne yapacağım?” korkusunu yaşadı?

Kim bilir kaç ana baba madende ölen evladı için Tanrı’ya sitem etti?

Kim bilir madenlerle ilgili bilmediğimiz daha nice gerçekler var?

Madenci tarihine şöyle bir bakacak oldum…

Daha ilk satırlarda tüylerim diken diken oldu.

Öyle bir yere geldim ki devam edemedim hemen kapattım.

Osmanlı döneminde madenlerin çıkartıldığı bölgelerde erkeklerin madenlerde çalışma zorunluluğu varmış. Bundan kaçanlar ağır hükümlerle cezalandırılıyormuş.

14 yaşındaki çocuklar bile zorla madenlerde çalıştırılmış.

İşte okuduğum son satır bu oldu. Gözünüzün önüne 14 yaşında bir çocuk getirin. Sonra onun zorla madene götürüldüğünü tahayyül etmeye çalışın….

Oğlum 15 yaşında. Biri gelse oğlumu zorla çalışmaya götürse hem de yerin altına.

Bu çağda, Londra’nın ortasında düşününce; kesin oğlumu götürecek adamı o dakikada öldürürmüşüm gibi geliyor.

Nurgün Yeşilçay gezi olaylarında dedi ya; “Eğer oğlum hayata Ali İsmail Korkmaz gibi veda etseydi, elime silahı alır tek tek vururdum hepsini.”

Sonra Maliye Bakanlığının da Nurgün Yeşilçay’ı takibe aldığı iddia edildi filan.

Muhtemelen birçok erkek Nurgün Yeşilçay’ın çıkışını sanatçı kaprisi ya da sansasyonel olmak isteyen şımarık kadın havaları olarak yorumlamıştır.

Oysa tamamen annelik içgüdüsü. Ortalama her annenin hatta anne olmamış kadınların ortak tepkisi bu olur.

Neyse; hafta sonu Troy Cafe’de kadınlar buluştu.

Londra Cumhuriyetçi Kadınlar Derneği’nin düzenlediği bir etkinlik vardı.

Katılımcılar arasında her kesimden kadın vardı.

Avukat Sevim Özdemir Sönmez işçi hakları ile ilgili konuştu.

Gençler şiir okudu.

Göçmen edebiyatı ile ilgili sohbet ettik.

Sonra da hep birlikte Yavuz Özkan’ın Maden filmini izledik.

Cüneyt Arkın’ın en çok övündüğü filmlerinden biri olmalı.

(Benim gördüğüm en iyi filmi diyeceğim ama cahillik etmiş olmaktan korkuyorum.)

Daha çok şiirler okunmalı, resimler çizilmeli, heykeller yapılmalı, şarkılar söylenmeli, filmler çekilmeli.

Değil mi ki; tarihin en büyük sırdaşı ve kanıtı sanat.

Bizim yüzümüz de hep sanata dönük olmalı ki yeni Somalara meydan vermeyelim

Devam

06 25 2014

Dursaliye Sahan

Pazar günü Troy’da

Soma küllenmeye başladı.

Elbette felaketi yaşayanların içindeki yangın değil, seyredenlerin, yani bizlerin yüreğinde küllenmek üzere.

Sendika mahkemeye veriliyor.

Yıllarca sürecek hukuk mücadelesi.

Olsun! Kaç yıl sürerse sürsün.

Bakanlıktan biri aileleri umreye götürelim demiş. Olayı gözümün önüne getirmeye çalışıyorum. 4-5 çocuklu kadınlar havaalanında toplanmış. Çocuklar ağlaşıyor; “Anne babam gitti zaten sen nereye gidiyorsun?”

“Umreye gidiyorum yavrum.”

Bizim görevimiz Somalı madencilere hatta bütün madencilere destek vermek.

Çünkü artık anladık ki madencilik aslında modern kölelikmiş.

Sesimiz ve desteğimiz yetkililer in davranışlarını belirliyor. Ne kadar güçlü ve istikrarlı olursak o kadar iyi.

Arada bir yerel gazetelerde görüyorum. Soma’ya destek etkinlikleri halen yapılıyor.

Neslihan Altunç’un düzenlediği; Cyprus Meze Bar’daki destek yemeğine katılım fazla olmadığı yönündeydi.

Olsun! Önemli olan onlar için bir şey yaptığımızı gösterebilmek.

Ressam Filiz Kahraman ‘Black’ isimli bir proje başlatmış. Bazı resimlerinin fotoğraflarını gördüm ve bayıldım. Mutlaka gideceğim. Borca-Der’in sergi salonunda açılacak.

Müzisyen Barkın Tarım’da sergiye katılacak.

Bu arada 29 Haziran Pazar günü Troy’da Soma için bir dizi etkinlik var.

Anadolu Kültür Merkezine bağlı olan Cumhuriyetçi Kadınların düzenlediği etkinlikler Pazar günü saat 12’de kitap sohbeti ile başlıyor. Ayşe Kulin’in Geniş Zamanlar isimli öykü kitabının konu edildiği toplantıya konuşmacı olarak katılması beklenen Yazar Gülsüm Öz vize alamadığı için gelemeyeceğini bildirdi.

Kitap sohbetinden sonra oyuncu ve senarist Almula Merter Soma, madenciler ve sanat üzerine bir konuşma yapacak. Katılımcıların paylaşacağı soru ve düşüncelerinden sonra Yavuz Özkan’ın Maden filmi seyredilecek.

Özgür Solma’nın yöneteceği toplantıda Soma’da yakınlarını kaybeden madenci aileleri için destek mesajları içeren açık mektup hazırlanması planlanıyor.

Sözün kısası bu Pazar Troy Cafe’ye davetlisiniz

(124 Kingsland Road, Shoreditch E2 8DP

Bus: 149, 242, 243, 67, 48, 55

Over underground: Hoxton

Devam 

06 19 2014

Dürsaliye Şahan

Salyangoz deyip geçmeyin

Adil Okay. Hapis yatmış, işkence görmüş bir sanatçı. Bacağının biri sakatlanınca hastaneye girmiş. Hasta yatağından tekrar cezaevine alınmış. Tekrar çıkmış. Yine girmiş. Bu kez işkenceden kolu sakat kalmış. Dayanamamış cezaevinden kaçmış.

Darbe yılları. Aydınlar ve sanatçılar için bütün ülke açık cezaevi. İllegal yollardan yurt dışına kaçmış. Arkadaşları için dönmüş. Bu kez onlarla birlikte yine kaçmış.

Lübnan, Beyrut ve Kana’daki Filistin kamplarından İsrail’e karşı savaşmış.

1983’te Fransa’ya göç etmiş. Öykü ve şiir kitapları yayımlanmış, halen yayımlanmakta. Her ortamda, her koşulda aktif olmuş, üretken bir sanatçı. İnancını hiç kaybetmemiş. Mücadelesine hız kesmeden devam etmiş, halen ediyor.

Zaman aşımından yararlanıp ülkesine dönmüş.

Ödüller aldığı kitap çalışmaları Arapça ve Fransızcaya çevrilmiş.

Üç yıl önce küçük kızı Öykü ile birlikte Antakya’da görmüştüm.

Öykü, basına yansıyan bir balon vakasının sevimli kahramanıydı.

Biz balon hikâyesini unutmamıştık ama en azından Resmi makamların bu tirajı komik olayı kapattığını amaküçük Öykü’nün halen arada bir hapishanelere minicik balonlu mektuplar gönderdiğini (bildiğiniz sahici oyuncak balonlar) biliyorduk. Ve o minicik balonların artık sahiplerine yani mahpuslara verildiğini sanıyorduk. Yanılmışız.

Balonlarhalen görevli engeline takılıyordu. Çok azı zarfın üzerindeki isimler ile buluşabiliyordu.

Geçtiğimiz günlerde Adil Okay’ın Karabük Hapishanesine yolladığı bir fotoğraf ve kartpostaliçin soruşturmaya alındığı haberini aldım.

Söz konusu fotoğraf şöyle: Arka planda küçük Öykü. Önde bir salyangoz.

Savcılığın iddiası; fotoğrafın bir “kroki” olduğu yönündeydi. Tabii ki; mahpusların kaçma planı için hazırlanmış bir kroki anlamında.

Şaka gibi değil mi?

Hayır hiç şaka değil. Durum çok ciddi. Kendi halinde yaşayan bütün işi barışa, huzura, demokrasiye ve sanata katkı sağlamak olan bir sanatçıya hatta onun küçücük kızına bile izin yok.

Sağlıcakla kalınız.

Bilgi:

Londra Cumhuriyetçi Kadınlar Derneği Soma için toplanıyor.

Konuşmacılar arasında oyuncu ve yazar Almula Merter var.

29 Haziran Pazar günü saat 14.00

Troy Cafe 124 Kingsland Road, ShoreditchLondon E2 8DP

09 11 2014

Dürsaliye Şahan

Dedikodu

En can alıcı konuları ele alırken bir ucunu magazine bağlamak gibi bir mahareti vardır. Okuyucusunun ve izleyicisinin bolluğu biraz da bu renkli kişiliğine bağlı diye düşünüyorum.Yalçın Küçük’ü bilirsiniz.

Mesela dilinden Hülya Avşar’ı hiç düşürmez. “Türkiye’de dış işleri bakanları İbrani asıllılardan seçilir. Hülya Avşar da İbrani asıllıdır,” demişti.

Söylediğinin doğruluğu ayrı bir konu ama hayatında bir kez bile dış işleri bakanını düşünmemiş en sıradan insanlara dahi cümlelerini ezberletmeyi başarmıştı.

Magazin dediğiniz ne ki? Medyanın dedikodu yüzü.

Burun kıvıranların bile bakmadan edemedikleri şişirme haberler. Başbakanın deyimi ile ‘insan fıtratı’ işte. Magazine yani dedikoduya meyilli.

Gezi olaylarını dergiye taşıdıkları için NTV bünyesinde çıkan tarih dergisi Temmuz 2013’de kapanmıştı. Çalışanlar da bir kahramanlık örneği gösterip; sansürlenen sayıyı kitaplaştırmışlardı. İkinci bir kahramanlık daha yapmışlar. Tam bir yıl sonra 1 Haziran 2014’de aynı kadroyla dergiyi bağımsız çıkarmaya başlamışlar. Kutluyorum.

İstanbul’a gittiğimde dergiyi aldım. İlk sayı iki dergi olarak çıkmış. Biri Gezi olaylarını derlemiş diğeri madencilere ağırlık vermiş. Bu da güzel.

Edvard Munch’ın baret ilaveli meşhur Çığlık tablosu kapak olarak çok çarpıcı olmuş.

Baylan’da yorgunluk kahvesi içerken karıştırmaya başladım.

Meğer madencilerle ilgili bilmediğimiz ne çok şey varmış. Afrika’daki açlara sızlanan bizler burnumuzun dibine kör ve sağır kalmışız.

Renkli kuşe kağıda basılmış sayfalar arasında “Sanata Yansıyan Maden” kısmı da var. Van Gogh, Monet, Henry Moore, Richard Llewellyn, Sakubel Yamamoto… Bizden sadece iki örnek verilmiş. Biri Zeki Demirkubuz’un ‘Kıskanmak’filmi, diğeri Yılmaz Erdoğan’ın ‘Kelebeğin Rüyası’ filmi. Yani madencileri anlatan bu iki filmden başka hiç eser yokmuş gibi görünüyor.

Oysa Türk edebiyatında madenciler elbette var:

Nâhid Sırrı Örik, ‘Kırmızı ve Siyah.’

Reşat Enis, ‘Afrodit Buhurdanında bir Kadın.’

Ahmet Naim Ereğli (aynı zamanda madencidir)  ‘Bir Yudum Soluk.’

Levent Ağralı (madenci,)   ‘Göçük’ adlı eseri ile 1976 yılında Milliyet roman ödülünü aldı.

Behçet Kalaycı (madenci,)  ‘Kıvırcık-Genç Bir Madencinin Öyküsü.’

Erol Çatma, Gelik havzasındaki büyük grevi anlatır.

Metin Köse,  ‘Mükellefiyet’ ve ‘Göl Dağı romanları.’

İrfan Yalçın, ‘Ölümün Ağzı.’

Mehmet Seyda’nın ‘Yanartaş.’

Eminim liste daha da uzayabilir.

Ha unutmadan ilave edeyim yıllardır madenciler ile ilgili öykü yarışması düzenlenir ve dereceye girenler bir kitapta toplanır ki bazıları çok çok iyidir.

Gelelim sinemaya. Bence böyle bir sıralamada önce Yavuz Özkan’ın  Maden filmini yazmak gerekiyor.

Maden filmini atlayıp Kelebeğin Rüyasını madenci filmi gibi anlatmak sadece magazini ne kadar içselleştirdiğimizi gösterir.

Popüler olanı farkında olmadan öne çıkardığımızda çoğu zaman gerçeğe sırt dönmek zorunda kalıyoruz.

Yalçın Küçük bizim bu zaafımızı fark etmiş olmalı. Önce yem atıyor sonra söyleyeceğini söylüyor.

Peki gerçek sanat böylesine ucuz bir ambalajı hak ediyor mu dersiniz?

05 30 2014

Dürsaliye Şahan

Ceyhan Hapishanesinde Tecavüz Skandalı 

Avrupa Gazetesi

09 11 2014

Dursaliye Şahan

Hani hep alıştığımız bir ifade vardır. Size öyle bir bakar ki; sanki rüşvet yiyen, saat beş olsa da gitsem diyen o değildir.

Maksimum terfi isterken iş sorumluluğa gelince minimuma inmekten kaçınmaz.

Yayıldığı koltukta biraz kıpırdamak yerine; “Bu gün git yarın gel” demekte hiçbir sakınca görmez
Devlet arkasında ya; burnundan kıl aldırmaz.

Evet! Doğru tahmin ettiniz; “Benim memurum işini bilir” diyenin anlatmak istediği kesimden bahsediyorum.

Ülkemizde yaklaşık 2 bin çocuk tutuklu bulunuyor. Bunlarla ilgili skandal cezaevi haberlerini sık sık duyuyoruz.

Adana Ceyhan M Tipi Cezaevinde tecavüze uğrayan 15 yaşındaki çocuğun haberi bunlardan sadece biriydi.

Mağdur çocuk mahkum; görevlilere koğuş değiştirmek istediğini defalarca dile getirmiş ama kimse aldırmamış. Tecavüz öncesi kameralara olayı haber vermeye çalışmış o da işe yaramamış.

Sonunda olay ortaya çıkıp soruşturma başlatılıyor ama görevliler hakkında yıldırım hızıyla takipsizlik kararı veriliyor
Yani bu şu demek oluyor. Görevlilerin bu konuda hiçbir ihmali ve suçu yok.

Şimdi bundan sonrası daha ilginç. Haberin ertesi günü Nagehan Alçı Milliyet gazetesindeki köşesinde kendisine cezaevlerinden yağmur gibi mektup geldiğini yazmış. Hatta ocak ayından bu yana bu mektupların garipsenecek kadar arttığını söylüyor.

Mektup yollayan mahkumların ortak iddiaları şu: 17 ve 25 Aralık süreçlerinin hemen akabinde birçok cezaevi müdürleri ve gardiyanları PKK’lı tutuklu ve hükümlüleri adeta provoke ediyordu
“Sözlü ve fiziksel taciz, çıplak arama, Kürtçe mektuplara izin vermeme, aileden gelen hiçbir şeyi iletmeme…”

Nagehan Alçı’ya ve ona ulaşanlara göre; son dönemde birçok cezaevine ‘paralel yapı’ mensubu kişiler atanmıştı. Mahkumları provoke ederek isyan çıkarmak istiyorlardı. Çünkü çözüm sürecini sıkıntıya sokmak istiyorlardı.

Kısaca devletin içindeki paralel yapı cezaevlerini de kontrol altında tutuyor, hükümeti zor durumda bırakmak, çözüm sürecine zarar vermek ve kaos yaratmak için cezaevlerinde bir isyan başlatılmasına çalışıyordu.

Olabilir aslında. Yani paralel yapı cezaevlerine yayılmış olabilir ama buradaki tuhaflık da şu: Mevcut hükümet sık sık operasyonlar düzenleyerek yüzlerce polise görev değişikliği yaptı. Yapıyor. Hatta bazılarının görevlerine son verdi
Peki, söz konusu hapishane müdürleri ve gardiyanları olunca mı gücü yetmiyor?

Bence Adana Ceyhan Cezaevi dahil olmak üzere, birçok tutukevinde çalışan görevliler hangi kesimden olursa olsun öncelikle “memur” zihniyetinden, yukarıda anlatmaya çalıştığım kesimden oldukları için bu denli duyarsız, sorumsuz ve tembel davranıyorlar.

Takipsizlik kararı verilen o sekiz memur o çocuk mahkumlar için maaş aldıklarının farkında değiller
Ceyhan Tutukevindeki ihmal affedildiği sürece de aynı vakaları duymaya vah vah ederek geçiştirmeye devam edeceğiz.

Hukuk Köşesi

Bu arada gazetemizde artık bir Hukuk Köşesi başlatıldı.

Avukat Sevim Özdemir, gurbetçilerin her türlü sosyal hakları ve hukuk sorunları için her hafta bizlerle olacak.

Türkiye’deki ve İngiltere’deki hukuk sorularımıza en azından ön bilgi alabileceğimiz bir danışmanın yazar kadrosuna katılmasının yararlı olduğunu düşünüyorum.

Sağlıcakla kalınız.

————

Avrupa Gazetesi |Dürsaliye Şahan Köşe Yazıları

Düsaliye Şahan

Pazar günü Troy’da

 
Soma küllenmeye başladı. Elbette felaketi yaşayanların içindeki yangın değil, seyredenlerin, yani bizlerin yüreğinde küllenmek üzere.Sendika mahkemeye veriliyor.Yıllarca sürecek hukuk mücadelesi.Olsun! Kaç yıl sürerse sürsün.Bakanlıktan biri aileleri umreye götürelim demiş. Olayı gözümün önüne getirmeye çalışıyorum. 4-5 çocuklu kadınlar havalananında toplanmış. Çocuklar ağlaşıyor; “Anne babam gitti zaten sen nereye gidiyorsun?”

“Umreye gidiyorum yavrum.”

Bizim görevimiz Somalı madencilere hatta bütün madencilere destek vermek.

Çünkü artık anladık ki madencilik aslında modern kölelik miş.

Sesimiz ve desteğimiz yetkililer in davranışlarını belirliyor. Ne kadar güçlü ve istikrarlı olursak o kadar iyi.

Arada bir yerel gazetelerde görüyorum. Soma’ya destek etkinlikleri halen yapılıyor.

Neslihan Altunç’un düzenlediği; Cyprus Meze Bar’daki destek yemeğine katılım fazla olmadığı yönündeydi.

Olsun! Önemli olan onlar için bir şey yaptığımızı gösterebilmek.

Ressam Filiz Kahraman ‘Black’ isimli bir proje başlatmış. Bazı resimlerinin fotoğraflarını gördüm ve bayıldım. Mutlaka gideceğim. Borca-Der’in sergi salonunda açılacak.

Müzisyen Barkın Tarım’da sergiye katılacak.

Bu arada 29 Haziran Pazar günü Troy’da Soma için bir dizi etkinlik var.

Anadolu Kültür Merkezine bağlı olan Cumhuriyetçi Kadınların düzenlediği etkinlikler Pazar günü saat 12’de kitap sohbeti ile başlıyor. Ayşe Kulin’in Geniş Zamanlar isimli öykü kitabının konu edildiği toplantıya konuşmacı olarak katılması beklenen Yazar Gülsüm Öz vize alamadığı için gelemeyeceğini bildirdi.

Kitap sohbetinden sonra oyuncu ve senarist Almula Merter Soma, madenciler ve sanat üzerine bir konuşma yapacak. Katılımcıların paylaşacağı soru ve düşüncelerinden sonra Yavuz Özkan’ın Maden filmi seyredilecek.

Özgür Solma’nın yöneteceği toplantıda Soma’da yakınlarını kaybeden madenci aileleri için destek mesajları içeren açık mektup hazırlanması planlanıyor.

Sözün kısası bu Pazar Troy Cafe’ye davetlisiniz

(124 Kingsland Road, Shoreditch E2 8DP

Bus: 149, 242, 243, 67, 48, 55

Over underground: Hoxton

Dürsaliye Şahan

***

Salyangoz deyip geçmeyin

Adil Okay, Hapis yatmış, işkence görmüş bir sanatçı. Bacağının biri sakatlanınca hastaneye girmiş. Hasta yatağından tekrar cezaevine alınmış. Tekrar çıkmış. Yine girmiş. Bu kez işkenceden kolu sakat kalmış. Dayanamamış cezaevinden kaçmış.

Darbe yılları. Aydınlar ve sanatçılar için bütün ülke açık cezaevi. İllegal yollardan yurt dışına kaçmış. Arkadaşları için dönmüş. Bu kez onlarla birlikte yine kaçmış.

Lübnan, Beyrut ve Kana’daki Filistin kamplarından İsrail’e karşı savaşmış.

1983’te Fransa’ya göç etmiş. Öykü ve şiir kitapları yayımlanmış, halen yayımlanmakta. Her ortamda, her koşulda aktif olmuş, üretken bir sanatçı. İnancını hiç kaybetmemiş. Mücadelesine hız kesmeden devam etmiş, halen ediyor.

Zaman aşımından yararlanıp ülkesine dönmüş.

Ödüller aldığı kitap çalışmaları Arapça ve Fransızcaya çevrilmiş.

Üç yıl önce küçük kızı Öykü ile birlikte Antakya’da görmüştüm.

Öykü, basına yansıyan bir balon vakasının sevimli kahramanıydı.

Biz balon hikâyesini unutmamıştık, ama en azından Resmi makamların bu tirajı komik olayı kapattığını ama küçük Öykü’nün halen arada bir hapishanelere minicik balonlu mektuplar gönderdiğini (bildiğiniz sahici oyuncak balonlar) biliyorduk. Ve o minicik balonların artık sahiplerine yani mahpuslara verildiğini sanıyorduk. Yanılmışız.

Balonlar halen görevli engeline takılıyordu. Çok azı zarfın üzerindeki isimler ile buluşabiliyordu.

Geçtiğimiz günlerde Adil Okay’ın Karabük Hapishanesine yolladığı bir fotoğraf ve kartpostal için soruşturmaya alındığı haberini aldım.

Söz konusu fotoğraf şöyle: Arka planda küçük Öykü. Önde bir salyangoz.

Savcılığın iddiası; fotoğrafın bir “kroki” olduğu yönündeydi. Tabii ki; mahpusların kaçma planı için hazırlanmış bir kroki anlamında.

Şaka gibi değil mi?

Hayır hiç şaka değil. Durum çok ciddi. Kendi halinde yaşayan bütün işi barışa, huzura, demokrasiye ve sanata katkı sağlamak olan bir sanatçıya hatta onun küçücük kızına bile izin yok.

Sağlıcakla kalınız.

Bilgi:

Londra Cumhuriyetçi Kadınlar Derneği Soma için toplanıyor.

Konuşmacılar arasında oyuncu ve yazar Almula Merter var.

29 Haziran Pazar günü saat 14.00

Troy Cafe 124 Kingsland Road, ShoreditchLondon E2 8DP

Dürsaliye Şahan

***

Dedikodu

Yalçın Küçük’ü bilirsiniz. En can alıcı konuları ele alırken bir ucunu magazine bağlamak gibi bir mahareti vardır. Okuyucusunun ve izleyicisinin bolluğu biraz da bu renkli kişiliğine bağlı diye düşünüyorum. Mesela dilinden Hülya Avşar’ı hiç düşürmez. “Türkiye’de dışişleri bakanları, İbrani asıllılardan seçilir. Hülya Avşar da İbrani asıllıdır,” demişti. Söylediğinin doğruluğu ayrı bir konu ama hayatında bir kez bile dışişleri bakanını düşünmemiş, en sıradan insanlara dahi cümlelerini ezberletmeyi başarmıştı. Magazin dediğiniz ne ki? Medyanın dedikodu yüzü.Burun kıvıranların bile bakmadan edemedikleri şişirme haberler. Başbakanın deyimi ile ‘insan fıtratı’ işte. Magazine, yani dedikoduya meyilli.

Gezi olaylarını dergiye taşıdıkları için NTV bünyesinde çıkan tarih dergisi Temmuz 2013’de kapanmıştı. Çalışanlar da bir kahramanlık örneği gösterip; sansürlenen sayıyı kitaplaştırmışlardı. İkinci bir kahramanlık daha yapmışlar. Tam bir yıl sonra 1 Haziran 2014’de aynı kadroyla dergiyi bağımsız çıkarmaya başlamışlar. Kutluyorum.

İstanbul’a gittiğimde dergiyi aldım. İlk sayı, iki dergi olarak çıkmış. Biri Gezi olaylarını derlemiş diğeri madencilere ağırlık vermiş. Bu da güzel.

Edvard Munch’ın baret ilaveli meşhur Çığlık tablosu kapak olarak çok çarpıcı olmuş.

Baylan’da yorgunluk kahvesi içerken karıştırmaya başladım.

Meğer madencilerle ilgili bilmediğimiz ne çok şey varmış. Afrika’daki açlara sızlanan bizler burnumuzun dibine kör ve sağır kalmışız.

Renkli kuşe kağıda basılmış sayfalar arasında “Sanata Yansıyan Maden” kısmı da var. Van Gogh, Monet, Henry Moore, Richard Llewellyn, Sakubel Yamamoto… Bizden sadece iki örnek verilmiş. Biri Zeki Demirkubuz’un ‘Kıskanmak’ filmi, diğeri Yılmaz Erdoğan’ın ‘Kelebeğin Rüyası’ filmi. Yani madencileri anlatan bu iki filmden başka hiç eser yokmuş gibi görünüyor.

Oysa Türk edebiyatında madenciler elbette var:

Nâhid Sırrı Örik, ‘Kırmızı ve Siyah.’

Reşat Enis, ‘Afrodit Buhurdanında bir Kadın.’

Ahmet Naim Ereğli (aynı zamanda madencidir).  ‘Bir Yudum Soluk.’

Levent Ağralı (madenci),   ‘Göçük’ adlı eseri ile 1976 yılında Milliyet roman ödülünü aldı.

Behçet Kalaycı (madenci),  ‘Kıvırcık-Genç Bir Madencinin Öyküsü.’

Erol Çatma, Gelik havzasındaki büyük grevi anlatır.

Metin Köse,  ‘Mükellefiyet’ ve ‘Göl Dağı romanları.’

İrfan Yalçın, ‘Ölümün Ağzı.’

Mehmet Seyda’nın ‘Yanartaş.’

Eminim liste daha da uzayabilir.

Ha unutmadan ilave edeyim. Yıllardır madenciler ile ilgili öykü yarışması düzenlenir ve dereceye girenler bir kitapta toplanır ki bazıları çok çok iyidir.

Gelelim sinemaya. Bence böyle bir sıralamada önce Yavuz Özkan’ın Maden filmini yazmak gerekiyor.

Maden filmini atlayıp, Kelebeğin Rüyasını madenci filmi gibi anlatmak sadece magazini ne kadar içselleştirdiğimizi gösterir.

Popüler olanı farkında olmadan öne çıkardığımızda çoğu zaman gerçeğe sırt dönmek zorunda kalıyoruz.

Yalçın Küçük, bizim bu zaafımızı fark etmiş olmalı. Önce yem atıyor sonra söyleyeceğini söylüyor.

Peki, gerçek sanat böylesine ucuz bir ambalajı hak ediyor mu dersiniz?

Dürsaliye Şahan

***

Kürk Mantolu Kadın

Dürsaliye Şahan

Pazartesi akşamı Troy Cafe ‘kürk mantolu gizemli’ konuğunu ağırladı.

Raif Efendi’nin gizli aşkı, kürk giymesine kızılamayan tek kadın, Maria Puder bir kez daha edebiyatseverleri bir araya getirdi.

Gazetelerden anımsayanlar olacaktır. Sabahattin Ali’nin 70 yıl önce yazdığı romanı; Kürk Mantolu Madonna; film ve dizi yapımcılarının sıkça gündeme getirdikleri eserlerden biri. Senaryo aranıyor haberleri Nurgül Yeşilçay fotoğrafları ile çıktığında aile izin verse oyuncusunun bile hazır olduğunu anlamıştık.

Oysa 1942 yılında Hakikat gazetesinde tefrika olarak yayımlandığında; yönetim Sabahattin Ali’den romanı kısa kesmesini istemiştir. “Hikâyeniz ilgi görmedi” derler. Oysa asıl neden başkadır. Gazete; Sabahattin Ali’ye telif ödemek istememiştir. 1943 yılında kitap olarak yayımlandığında da hak ettiği ilgiyi görememiştir.

Üstelik Nazım Hikmet dahil kimileri tarafından da küçümsenmiştir. Örneğin ‘Ismarlama aşk hikâyesi’ derler. Zaten ‘toplumsal konulara soyunan yazara da aşk yakışmamaktadır.’

Zaman içinde değeri anlaşılır. Her zaman alıcısı olan nadir romanlar arasına girer ve hep orada kalır ama ne yazık ki; yazarına görmek kısmet olmaz.

Asker çocuğu olarak 1907’de doğan Sabahattin Ali; öğretmen okulunu bitirdikten sonra 1928 yılında Bakanlık bursu ile Almanya’ya gider. Ülkesine döndüğünde yazdığı şiirleri nedeniyle işini kaybeder. Hapislere girer. Tecrit edilir. Pasaport alamaz. Tabiri yerindeyse sürünür. Yasal olmayan yollardan yurt dışına kaçmaya çalışırken de sınırda öldürülür. (Bir rivayete göre de işkence sırasında öldürülüp Bulgaristan sınırına bırakılmıştır).

Bizler onun kısacık bir o kadar da güçlüklerle dolu ömrüne sığdırdığı şiirlerinden bestelenen şarkılarını halen dinliyoruz. Zülfü Livaneli, Edip Akbayram, Ahmet Kaya, Sezen Aksu, Volkan Konak  gibi müzisyenlerin seslendirdiği ‘Leylim Ley’, ‘Aldırma Gönül Aldırma’, ‘Geçmiyor Günler’, ‘Benim Meskenim Dağlardır’, ‘Göklerde Kartal Gibiyim’ onundur örneğin. Çoğumuz bu anlamlı dizelerin Sabahattin Ali’ye ait olduğunu bilmeyiz üstelik.

Sabahattin Ali’nin halen bekleyen açılmamış dosyasına halen ilgi gösteren yok. Bu gidişle gösterileceği de yok ama; gazetelerdeki ‘Maria Puder’in kürk mantosunu kim giysin?’ türündeki başlıklara bakılırsa yapımcıların romana ilgisi gittikçe ısınmakta. Yakında ekranlarda dizi olarak seyredeceğimize kesin gözüyle bakıyorum. Zira 70 yıl dolmak üzere. Telif süresi bitiyor. Bu güne kadar hayır diyen aile artık engel olamayacak. Anonim sayıldığı gün yapımcıların balıklama dalış yapmak için yarışacağı bir proje olacaktır.

Ne diyelim? Bizim Raif Efendi ile Maria Puder’i reyting uğruna fazla hırpalamasınlar da…

Sağlıcakla kalınız.

Bilgi:

  • Troy Kitap Kulübü her ay Troy Cafe’de buluşup bir kitabı tartışıyor. Haziran ayının konuğu Nazım Hikmet. İlgililer için:

https://www.facebook.com/pages/Troy-Kitap Kul%C3%BCb%C3%BC/509876825785035

  • Önümüzdeki günlerde Troy Cafe’de Soma için de bir etkinlik olacak. Yavuz Özkan’ın Maden filmi gösterilecek. Film gösteriminden sağlanacak küçük gelir ise Soma’daki acılı ailelere gönderilecek.

Dürsaliye Şahan

***

Maden Filmi ve Kara Talih

Dürsaliye Şahan

Bizim zamanımızda servisler yoktu. Okula yürüyerek gidip geliyorduk. Her durumun kendine göre avantajları olur ya, bizim de dezavantajlarımızın çokluğuna karşın ufak tefek, şimdiki çocuklara nasip olmayan güzelliklerimiz vardı elbette. Mesela okulu kırmak kolay ve daha zevkliydi. (Cep telefonu henüz icat edilmemiş, çoğu evde sabit telefon bile yoktu.)

Okul kırmalarında çoğunluk sinemaya giderdik.

Maden filmini de böyle bir okul kaçışının peşinde hatırlıyorum.

Ayakkabılarımıza su dolmuştu film başladığında ben çoraplarımı çıkarmış ayaklarımı bez mendilimle kurulamaya çalışıyordum. Demek ki mevsim kıştı. Ha bir de bu film hatırladığım kadarı ile ya yasaklıydı ya da yasaklanma ihtimali mi vardı ne? Çünkü bir telaş gidip görmüştük. Gruptan iki kız birbirine küstü ben araya oturmuştum. O vakitler patlamış mısırda fazlaca satılmıyordu herhalde. Çünkü anılarımda o yıllara ait kocaman bir patlamış mısır keyfi ile sinema izlerken ki hayalim hiç yok.

Neyse işte Maden filminden çıkıp Beyazıt’a gitmiştik. Küllük vardı. Bir de onun yakınında başka bir kafe. Galiba biz Küllük’de oturmuştuk. Sendikacı abiler, Maden filminin bizim görmediğimiz yanlarını anlatmıştı da ağzımız açık dinlemiştik.

Yine de her zamanki gibi bombayı Semra patlatmıştı. Sendikacı abinin o ciddi konuşmasının ardından, ilk soru hakkını alarak ayağa kalkıp filmdeki fahişe karakteri ile ilgili absürt bir soru sormuştu da o ciddi abinin bile yanakları kızarmıştı.

Kimileri bıyık altından gülmüştü. Ben masanın altından otursun diye eteğini çekiştiriyordum. Semra, zaten hep böyle yapardı. Biz kızdığımızda; “Size ne,” derdi.

Muhakkak orada da muzip bir soru sorarak Maden filmini bile sulandırmayı başarmıştı. Hâlâ aynı öyle…

Bianet.org’daki köşesinde Elif Akgül demiş ki; “Madem filmi 36 yıldır vizyonda.” Yani diyor;  sömürü tam gaz devam ediyor. İşçiler, Maden filmindeki Halkalı Kadın, o fahişe karakteri kadar bile haklarını savunamıyorlar.

Tarık Akan, Maden filminden sonra birçok işçinin sendikaya üye olduğunu söylemiş. Kimileri de diyor ki, peki niye işçileri anlatan filmler bu kadar az?

Doğru aslında. Etrafınıza bakıyorsunuz; açık kapı çok. Fakat her ne hikmetse o kapılar Maden gibi işleri yapanlara karşı hiç misafirperver değil.

Maden filmi 36 yıl önce çekilmiş. Hangi kanalda kaç kez seyrettiniz?

Dürsaliye Şahan

***

Gazetelerden bir haber:

“Bornova İlçesi’nde, üniversite öğrencisi 21 yaşındaki genç kız intihar etti. Çantasından; “insanlardan bıktım. İnsanlar bana kötü davranıyor. Dışlıyorlar. İnsanlardan nefret ediyorum” yazılı not çıktı.

Bu kez yer İstanbul. Mekan Doğa Koleji. (Şu ‘Pis Yedili’ dizisine ev sahipliği yaparak şöhretini artıran okul.)

Daha İstanbul’a gelmeden çocuklar bu okulu seçmişlerdi. Nasıl olsa sadece bir yıl kalacağız mutlu olsunlar düşüncesi ile kucak dolusu parayı feda edip kayıt olmuştuk.

Sadece iki çocuk için ödenen servis ücreti ile ikinci el bir arabayı rahatlıkla alabilirsiniz. Bu kadar lüks içindeyiz artık gerisini siz düşünün.

Çocuklarımın okul hayatı daha ilk günden itibaren bana hayli ilginç deneyimler kazandırmıştır ki ana babalık sınavı, asıl eğitim hayatında başlar derim. Mutluluklarını önemseyip okulu es geçmek gibi ender bulunan bir özelliğim var. (Allah’tan babaları mantıklı bir ebeveyn olarak her seferinde zamanında müdahale etmeyi başarmıştır).

Neyse, dönelim ülkenin her yanına banka gibi şube açan Doğa Koleji’ne.

Okulda yaşanan hayvan hakları ihlalini kaleme aldığımda oğlum; “Anne lütfen arkadaşlarımdan ayrılmak istemiyorum,” diyerek engellemişti ama hâlâ içimde bir suçluluk duyarım.

Londra’ya geldik. Kızım geride kalan yıllığını alamadığı için mızmızlanıp duruyordu. Sekizinci sınıfı bitirirken hazırlanan her sayfada bir öğrencinin tanıtıldığı bildiğiniz okul yıllığı. Ama iş Doğa Koleji’ne gelince durum değişiyor tabii. Yıllığa fotoğraf lazım, ama yağma yok. Öyle her fotoğrafçıda olmaz. Bağdat Caddesinde İstanbul’un en lüks fotoğrafçısına gideceksiniz. Vitrininde mankenlerin, sanatçıların, güzellik kraliçelerinin görüntüleri dolu kalabalık bir yer.

Buraya ödediğiniz para ile de orta halli bir kamera alabilirsiniz. Okul günlüğü almaya mecbur muyuz diyeceğim, ama kızıma bunu yapamam. Yine neyse dedik ve  fotoğrafları teslim ettik. Sıra geldi öğrencilerin birbirleri için yazacakları yazıya. Kızım ikide bir gelip soruyor acaba kimler için yazsam? Kızım kimi istiyorsan onu yaz. Bazen de gelip, acaba benim için ne yazdılar diyor. Aldırma diyorum. Ne yazarlarsa yazsınlar. Aaa olur mu anne. Kötü bir şey yazmalarını istemem. Kızım kötü ne yaptın ki filan diyorum. Böyle yani. Klasik ana kız konuşmaları.

Sonra o yıllığı almamız ayrı komik bir macera oluyor. Okul yurt dışına postalamak istemiyor. 150 TL ödediniz tamam, ama  yurt dışı postası pahalı diyor.

Neyse Paskalya tatilinde İstanbul’a gittik. Kızım koşarak okula gitti. Gelene kadar okumuş. Kapıdan girdi ağzı kulaklarında. Efendim ne çok seveni varmış da ah ne kadar iyi arkadaşlarmış… Biri sessiz prens demiş. Biri de bakmayın sessiz durduğuna volkan gibi patlar filan demiş. Cıvıl cıvıl her zamanki gibi.

Aklım pahalı fotoğraflarda. Elime alıp sayfaları çeviriyorum. İmla yanlışları gözüme batıyor ama kendi kendime boş ver diyorum. Nasıl olsa artık bu okul ile ilginiz kalmadı. Birinin fotoğrafını da üst üste basmışlar. Teknik hata olur böyle şeyler. Pahalı iş hatasız olacak diye bir kural mı var? Boş ver. Birden bir sayfa dikkatimi çekiyor. Tanıyorum. Bir iki kez görmüştüm galiba. Sayfası bomboş. Kızım; “Haa anne kimse yazmamış, onun için,” diyor. Nasıl yani? Hiçbir arkadaşı onun için bir şey yazmamış. O yüzden onun sayfasında sadece fotoğrafları var.

İyi de her sayfa dolu, hatta bazıları dolmuş taşmış, punto filan küçültmüşler.

Peki o küçücük kız, o yıllığı alınca neler hissetti? O ağlarken annesi ne yaptı? Anne olanlar bilir. Çocukların acısı anneleri daha çok acıtır. Çocuğunuzun yüzündeki ufak bir tokat sizin yüzünüzde ağır bir şamar olur.

Bir okul, bir öğretmen, bir eğitimci hatta sıradan bir yetişkin bu kadar duyarsız olabilir mi? Bu nasıl bir anlayıştır. O yıllığı düzenleyen her kimse bunu görmedi mi? Sınıftaki öğrencilerden bir iki tanesini o küçük kız için yazmaları konusunda motive edemez miydi?

O küçük kızın hayatı boyunca buruk bir anı olarak anımsayacağı o yıllığı, en azından aldıkları para için daha dikkatli hazırlayamazlar mıydı?

Birini haksız yere dışlamak nefret suçudur. İnsanlar nefret suçunu küçük yaşlarda ailelerinin ve eğitim ortamının sayesinde öğreniyorlar.

Bir üniversite öğrencisi, bir gün intihar ettiğinde, dibinde yatan işte o görmek istemediğimiz nedenlerin çıkış noktası; bazen böyle küçük masum görünümlü bir okul yıllığı da olabilir.

Okul nefret suçlarına göz yumduğunda o suça ortak olmakla kalmıyor, o suçu teşvik etmiş de oluyor.

Sağlıcakla kalınız.

Dürsaliye Şahan

**************

Gelecekteki şoklar

Dürsaliye Şahan   04 30 2014

Paskalya tatilinde İstanbul’a gittik. Uçağa oturur oturmaz oğlum kulaklığı taktı. Ona baktığımı görünce hemen uzanıp bana da bir film açtı. Hiç niyetim yoktu ama iyi oldu. Epeydir aklımdaydı. Markus Zusak & 39;ın neredeyse bütün dillere çevrilen Kitap Hırsızı sinemada da ses getirmişti. Bütün Nazi hikayeleri gibi. Yönetmen Brian Percival.
Film çok övgü aldı ama nedense okuduğunuz hikayenin aklınızda kalan cümlelerini hatta sahnelerini arıyorsunuz. O bölüm nerde der gibi? Ya da senaristin eklediği bir repliği hangi sayfada okuduğunuzu düşünüyorsunuz.

Neyse kısaca filmin konusunu aktarmak gerekirse; ikinci dünya savaşı sırasında Nazi subaylarının ortasında, Alman bir ailenin eline düşen küçük bir kız çocuğunun başından geçen dramatik olaylar.

Ne zaman Naziler ile ilgili bir film seyretsem aklıma şu gelir. Seri katilin, en acımasız canilerin bile iç dünyalarını anlatan onlarca film yapıldı. Hatta geçimini kiralık katil olarak sürdüren kahramanların aşkları ballıra ballıra defalarca işlenip neredeyse iyi ki kiralık katil olmuş dedirttiler. Peygamber gibi resmedilen karizmatik mafya babalarını saymıyorum bile.

Nazi subayları Mars’tan gelmediğine göre biz bunları anlatan hikâyeleri ne zaman izleyeceğizg Tarihteki en büyük soykırımını gerçekleştiren Adolf Hitler tek başına değildi ki. Onca adamı nasıl bu kadar kötü olabildi?

Sıradan bir izleyici olarak bir Nazi subayının iç dünyasını ve motivasyonunu anlatacak hikâyeyi fena halde merak ediyorum. (Bir türlü ne olduğu çözülemeyen uyduruk Hitler filmlerini kast etmiyorum tabii.) Kim bilir belki bugün hâlâ devam eden onca savaşa da bir nebze olsun ışık tutabilir. Soykırımlar bitmedi ki…

İki hafta çabucak geçti. Dönüşte oğlum da kızım da aynı filmi izlemeye başladı. İğrenç bir Hollywood aksiyonuydu. Önümdeki menüde dolaşırken Yavuz Özkan’ın İlkbahar Sonbahar filmine rastladım.

Film 2009 yılı yapımı. Konu Yavuz Özkan olunca popüler bir çalışma olmadığını söylememe gerek var mı?
Çiçek çocuklarının hayali barış dolu bir dünyaydı. Ne yazık ki bu hayalleri giderek gök kuşağına dönüştü. Zümrüd-ü Anka efsanesine benzeyen o ütopya mümkün değil miydi?

İlkbahar Sonbahar filmini izlediğimde de aklıma bunlar geldi. Eski kuşak bir yönetmenin gençleri toplayıp, varını yoğunu ortaya koyarak kolektif bir çalışma için kolları sıvaması.  Komünist manifestonun hayattaki küçük bir denemesi olabilir mi?  Kendi hikâyenizi bulmak için seçilebilecek bir yöntem…

Devam

Ölümsüz hayatlar

Dursaliye Şahan – 04 02 2014

2004 yılının yazında, Datça’da Zeynep abla (Alanç) ile sohbet ediyoruz. Mübadele çocukları ile ilgili araştırmasına yeni başlamış, gece gündüz çalışıyordu.
İstanbul’a gittiğimde Beyazıt Kütüphanesinden bazı eski gazetelerin fotokopisini istemiş, ben de göndermiştim.
Çalışmaları ağır ilerliyordu çünkü en ufak bir şüpheye yer vermemek için eline geçen bütün bilgileri belgelendirmeye özen gösteriyor, her zamanki titizliği ile kılı kırk yarıyordu. Hata yapmamak için sürekli birileri ile konuşup eline geçen bilgileri teyit ettiriyordu.
Bu arada henüz su yüzüne çıkmamış, her biri ayrı bir dram olan onlarca hayat hikayesi ile karşılaşıyordu.
Mübadele deyince aklımıza hep gayri Müslimler gelir ya, aslında başka bir gerçek daha var. Sadece Ermeni çocukları değil Müslüman çocukları da mübadeleden nasibini almış.
Memurlar araştırma zahmetine katlanmadıkları çocukları; “Bunlar da Ermeni çocuğu olmalı,” diyerek öz ana babasından koparıp İstanbul’daki kilise papazına teslim ettikleri onlarca Müslüman çocuğu olmuş.
Hani kaş yapayım derken göz çıkarmak gibi.
Milliyeti, dini, ırkı ne olursa olsun çocuk çocuktu ve her zaman yetişkinlerin gazabına uğruyordu ve işte bizim tarihimizde de (Osmanlı ve ondan sonraki Cumhuriyet döneminde) bir kez daha çocuklar mağdur edilmişti.
Hep düşünmüşümdür. Hiç mi bir devlet büyüğü akıl edememiş? Bir insan, tek bir memur bile el atsaydı belki bunca acı yaşanmayacaktı.
Zeynep ablanın bulup çıkardığı o gerçek yaşam öyküleri bunca yıl ölü gibi niye arşivlerde kalmıştı ki?
Hani bir söz vardır: “Allah kimseyi evladı ile cezalandırılmasın!”
Bu sözü söyleyen bizler ne yaman bir çelişkidir ki; kendi çocuklarımızı ne kadar sever ne kadar korursak başka çocuklara karşı da o denli duyarsız olabiliyoruz.
Geçen hafta Zeynep abla Yazar Kurken Surenyan’ın çocukluk hikayesini kaleme almış. Bu kadar acıyı bir çocuk nasıl kaldırabilmiş sonra da yazar olabilmiş anlamak mümkün değil. Okurken ağladım.
Kurken Surenyan artık aramızda değil. Onu kaybettik. Ancak Kurken Surenyan gibilerinin hayatı gördüğünüz gibi ölümsüz.
Bakın. Hiç tanımadığı, birileri tarafından bir gün yaşadıkları gün ışığına çıkartılabiliyor. Sonsuza kadar gözümüzün önünde kalsın diye de kayıt altına alınıyor.
Sağlıcakla kalınız.

Devam

Ufolar Türkiye’ye inebilir

Dursaliye Şahan – 03 26 2014

Ufolar içindeki uzaylılarla birlikte her an Türkiye’ye inebilir.
Dünyanın birçok yerine indiğini NASA bile doğrulamadı mı? Türkiye’ye neden inmesin ki? Hatta belki Türkiye’ye de indi de bizim haberimiz yok.
İki gün önce Habertürk’teki Pelin Çift’in sunduğu Öteki Gündem’de  üç konuk vardı. Mehmet Ali Bulut, Kemal Özer ve Oğuz Özyaral.
Programın özeti: Yediğimiz içtiğimiz her şey haram pardon zararlı. Bunun sebebi de şeytan ile işbirliği yapanlar. Amerikalılar ve İsrailliler insanlığı katletmeye yeminli.
Yukarıda özetini verdiğim programın içeriği korku filmlerini aratmayacak türden onun için daha fazla keyfinizi kaçırmak istemiyorum ki zaten çoğunu da biliyorsunuz.
Benim için daha ilginç olan Malezya uçağı ile ilgili Kemal Özer’in yorumuydu.
“Koskoca uçağın kaybolduğuna kimse beni inandıramaz. O bölgedeki Amerikan üslerinden birine indirilmiş olma ihtimali yüksek,” diyordu.
Aslında çok mantıksız değil. Koskoca uçak. Hiç mi düştüğü yeri gören olmamış.
Neyse ben kaybolan Malezya uçağı hakkında ufoların günahını almıştım.
Şöyle bir a pat diye uçağı içindeki garibim yolcularla birlikte bilmem kaç ışık yılı uzaklığındaki adını sanını bilmediğimiz, sakinlerini hiç tanımadığımız bir evrene götürmüş olabilirler mi diyordum.
Bizim Malezya uçağından inen bi çare yolcular garip uzaylılar karşısında şaşkın, ezik ne yapacaklarını bilemiyorlardır.
Dedim ya, Nasa’nın bu güne kadar yaptığı ufolarla ilgili açıklamalara baktığınızda çok da gerçek dışı bir ihtimal değil. Peki, Amerikalı bilim adamları böyle bir ihtimali neden hiç düşünmemiş gibi dile getirmiyor? Uzaylılara karşı güçsüz konumuna düşmek istemedikleri için olabilir mi?
Malezya uçağı bulunamazsa işin içinde ufolar olma ihtimali artar.
Peki uzaylılar şu seçim arifesinde Türkiye’ye gelse ne olur?
Herkes başbakanın seks kasetini beklerken pat diye sadece uzaylılar gelse hayal kırıklığına uğrar mıyız? Mesela bütün ülke; “Hadi yaaa!” der mi?
“Siz aklınızı kaçırdınız, yönetime el koyuyoruz!” deseler…
“Bunlar da Pensilvanya’nın işi,” diyerek onlara da alışır mıyız acaba?
Sağlıcakla kalınız

Devam

Ustam ve Ben intihal (mig)

Dursaliye Şahan – 03 05 2014

Duyduk duymadık demeyin. Neriman roman yazıyor. Biçare okura bu zulmü yaşatamazsın dedim ama o ilk kocasının sıradan çapkınlıklarını cümle aleme duyurmaya kararlı.

Bu acı gerçek karşısında bana düşen görevde, 200 sayfalık tefrikada ‘üç beş tane’ diye tabir edilen, aslında bir iki milyon imla yanlışını düzeltmek oldu. (Canım arkadaşım eserini! kıskanmadığıma başka türlü ikna olmayacağını söyledi.)

‘Yüzyılın aşk hikâyesi’ndeki yazım yanlışlarını temizledikten sonra bitap vaziyette şükür duasına durmuştum ki pat diye önüme attı.

“Al bu da lolipopun olsun!” dedi.

Aaaa! Elif Şafak’ın, Doğan Kitap’tan çıkan son romanı: “Ustam ve Ben.”

Piyasaya çıkar çıkmaz intihal iddiaları ile edebiyat gündemine balıklama dalış yapan şu mor kitap. Ünlü yazar Jose Saramago’nun ‘Filin Yolculuğu’ kitabından alıntı olduğu iddia edilmişti. (İnsanın adı çıkacağına canı çıksın.)

Bu kadar ünlü ve yetkin bir yazar üst üste intihal iddiaları ile yüzleşmeyi nasıl başarıyor bilemiyorum?

Sitemkar yanıt yerinde: “Üç yılımı verdim, çamur atmak bu kadar kolay mı?”

Burada durup, kitabın kısacık özetini vermekte yarar var.

“Hindistanlı küçük Cihan’ın eline doğan fil yavrusu Sultan Süleyman’a hediye edilir. Böylece maceralar zinciri başlar. Mimar Sinan’ın çırağı olan gözü pek kahramanımız, imkansız aşkında cesaretsizdir. Ve tabii bir kavuşamayan aşk ki; okuyucu sayfalar arasında tırısa kalkar haliyle. Yani bildik küçük tuzak. (Usta yazarların çoğu bunu yapar ve dahası okuyucu da bu durumdan memnundur.) Kitaptaki tek zarf bu değil. Bkz: “Ustamdan geriye kalan yüzlerce eserden ve binlerce, binlerce taştan bir tanesi var ki, altında gizli Arzın Merkezi.”  Sonuna kadar o taş nerede ve de altından ne çıkacak diye bekliyorsunuz.
Bütün bildik kurallara rağmen yazarın dil zenginliği dinlemekten bıkmadığınız bir dostunuzun hoş sohbeti gibi sizi sürüklüyor. Kitap beni çarptı filan diyecek halim yok ama okurken keyif aldığımı rahatlıkla söyleyebilirim. Ya da Neriman’ın yaptığı işkenceden sonraki yorgunluk kahvesi gibi oldu diyelim.
Kitabın baba cümlelerinden; “Öğrenme aşkıyla geçti ömrümüz,” ise son satıra saklanmış yine o ulvi aşka yapılan gönderme.

Konumuza, intihal iddiasına dönecek olursak; telif mağduru bir yazar olarak bu tür vakalara duyduğum ilgi kadar objektif olmaya da özen gösteriyorum.

Eser hırsızlığından mağdur olmak nasıl can yakıyor iyi biliyorum, ama haksız yere itham edilmek de onur kırıcı olsa gerek.

Son söz olarak şunu söylemeden edemeyeceğim. Elif Şafak; raflardaki sırası tartışılsa da rüştünü ispat etmiş bir yazar. Dili bu kadar ustaca kullanabilen bir sanatçı konu bulmakta, kurgu yaratmakta zorlanabilir mig Bence işin en kolay yanı bu. Bu hayatta konudan bol bir şey yok. Hatta hayatında hiç roman yazmamış biri bile size harika konular önerebilir. Muhteşem bir hikayeyi anlatıp size istediğinizden fazla ilham verebilir ama işin püf noktası başka bir yerde. Topraktan çıkan nice maden, ham haliyle bir şeye benzemez ama iyi bir sanatkarın elinde bakanı büyüleyebilir.

Bana göre Elif Şafak gibi ele aldığı konuyu hakkıyla işleyebilen edebiyatçı az.

En kısa sürede Saramago’nun kitabını okuyup düşüncelerimi yazacağım.

Sağlıcakla kalınız.

Devam

Sevimli Hırsızlar

Dursaliye Şahan – 02 19 2014

Kulak arkası ettiğimiz duyumlardan biridir: “Kanserin çaresi bulundu, ama ilaç firmaları büyük bir endüstri olduğu için açıklanmıyor.”
Hoş kulak arkası etmesek ne olacak? Belgesellere konu olan, bu gözü doymak bilmeyen firmalar şifadan çok zehir dağıtıyor gibiler. (Piyasadan çekilen ilaçları anımsayın lütfen.)
Hükümetleri kukla haline getiren bu dev firmalar dünyanın kaderine de hükmedecek hale gelmek üzereler.
Kanser ve daha bir sürü hastalık çığ gibi büyüyormuş! Bu da zaten onların işine gelmiyor mu?

Peki konunun uzmanları ne diyor? Uzun uzun konuşuyorlar, ama ben buraya en önemli cümlelerini aldım.
Prof Dr Pınar Saip: “Bunu keşfetmiş firma zaten köşeyi döner. Hem bu tür bilgilerin gizli kalması mümkün değil.”
(Tabii. Örneğin NASA’daki bilgilerin çoğu kamuya açık!)
“İlaç araştırmaları büyük bir sermaye gerektiriyor. Bu nedenle daha çok ticari değeri olan çalışmalar ağırlıkta. Hükümetler akademi kaynaklı ilaç çalışmalarını özendirecek tedbirler almalı.”

SSK ve Bağ Kur’un kasasını herkesin eline bir torba ilaç tutuşturarak boşaltırken ilaç firmalarını palazlıran, hediyeler, primler alan doktorların yapacağı akademik çalışmalardan mı söz ediliyor acaba?

Bakın Profesör İbrahim Güllü ne demiş? “…kanserin bir ilacı varsa hiç vakit kaybetmeden istediği fiyattan bütün dünyaya pazarlar, tüm diğer firmaları alt eder ve dünya piyasasına hakim olur.”

Evet. İlaç firmalarının aynen bu mantıkla çalıştığı zaten aşikar. Hatta sektördeki patronların rüyaları da muhtemelen şöyle: Can çekişen milyonlarca insan yalvar yakar ilaç firmalarının kapısında. Onların kasasında ise bu insanları hayata döndürecek ilaç var. İlacı hastalara dağıtıyorlar, ama bir şartla. Hasta neyi var neyi yoksa ilaç firmasına bağışlıyor. İyileşiyor ve tabii hayata sıfırdan başlıyor.

Profesör Gökhan Demir: “Bu, ‘Amerikalılar marslıları biliyorlar, onlarla ilişki içindeler ama dünyadan saklıyorlar’ gibi bir şehir efsanesi.”
Tarihteki birçok şehir efsanesine bakın. Acı gerçeklerden oluştuğunu göreceksiniz.

Şimdi gelelim ilaç firmalarına. Örneğin NTV’den Tülay Karabağ kanser ilaçlarını üreten üç büyük firmaya bu soruyu yöneltmiş. Ancak bu ilaç firmaları yurt dışı bağlantılarını öne sürerek susmayı tercih etmişler. Manidar değil mi?

Yukarıdaki haber iki yıl önce yayımlı. Geçtiğimiz günlerde de konuyla ilgili başka bir haber çıktı.

Başlık aynen şöyle: “Kanser ilacı fakirler için değil!”
Bayer’in Hollalı CEO&39;su Marijn Dekkers, 67 bin dolarlık kanser ilacı hakkında “Doğruyu konuşalım Biz bu ilacı fakirler için değil zenginler için geliştirdik” dedi.

Hindistan hükümeti Nexavar adlı kanser ilacının patentsiz üretimine onay verdiği için BAYER’in genel müdürünü çıldırttı. “Bunun adı hırsızlıktır. Doğruyu konuşma zamanı geldi. Biz bu ürünü Hindistan pazarı için geliştirmedik. Kanser ilacını batıda yaşayan ve maddi güce sahip insanlar için geliştirdik.”
Hindistan’daki ‘hırsızlar’ bu pahalı buluşu kaça satıyor dersinizg Sadece 177 dolara.
Amerika’da ve dünyanın birçok yerinde sivil toplum örgütleri BAYER’e karşı dava açmaya, firmanın ilaçlarını almayarak protesto etmeye hazırlanıyorlar.
Türkiye’den ses çıkmadı, ya da ben duymadım. Oysa BAYER’in en büyük müşterilerinden biri de bizim ülkemiz.
Sağlıcakla kalınız.

Devam

Çiçek Çocuklar ve İlkbahar Sonbahar

Dursaliye Sahan

Dursaliye Şahan – 02 11 2014

Paskalya tatilinde İstanbul’a gittik. Uçağa oturur oturmaz oğlum kulaklığı taktı. Ona baktığımı görünce hemen uzanıp bana da bir film açtı. Hiç niyetim yoktu ama iyi oldu. Epeydir aklımdaydı. Markus Zusak & 39;ın neredeyse bütün dillere çevrilen Kitap Hırsızı sinemada da ses getirmişti. Bütün Nazi hikayeleri gibi. Yönetmen Brian Percival.
Film çok övgü aldı ama nedense okuduğunuz hikayenin aklınızda kalan cümlelerini hatta sahnelerini arıyorsunuz. O bölüm nerde der gibi? Ya da senaristin eklediği bir repliği hangi sayfada okuduğunuzu düşünüyorsunuz.

Neyse kısaca filmin konusunu aktarmak gerekirse; ikinci dünya savaşı sırasında Nazi subaylarının ortasında, Alman bir ailenin eline düşen küçük bir kız çocuğunun başından geçen dramatik olaylar.

Ne zaman Naziler ile ilgili bir film seyretsem aklıma şu gelir. Seri katilin, en acımasız canilerin bile iç dünyalarını anlatan onlarca film yapıldı. Hatta geçimini kiralık katil olarak sürdüren kahramanların aşkları ballandıra ballandıra defalarca işlenip neredeyse iyi ki kiralık katil olmuş dedirttiler. Peygamber gibi resmedilen karizmatik mafya babalarını saymıyorum bile.

Nazi subayları Mars’tan gelmediğine göre biz bunları anlatan hikâyeleri ne zaman izleyeceğiz? Tarihteki en büyük soykırımını gerçekleştiren Adolf Hitler tek başına değildi ki. Onca adamı nasıl bu kadar kötü olabildi?

Sıradan bir izleyici olarak bir Nazi subayının iç dünyasını ve motivasyonunu anlatacak hikâyeyi fena halde merak ediyorum. (Bir türlü ne olduğu çözülemeyen uyduruk Hitler filmlerini kast etmiyorum tabii.) Kim bilir belki bugün hâlâ devam eden onca savaşa da bir nebze olsun ışık tutabilir. Soykırımlar bitmedi ki…

İki hafta çabucak geçti. Dönüşte oğlum da kızım da aynı filmi izlemeye başladı. İğrenç bir Hollywood aksiyonuydu. Önümdeki menüde dolaşırken Yavuz Özkan’ın İlkbahar Sonbahar filmine rastladım.

Film 2009 yılı yapımı. Konu Yavuz Özkan olunca popüler bir çalışma olmadığını söylememe gerek var mı?
Çiçek çocuklarının hayali barış dolu bir dünyaydı. Ne yazık ki bu hayalleri giderek gök kuşağına dönüştü. Zümrüd-ü Anka efsanesine benzeyen o ütopya mümkün değil miydi?

İlkbahar Sonbahar filmini izlediğimde de aklıma bunlar geldi. Eski kuşak bir yönetmenin gençleri toplayıp, varını yoğunu ortaya koyarak kolektif bir çalışma için kolları sıvaması.  Komünist manifestonun hayattaki küçük bir denemesi olabilir mi?  Kendi hikâyenizi bulmak için seçilebilecek bir yöntem…

Devam

Cinlerin selamı var

Dursaliye Sahan – 04 09 2014

Öykü nedir?
İmbikten süzülen bir avuç sözcüğün, yazarına mahsus sırasında has cümlelere dönüşerek; tam da o hayal anı için yaratılmış bir adem oğlunu resmetmesi denebilir mi?
Neden olmasıng Dilin kemiği yok!
Peki, o seçilmiş sözcüklerin özene bezene çizdiği siluetlere edebiyat jargonunda ne deniyordug Karakter ya da kahraman…
Elle tutulmasa da; en küçüğünden en büyüğüne kadar bütün karakterler capcanlıdır.
Dahası ölümsüz…
Yeter ki; sarı saman kâğıda bir kez dökülmeyi görsün.
“Ah ben bu eseri doğurmak için ne sancılar çektim?
Gecemi gündüzüme kattım,” diyenlere fazla itibar etmeyin.
Nezaketen gülümsemekle yetinin.
Emin olun en muhteşem karakterler ansızın gelir.
Açık kalan pencereden içeri süzülen kelebek gibi bir a varlığı ile yazarı sersem eder.
Her birinin kanadında ayrı bir nakış…
Bakanı sarhoş eden bin bir renk…
Anlayacağınız yazar mı karakteri yaratır yoksa karakter mi yazarı; orası biraz tartışılır.
Ben o alemdeki bütün kahramanların kendi yazarlarını özgür iradeleri ile seçtiğine inanıyorum.
Cin taifesi ile akraba bir kahramanın korkak, hımbıl bir yazarı seçtiği nerede görülmüş?
Olur da bir gün sahaflarda ‘tedavülden’ kalkmış bir öykü kitabı görürseniz, sayfalarını özenle karıştırın. Bazılarında cinlerin selamını, bazılarında meleklerin gözyaşını göreceksiniz…
Şahsen cinlere de meleklere de kapım her zaman açık olmuştur.
Onlar da bunu bilir.
Ne zaman bir fani; “Benim hayatım roman,” diyerek başlasa önce solumdaki sonra sağımdaki sıkılır.
Fanilerin hikâyesi ya cin taifesinin elinden ya da meleklerin dilinden geçmeden öyküleşemez.
Aslında her bebek kendi hikâyesinin efendisi olarak doğuyor ama sonra büyü nerede bozuluyor da o gül kokulu bebek hikâyesini kaybediyor anlamak zor.
Siz siz olun kendi hikâyenizi köpürtün. Köpük köpük olsun.
Hatta arada bir baloncuklar yapıp önünüze gelenin yüzüne üfleyin.
Göreceksiniz fareli köyün kavalcısı gibi peşinizde kuyruk olacaklardır.
Dünya Öykü Gününüz kutlu olsun.

Devam

Sevgililer için notlar

Dursaliye Şahan – 02 03 2014

Bir duyuru:

Bildiğiniz gibi 14 Şubat Dünya Sevgililer Günü, aynı zama da Dünya Öykü Günü. Her sevgilinin bir tarihçesi her aşkın bir öyküsü var. Tamam, ama sevgili ve aşk konuları şimdilik bir yana. Duyurunun ana konusu öykü ve romanlar.

Okuyan herkes bilir. Her kitabın baba cümleleri olur. Kimileri not alır, ezberler, tavsiye eder, altını çizer, en azından hımm der.

Ben not alıp biriktirenlerdenim. Bazı cümleleri yazarın o kitabı yazmasına neden olduğunu düşünürüm.

İnternet sağ olsun zaman zaman böyle seçkiler geliyor. Hatta yağıyor demek daha doğru.

Bu şekilde gelenleri de biriktiriyorum. Dosya kabardıkça kabarıyor.

Aşağıda birkaç tane örnek seçtim. Siz onları okuduktan sonra duyurunun sonunu göreceksiniz.

Az ümit edip çok elde etmek hayatın hakiki sırrıdır.
Dokuzuncu Hariciye Koğuşu / Peyami Safa

Avrupalılar burada yaptıklarımızı görürse mahcup olurum diye mi korkuyorsun? Onlar o modern dünyalarını kurabilmek için ne kadar adam astılar biliyor musun?
Kar / Orhan Pamuk

Yürürken bir şeyleri hatırlamak istediğimizde adımlarımız yavaşlar; unutmak istediğimizde ise hızlanır!
Veba / Albert Camus

İnsanlar korktukları başlarına gelmesin diye, daha büyük tehlikeleri göze alırlar.
Da Vinci Şifresi / Dan Brown

Dünya öylesine çiçeği burnundaydı ki, pek çok şeyin adı yoktu ve bunlardan söz ederken parmakla işaret edip göstermek gerekirdi.
Yüz Yıllık Yalnızlık / Gabriel Garcia Marquez

Bir ömür boyu aradığım hece harfinin lâ olduğunu bildim.
Lâ Sonsuzluk Hecesi / Nazan Bekiroğlu

Senin beni unutma ihtimalini hatırlayıp çıldırıyorum bazı günler ve bazı geceler yüzünü eskisi gibi hayal edemeyeceğimden korkup kahroluyorum. Sonra tövbeler ediyorum. Seni unutma ihtimalini düşündüğüm için.
Aşkname / İskender Pala

Senin buraya gelmenin sebebi sadece bizim “gel” dememiz değil, ayrıca onların sana “git” demeleri. Hiç kimseye “kötüdür” deme. Aslında onlar, bilmeden iyilik eden insanlardır.
Suskunlar / Spoiler

Saatin kendisi mekân, yürüyüşü zaman, ayarı insır… Bu da gösterir ki, zaman ve mekân, insanla mevcuttur!
Saatleri Ayarlama Enstitüsü / Ahmet Hamdi Tanpınar

İşte şimdi tam da böyle bir derleme kitabın hazırlığı var. Okuyucunun Seçtikleri. Yani derleyenin ya da bir yayınevinin seçtikleri değil. Birbirinden bağımsız okuyucuların seçtiklerinden oluşan bir kitap…

Kim tarafından seçildiği de belirtilecek olan bu kitabın diğerlerinden daha sağlıklı olacağını düşünüyorum.

Siz de bir okuyucu olarak bu kitaba katkıda bulunabilirsiniz. Seçtiğiniz cümleyi/paragrafı kitabın ve yazarın adı ile birlikte gönderebilirsiniz.

Proje bu. Bir dahaki Dünya Öykü Günlerinde yayımlanması planlanıyor.

Çorbada benim de tuzum olsun diyorsanız aşağıdaki elektronik posta adresine; not aldığınız veya duyduğunuz öykünün, romanın o anlamlı cümlesini yazarak gönderebilirsiniz.

yazi.atolyesi@hotmail.com

Dünya Öykü Gününüz ve tabii Sevgililer Gününüz şimdiden kutlu olsun.

Devam

Siirt Valisi’nden açıklama

Dursaliye Şahan – 01 23 2014

Geçen hafta ‘çocuk gelinler cehennemi’ ile ilgili yazımı Avrupa Gazetesinden sonra Uçan Süpürge ve bazı internet gazeteleri de yayımlamıştı.

Ben de Siirt Valiliği başta olmak üzere birkaç sivil toplum örgütü ile bazı köşe yazarlarına yönlendirmiştim.

Amacım muhtarların ve resmi kurumların bu konuda somut önlemler alması gerektiğine vurgu yapmaktı. Örnek olarak da zorunlu deprem sigortasını göstermiştim.

Siirt Valisi Ahmet Aydın bugün (22 Ocak Çarşamba) Yapraktepe Köyü Muhtarı Mehmet Arif Kartal hakkında soruşturma başlattığını belirterek bir açıklama yaptı.

“Pervari’deki muhtarımızla ilgili küçük yaşta evlenen kızımızı bildirmediğiyle ilgili soruşturma başlattık. Bununla aynı zama da jarmaya talimat verdik; bundan sonra küçük yaşta evlenmelerle ilgili veya resmi nikah olmadan imam nikahı kıyanları bildirmesi noktasında tüm arkadaşlar, karakollar, ilçe jarma karakolları uyarıldı. İleride bir toplantı yapacağız. Burada muhtarın sorumluluğu nedirg Arkasından öğretmenin sorumluluğu nedirg Ve bu işi yapan imamın sorumluluğu vardır. Özellikle 16 yaşından küçüklerle ilgili geçen sempozyumda da konuştuk, bilgilendirme yaptık. Hakikaten bunun üzerine eğiliyoruz, küçük yaşta evlenmelerin inşallah en son önüne geçeceğiz. Pervari Kaymakamı’na talimat verdim, yazı işleri müdürümüz devam ettiriyor. Sonuç itibariyle buradan çıkacak sonuca göre, gerekiyorsa da yargılanması da gündeme gelebilecek. Durumu bildirmesi gerekiyordu, orada muhtarın bir ihmali var.”

Yukarıdaki açıklamada en çok ‘bundan sonra’ sözü umut veriyor.

Kendi adıma bu haberi duyan muhtarların ve imamların en azından eskisi kadar rahat davranmayacaklarını düşünüyorum.
Kamuoyuna, özellikle de kadınlara yani bizlere düşen en önemli görev; çocuk gelin vakalarına sessiz kalmamak.

Sağlıcakla kalınız.

Devam

Çocuk Gelinler Cehennemi

Dursaliye Şahan – 01 15 2014

Türkiye’de ne varg Örneğin DASK var. Zorunlu Deprem Sigortası. Ev alırken veya miras kaldığında bile tapunuzu alabilmek için yaptırmak zorundasınız. Hatta afet sonrası ödeme yapılmayan köy evlerine bile getirilmiş. Üstelik köylerde şehirdeki evlerin 5 misli prim alındığı söyleniyor.
Bu sigortadan kaçış yolu?

Diyelim ki yeni evinize su veya elektrik bağlatmak istiyorsunuz. Elektrik veya Sular İdaresi sigorta fotokopisini mutlaka dilekçenin altında görmek istiyor. Yani kaçma ihtimali sıfır. Pardon! Bir yolu var aslında. Mülkten vazgeçmek.

Şimdi gelelim şu haberlerde tekerleme haline gelen; çocuk gelinler konusuna.

Çocuk gelinler sıralamasında Türkiye Avrupa ülkeleri arasında ikinci sırada.

Son olarak 12 yaşında evlendirilip, 13&39;ünde anne olan, ikinci çocuğundan sonra da intihar süsü verilen Kader Ertem’e vah vah dedik.

Kesinleşmeden intihar süsü demek basın yasasına göre suç ama bana göre Kader öldürülmediyse de intihara zorladığı kesin. Çünkü 12 yaşında evlendirilmek bir çocukta ancak intihar motivasyonu yaratabilir.

Neyse haberimize dönelim. Biz manşetlerde ne gördük? Askerde olduğunu öğrendiğimiz kocanın aileleri ile geride kalan bebek.

Muhtemelen soruşturmadan önemli bir şey çıkmayacak. Zaten biz de o ara ya unutmuş olacağız ya da yeni bir çocuk gelin hikayesini duyacağız. Kaldı ki; 13 yaşında anne olan kızın kocasını, babasını, annesini hapse atsanız ne olur? Onu gören diğerleri küçük yaşta kızlarını evlendirmekten vaz mı geçecekler? Asla!

Benim ilk aklıma gelen muhtar oldu. Kader’in yaşadığı o köyün muhtarı nerede? Haberde adı bile geçmiyor. Peki, muhtar ne demekti? Sözlük anlamı: “Köy veya mahalle tüzel kişiliğinde yönetimin başında bulunan seçilmiş kişi. Yasaları ve hükümet emirlerini halka duyurur. Köy içinde dirlik ve düzen sağlar. Görevini aksatan muhtarlar vali veya kaymakam tarafından azledilebilir.”
Eeeg 12 yaşında evlendirilen Kader’den muhtarın haberi yok muydu? Peki, siz çocuk gelin haberleri içinde hiç suçlanan bir muhtar gördünüz müg Ya imam? Bu çocuklar resmi nikah olamadıkları için imam nikahlarını yine devlete resmi olarak bağlı imamlar kıyar.
Biliyorsunuz muhtarlar ve imamlar da devletten tıkır tıkır maaş alırlar. Bildiğiniz devlet memurları gibi.
Eğer köyündeki bir çocuk gelin vakası ile bir muhtar suçlansa ve görevinden azledilse, maaşını kaybetse sanıyor musunuz ki diğer bir muhtar başka bir çocuk geline izin verir?
Yani devlet Zorunlu Deprem Sigortası’nda gösterdiği kararlılığı bu konuda gösterse bizim ülkemiz çocuk gelinler cehennemi olabilir miydi dersiniz?
Sigorta şirketleri üzerinde dönen para o kadar büyük ki; lobisi de o denli güçlü.
Yetişkin olmadan cinsel istismara uğrayan binlerce çocuğun üzerinde böyle dönen bir para yok ki. Sonuçta bu çocukları anne babaları evlendiriyor. Yani oy kullananlar evlendiriyor, küçük kızlar oy kullanmıyor ki…
Çocuk işçiler, dilencilik yaptırılan çocuklar, eğitim hakkından alıkonan çocuklar…
Birilerinin parmak hesabında çocukların sırası yok. Bütün mesele bu…

Anahtar muhtarlarda, imamlarda, kaymakamda, valide… Ama onların anahtarı da biliyorsunuz işte.

Devam

Hepsi Hikâye

Dursaliye Şahan – 01 07 2014

Klasik laftır; “Herkesin bir hikâyesi var,” derler. Oysa gerçek hayatın kahramanları kendi hikâyesine aldırmaz. İnanmadığı bir hikâyeyi kurgulayıp, etrafındakilere yutturmaya çalışır.
Elinde kalem olmayanlara yazar denmez…
Böylece günlük hayatın içinde sıkça karşımıza çıkan senaristler, meddahlar, masalcılar dinlenir, ama yetenekleri takdir edilmez.
Hikâye anlatmak gizli bir kural gibi işler. Bakın medyaya. Bu konuda kim eline su dökebilir?
Yalan söylemek ve sahtekarlık suçtur!
Bakın bunun için bütün siyasetçilerimiz sadece doğruları söylemektedir!
Bütün bunlara eyvallah…  Aldatılmayı kanıksadık. Hatta genlerimize işlemiş ses çıkarmıyoruz. Ama kötü olan; yalanları yutmakla kalmayıp bir de baş tacı etmemizi istemeleri. Yani o bin bir güçlükle yuttuğumuz yalanları savunmamızı istemeleri çok kötü.
Hatta korkutucu.
Yıllardır öykü yazıyorum. İyi bir öykücüyüm diyemem. (Murathan Mungan var.) Ama bir konuda tevazu gösteremem. İyi öyküyü hemen, daha ilk cümlesinden anlarım. Bazen öyle hikâyeler duyuyorum ki kendi kendime; “Kalemsiz bu kadar iyi yazabiliyorsa eline kalem alsa kim bilir ne cevherler döker,” diye düşünüyorum.
Herkes nasıl böyle çalçene senaryolar, masallar, hikâyeler, öyküler üretebiliyor dersiniz? Hayal ile gerçek algımızın körelmesi nedenlerden biri olabilir mig
Bütün bunlar nereden geldi aklıma? Dün akşam Ahmet Mithat Efendi’yi düşündüm. 170 yıl önce 1844 yılında doğmuş. Letaif -i Rivayat kitabının yazarı. Türk edebiyatındaki ilk öyküyü onun yazdığı söylenir. Ben emin değilim. Hele o yıllarda Allah bilir nice yazarlar yaşamıştır. Sonra da sessizce bilinemeden kendi hallerinde ölüp gitmişlerdir. Hepsi ışıklar içinde uyusun. Gün ışığına çıkmamış nice eserler kaybolup gittig Bu başka bir konu.
Gelelim Letaif-i Rivayet kitabına. Suizan; Türk edebiyat tarihinde birçok yerde ilk öykü olarak kabul edilir.
Hikâye Paris’te geçiyor. Kahramanının adı belirtilmemiş.
İşte bu adı yazılmamış olan kahramanımız; yağmurlu bir günde evine yetişebilmek için bulduğu ilk arabaya atlar. Arkadaşı Simon’a rastlayınca yolunu değiştirip onun evine konuk olur. Arkadaşının karısı Polin ile dayı oğlu Şarl arasında duygusal bir yakınlık olduğunu sezinler ya da öyle sanır.  Öyle ki bir doğulu kafasıyla yasak aşkın faillerini öldürmeyi planlayacak kadar ileri gider. Oysa gerçek çok farklıdır. Katil olmasını gerektirecek en küçük bir neden yoktur.
Edebiyat tarihimizdeki bu öyküyü okuyunca şöyle düşündüm. Demek ki bundan 150 yıl önce bir erkek arkadaşının namusunu da kurtarmak zorunda hissediyordu kendini. Yani öyle… Hapse girme riski hatta asılarak yaşamını kaybetmesi önemli değilmiş.
Günümüzde en salak erkek bile arkadaşının namusunu kurtarmak için ilk kez gördüğü karısından şüphelenip onu öldürmeye kalkmaz. Magalar dahil. Yani arkadaşının namusunu arkadaşına bırakır değil mi?
Sanatın bütün dallarında olduğu gibi edebiyat da yaratıcısının iç dünyasını yansıtmakla kalmaz, çıktığı toplumun da aynasıdır.
İşte bunun için okumak gerek. Yaşadığımız olayları daha iyi anlayabilmek için… Belki o zaman çevremizde anlatılan hikâyelerin alt yazılarını çözebiliriz. Elinde kalemi olmayan ‘hikâyecileri’ de anlamak gerek.
Sağlıcakla kalınız.

Devam

Doğan Tarkan

Dursaliye Şahan – 01 02 2014

Ne zaman nesli tükenmekte olan bir hayvan türü duysam içim burkulur. Nuh’un gemisi gelir aklıma.
Kıyamet kopsa…
Bir uzay gemisi gelse…
Elbette içinde bir melek olacaktır…
Eh o güne kadar kendi türümüzden başka hayvan bırakmadığımız için mecburen seçim de insan türünden olacaktır.
Artık o nasıl bir dünya olacaksa…
Ne tür insanlar hangi sırada gemiye binerdi dersiniz?
Kıyamet koparsa bir meleğin (ya da insanüstü bir varlığın) yeryüzüne inme ihtimaline inanıyorum. Siz de inanın. Var olan masumların öncelikli olacağına da inanıyorum.
Endişem kaybolan insan türleri ile ilgili.
Hani bazen filmlerde, bir çift söz için bir ömür boyu bekleyen aşıkları seyrederiz.  Çok eskilerde yaşanan o hayatlar…
Artık gerçekleşmesi mümkün olmayan o aşkları seyretmek bile bize iyi gelir.
Ya ateş olup yananlar….
Arkasından gelenlere ışık olmak için kendi ateşine çıra olanlar…
Devrim için yaşamlarını feda edenler…
Tek tük de olsa onlardan hâlâ var.
Geçen hafta Dağan Tarkan’ın ölüm haberini aldığımda bunlar geldi aklıma.
Nesli tükenen hayvanlar, kıyamette gelecek olan Nuh’un gemisine benzer bir uzay aracı ve ona binecek insan türleri.
Komünistler, sosyalistler o eski aşklar gibi yok olduğunda bu dünyada masum kim olacak? Sanatçıları, yeşilleri, sıradan insanları ve bebekleri de unutmamak gerek elbette.
Ama komünistin, sosyalistin olmadığı bir Nuh’un gemisi bu dünyadan eksik ayrılmış olmayacak mı?
Devrimci Sosyalist İşçi Partisi Başkanı olan Doğan Tarkan 25 Aralıkta Taksim metrosuna binerken kalp krizi geçirerek yaşamını kaybetti.
Düzene karşı mücadele eden örnek bir devrimciydi. Demokrasi için savaşmaktan hiç yılmadı.
Bütün devrimcilerin başı sağ olsun.

Dürsaliye Şahan 

Devam

‘O…pu’ kime denir? Avrupa Gazetesi

Dursaliye Şahan

Cumartesi günü London’s Home’un yılbaşı partisindeydik.

Bu vesileyle arkadaşlarla da buluşmuş olduk.

Hani kahve bahane muhabbet şahane derler ya, işte öyle bir ortam.

Abdullah (Yılmaz) abi bir kaç kez tekrarladı:

“Yaşasın edebiyat!”

Edebiyat ve sanat olmasa bu dünya daha nasıl olabilirdi bilemiyorum. Düşününce ‘bırrrr” oluyor insan.

Kısacası aklımda sadece o geceyi yazmak vardı.

Yani başlıktaki o kavram, hadi açık açık yazalım; orospu konusu (ki niye nokta koyalım, biz onları seks işçisi olarak tanımlayıp kabul ediyorsak eğer isimlerine niye nokta koyarak gözlerine bant çekmiş gibi oluyoruz?)

Neyse işte noktalı noktasız o kelime aklımda yoktu.

Ama gelin görün ki manşetlerde, ana haber bültenlerinde ve her yerde o aklı evvelin talihsiz cümlesi: “Evlenmeden hamile kalmak orospuluktur.”

Bunu söyleyen Tuğrul İnançer bir hukukçu ve tarikat şeyhi. (Resmiyette “Türk Tasavvuf Musikisini Koruma ve Yayma Cemiyeti” olarak faaliyet gösteren vakfın yani tarikatın müdavimleri arasında Ahmet Özhan, Mazhar Alanson, Athena grubundan Gökhan Özoğuz ve hatta Cem Yılmaz gibi ünlü isimlerin de bulunduğu söyleniyor.)

İyi de benim aklıma da Meryem geliyor. İsa’yı babasız doğuran Meryem Kur-an da kutsal kadın olarak tanımlanmıyor muydu?

Allahım ne olacak bu dünyanın hali? Milletin aklı iyice poposuna kaçtı. Hani şu illuminati midir nedir; sürekli insanların bilinç altına seks objeleri göndererek onların algısını yönlendiren gizli kuvvetler mi yapıyor bunu? Ağzını açan lafı bir şekilde belden aşağıya indiriyor. Orada da kalıyor.

Şöyle herkese yetecek kadar şap olsa diyorum.  Dünya nüfusunda yetişkin olan herkese bir defaya mahsus aynı anda verilse.

Haliyle insanlar bir süreliğine de olsa bel altını unutacak.

Bakacağız o zaman duruma. Bu insan türü poposunu unuttuğunda nasıl davranıyor? Dünya nasıl oluyor? Savaşlar yine böyle tam gaz sürer mi mesela? Şiddet böyle sınırsız kalır mı? Hayvan katliamları azalmaz mı? Mesela kadınlara tecavüz etmek isteyenler yine muta nikahı der mi?

Lafı uzatmayalım. Kısacası insanlık bu salyalı halinden kurtulsa güzel olmaz mı?

Neyse bu konuya nokta koyup geceye dönüyorum.

Troy’da toplanmıştık dedim ya; Mesut (Akın) ‘Yorgun Savaşçı’ kitabını arıyordu. Bulmuş. O elindeydi. Cemal Süreyya ile ilgili etkinlik bilgisini de paylaşıyordu. Muhtemelen 9 Ocak’ta Troy’da olacakmış.

Konu açılınca Abdullah Abi Cemal Süreyya ile ilgili soyadında kaybolan ‘y’nin hikayesini anlattı. Ne diyeyim tamamen bir sanatçı tuhaflığından kaynaklanmış.  Aydın Mehmet Ali’de epeydir üzerinde çalıştığı kitabını nihayet çıkarmış. Forbidden Zones. İngilizce yazılmış. Kısa öykülerden oluşan 361 sayfalık kitabın baskısına ve ince işçiliğine bayıldım. (Tanıtımını önümüzdeki günlerde yapacağım.)

Avukat Sevim Özdemir de aramızdaydı. Türkiye’deki sosyal haklarını ve hukuk sorunlarını soran  ‘hayranlarından’ fırsat buldukça sohbete katılıyordu.

Seniha (Russell) epeydir etkinlik yapmadığı için merak ediyordum. Meğersem ağır bir grip atlatmış. Bir dizi etkinlik projesini anlattı. CHP aşkı devam yani.

Kankam Rengin (Akgün) ile konuştuklarımız bende kalsın. Çok güldük ama buraya yazsam artık cılkı çıktı diyeceksiniz.

Sağlıcakla kalınız.

Çocuklar Kadınlar ve Diğerleri

Dursaliye Şahan

09 01 2014

İnsanlık tarihi 6000 yıllık.

Tarihe geçmiş 15 binden fazla savaş var. Sadece 2. Dünya Savaşından sonraki sözde barış ortamında bile (1945-1992) 150’nin üzerinde gerçekleşmiş savaş var. Bu süreçte 60 milyon insanın yaşamını yitirdiği söyleniyor. Bu sayı 19. Yüzyıl savaşlarındaki toplam kayıpların iki katından fazla olduğu belirtiliyor. 1992 yılından bu güne yaşanan savaş ve çatışmalar bu sayıyı iki katına çıkarmış durumda.

Bir gerçek daha var. Geçtiğimiz yüzyıllarda savaşlarda yaşamını yitiren ya da sakat kalan insanların çoğunluğunu yetişkin askerler oluştururken günümüzde bu tablo değişmiş durumda. Örneğin 1. Dünya Savaşı’ndaki ölümlerin %80’ni, 2. Dünya Savaşı’nda %50’sini ve Vietnam Savaşında ise %20’sini askerler oluşturmuştur.

Günümüzde; 1990 yılından itibaren savaşlarda yaşamını kaybeden insanların %90’nını ise kadın ve çocuklar oluşturmaktadır. Ayrıca savaşın etkileri ile yaşadıkları yerden ayrılarak mülteci durumuna düşen savaş zedelerin de %80’i kadın ve çocuklardan oluşmaktadır.

UNICEF’in 1996 yılında yayımladığı; “Dünya Çocuklarının Durumu” raporuna göre; 1986-1996 yılları arasında gerçekleşen savaşlarda iki milyon çocuğun öldüğü, 5 milyon çocuğun sakat kaldığı, 12 milyon çocuğun evsiz kaldığı, 1 milyondan fazla çocuğun ana babasını kaybettiği ve 10 milyon aşkın çocuğun ruhsal sarsıntı geçirdiği belirtilmektedir.

Savaşlarda ilk hedef siviller. Özellikle çocuklar, özellikle kadınlar ve asırlık kentler.

1 Eylül Dünya Barış Günü, Hitler Polonya’yı işgal ettiği gün ilan edilmiş.

Her yıl ateşin ortasında barış etkinlikleri düzenleniyor.

Dünya Barış Gününe özel sevgili Kızbes Aydın’ın dizelerini paylaşıyorum.

Gözyaşının, olur mu hiç, rengi!

Var mı yürek acısının, dini, dili milleti?

İngiltere’ye Vize Almak / Avrupa Gazetesi

Dursaliye Şahan

Geçtiğimiz yıl Türkiye 35 milyon yabancı ziyaretçi aldı. Bunun 5 milyon 41 bini Almanya’dan, 4 milyon 269 bini Rusya’dan, 2 milyon 509 bini İngiltere’den.

Şimdi bir de İngiltere’ye bakalım. 2013 yılında sadece Londra’ya gelen turist sayısı 16.8 milyon ve ziyaretçilerin ülke sıralamasında Türkiye yok.

Biliyorsunuz AB üyesi ülkelerin dışındakiler için İngiltere’ye giriş vize ile.

Alanların ‘deveye hendek atlatmaktan daha zor’ tabiri ile tanımladıkları bu prosedür korku filmi gibi.

Örneğin Avrupa ülkelerini ziyaret etmek için Schengen vizesi yeterli ama İngiltere Schengen vizesini kabul etmiyor.

Yeşil pasaportlular için de durum aynı. Birçok Avrupa ülkesine gidebilirler ama İngiltere hariç.

İngiltere’ye vize almanın koşullarına gelince net bir şey söylemek zor. Kime verip kime vermeyecekleri piyango bileti ile aynı belirsizliğe sahip.

Verilen red yanıtlarına itiraz etme hakkı var dense de pratikte pek işlerliği yok gibi.

Elbette bütün bunların bir nedeni var. Turist olarak ülkeye girip burada kaçak kalan göçmenler en temel sorun.

E iyi de akademisyenler, iş adamları, sanatçılar, politikacılar da bazen aynı red cevabını alıyor.

Çoğu zaman da reddedilen vize taleplerinin mantığa uygun hiç bir nedeni olmuyor.

Vize için en çok eziyet çektiren üç ülke arasındaki İngiltere (diğer ikisi Almanya ve Fransa) tutumunu gittikçe sertleştiriyor.

Geçtiğimiz yıl kadın yazarlarımızdan biri Anadolu Kültür Merkezinin davetlisi olarak İstanbul’daki İngiliz Konsolosluğuna başvurdu.

Dünyada gezmediği çok az ülke kalan yazarımıza İngiltere’ye geliş izni verilmedi. Küçük bir ayrıntı daha: Yazarın üç romanının ikisi İngiltere ile ilgili.

Bu yıl da yazar Suna Güler tekrar baş vurdu. Yine red cevabı geldi.

Tanıdığım için söylüyorum. Her iki yazarımızın da İngiltere de yaşamak gibi bir arzuda değil. Her ikisinin de kurulu bir düzenleri ve devam eden projeleri var.

İş biraz da bizim resmi makamlarımıza kalıyor. Düzenlenen etkinliklere katılma izni bile alamayan sanatçılara, gazetecilere, akademisyenlere destek verilmesi gerekiyor. İki ülke arasında gerekli görüşmeler yapılsa bu kadar red cevabının verilmeyeceğini düşünüyorum.

Sağlıcakla kalınız.

https://www.avrupagazete.com/dursaliye-sahan/index.1.html

Devlet Adil Okay’dan Özür Dilesin 

Dursaliye Şahan

“İngilterenin başkenti Londrada yaşayan gazeteci-yazar Dursaliye Şahan, bir çocuk tarafından gönderilen salyangoz resminden kalkarak hapishaneden kaçma planı yapılacağı iddiasıyla başlatılan bir davanın traji komik halini yazdı… ”

Daha çok parmak sallayarak söylenen cümlelerdir. Bazen giriş ‘Devlet baba!’ deyimi ile başlar.

Biraz daha İslamicesi; ‘Şeriatın kestiği parmak acımaz!’

Acımaz olur mu? Parmak bu. Kim, nasıl keserse kessin bal gibi acır.

İyi de şeriat ya da devlet parmağımızı ya da herhangi bir yerimizi kesemez mi?

Kesmeli mi?

Kesmemeli mi?

Keserse ne olur?

Bir bizim parmaklarımız mı kesiliyor?

Mesela bu şeriat ya da bunlar, onlar yanlışlıkla kesmişse kızacak mıyız?

Devlet babaya küsülür mü?

Yoksa Adil Okay, pardon birileri gibi bır bır devamlı konuşacak mıyız?

Bu konuşmalar kayıt altına alınıyorsa ne olacak? Mesela çocuklarımız; yani konuşanların çocukları devlet memuru olmak isterse ne bileyim sümen altı olabilir mi?

Somut örnek vermek gerekirse yüzlercesi var elbette ama mesela Adil Okay dosyası olabilir.

Şimdi bahsedilen konunun geçmişi şöyle:

Karabük Hapishanesinde yatan Kasım Karataş’a Adil Okay’ın 7 yaşındaki kızı Öykü, bir salyangoz resmi göndermiş. (O yaştaki çocuk Paris fotoğrafı gönderecek değil ya…)

Hapishane yönetimi ve bilcümle resmi kurum hemen alarma geçmişti. Çünkü Salyangoz bir simge ve yol haritası olarak hapishaneden kaçmaya teşvik ve yol gösterici her türlü nifak niteliğindeydi.

Dava hemen açılır. Suç nettir: “Cezaevinden Firar Örgütleme.”

Kroki pardon Salyangoz koskocaman tanık olarak sunulur. (Hayvanlar alemi bunları bilse ne yapardı acaba? Konuyu önce Allah’a sonra sayın Yaşar Erdil’e havale ediyorum.) Dava dosyası kabardıkça kabarır. Konu büyük!

Devletin sırrına aklımız yatar mı yatmaz elbette. Hatta bazen avukatların, hakimlerin bile aklı yetmediğine göre bizim nasıl yetsin?

Salyangoz Davasına dönecek olursak;  ilgili mahkeme; “Kovuşturmaya yer olmadığı” kanaatine varmış ve dosyayı kapatmıştır.

Niye açılmıştı ki demeyin, muhtemelen bay Salyangoz konuşturulamamıştı.

Tabii bu mahkemeler kolay açılmadığı gibi kolay da kapatılamıyor. Böyle Jandarma Kriminal bölümünün uzman bilirkişi mühendis grafiker güvenlik güçlerinin konuyu tek tek inceleyerek imzalarını attıkları dosya ile tamamlanıyor ki aynen Adil Okay’ın dosyası da aynı aşamalardan geçmişti.

Davalı durumundaki Adil Okay’ın bu süreçte rüyalarında yeşil çimenlerde papatya tarlaları görmediğini tahmin edebilirsiniz elbette.

Ben haberi alınca Adil Bey adına sevindim ama anlaşılan kendisi halen akıllanmamış!!. Hâlâ konuşuyor!

“Kamu kaynaklarını neden boşa kullandınız? Beni ve ailemi niye taciz ettiniz?  Avukatım gönüllüydü ama ben şuraya şuraya tam 74.5 lira harcadım. Paramı geri verin ve benden özür dileyin!”

Yani devlet hata yapmaz mı?Yapar!

İşin doğrusu dünyanın her tarafında, en gelişmiş ülkelerinde dahi yapıyor.Peki devlet hata yapınca akabinde ne yapıyor?
Püf noktası da burası. Mesela mağdura tazminat ödüyor.
Gelişmiş ülkelerin kriterleri böyle.
Devlet hata yaptı mı, özür dileyip karşılığını ödüyor.
Bundan da hiç gocunmuyor.

Küçük bir hatırlatma daha. ‘Şeriatın kestiği parmak acımaz’ deyimi de hatayı kabul etmeyenlerin ürettiği bir deyim gibi duruyor.

Sağlıcakla kalınız.

Not: Fotoğrafta yazar Dursaliye Şahan “Görülmüştür” mahpus resimleri sergisininde görülüyor.

Kaynak: http://gorulmustur.org/icerik/devlet-adil-okaydan-ozur-dilesin

Öykü mü yoksa roman mı zor? / Avrupa Gazetesi 

Dursaliye Şahan

Yazdığımı öğrenenlerin ilk sorularından biri,  roman yazmak öykü yazmaktan daha mı zor?  Birazda şunu söylemek isterler: Roman yazamadığınız için mi öykü yazıyorsunuz?

Yazmaya ilkokul sıralarında başladım. Haliyle öykü ve masal denemeleriydi. Öğretmenlerimin yönlendirmesi de kuşkusuz etkendi.

Çok sonraları fark ettim ki en az okunan şiir kitaplarından sonra öykü kitapları gelir. Roman ise açık ara öndedir.

Yine de öykü ile devam etmemin nedeni biraz alışkanlık, biraz tekrarlardan, uzatmaktan, balon gibi şişirilmiş metinlerden hazzetmemek olabilir belki ama ben öyküye aşık bir öykücüyüm.

Şu da ayrı bir gerçektir. Yazacağınız öykü, masal ya da roman daha kağıdı kalemi elinize almadan kafanızda belirir. Yani demem o ki, “Oturup bir polisiye roman yazayım peynir ekmek gibi satılsın,” ya da “Öyle bir aşk hikayesi döktüreyim ki aşk üzerine yazılmış ne varsa ters yüz etsin. Dünya edebiyatına adımı altın harflerle yazsınlar,” planları yapamazsınız.

O karakter gelip karşınıza dikildiğinde hikaye, masal, öykü, roman çoktan bitmiştir. Geriye kalan katipliktir. Yazılacak ve bitecektir. İsteyen okur, istemeyen okumaz.

14 Şubat Dünya Öykü Gününde öyküyü romana karşı savunuyormuş durumuna düştüm ama şunu da söylememe izin verin. Hikaye şiire en yakın yazın sanatıdır. Bu bir. İkincisi az sayıdaki bazı yazarlar (mesela Mehmet Fuat) romanı sanattan saymazmış.

Açıkçası ben böyle düşünmüyorum. İyi yazılmış romanlara kutsal kitap muamelesi yaptığım yakınlarım tarafından bilinir.

Ancak küçücük bir öyküde derli toplu anlatılacak bir hikayenin yüzlerce sayfalık romana dönüşmesi, kitapçı raflarında yan yana dizilip illa okunması gereken harika bir eser gibi sunulması okuyucuyu nereye koyuyor bilemiyorum.

Günümüzde algı yönetiminin yolu öykülerden geçiyor. Dizilerden, filimlerden, reklamlardan, tarih kitaplarından tutun da öykünün girmediği hiç bir delik yokken öykü önemli değil denebilir mi?

Baklava çaldığı için hapse düşen çocuk nasıl yargılanıyor ki? Ona hırsızlığın suç olduğunu söylerken öbür taraftan büyüklerin yaptığı kasalara sığmayan hırsızlıklar nasıl örtülüyor ki? Bunlar için hep öyküler kullanılıyor.

Mesela din kitaplarından alıntı yapılıyor. Deniyor ki o çocuklara, “Seni mahkum ediyoruz, çünkü hırsızlığın büyüğü küçüğü olmaz.”

Çocuklar hikayelerle, masallarla büyüyor. Ama bir bakın o hikayeler masallar nasıl yazılmış?

Her insanın bir hikayesi var, doğduğu günden ölümüne kadar ilmek ilmek dokur. Kendi hikayesini dokurken hep o okuduğu, dinlediği hikayelerden masallardan ilham alır. Eğitim sistemindeki faşizan öğreti kuşaklar üzerinde tamiri güç yaralar açıyor. (Yanlış anlaşılmasın faşizan öğreti yeni başlamadı. Türküm Doğruyum Çalışkanım marşından da önce.)

Neyse 14 Şubat Dünya Öykü gününe küçük bir katkı olarak elimdeki şahane kitaptan bahsetmek istiyorum.

İshak Reyna’nın hazırladığı Öyküler Anlatsın kitabı Kelime Yayınlarından çıkmış. Elimdeki 3. Baskısı. İçinde tam 74 öykü var. Samipaşazâde Sezai ile başlıyor, Özlem N.Yılmaz ile bitiyor. 74 yazarın seçme eserleri de diyebilirsiniz. Söyleyebileceğim tek şey okumanızı öneriyorum.

Şuh kahkahalar Arınç’a Avrupa Gazetesi

Dursaliye Şahan

08 19 2014

Memleketimdeyim. İlk durak İstanbul ve doğruca balıkçılar çarşısı.

Hani Sayın Ekmeleddin Suriyeli dilencilerden yakınır gibi oldu da bir nebze eleştirildi ya; geçiniz! Hatta bütün dilencileri unutunuz. Rabbim bana öyle birini gösterdi ki; artık bu konuda söz bitmiştir. Sizler için fotoğrafladım. Haftaya göreceksiniz ve bana hak vereceksiniz. Şu an onun kim tarafından nasıl çalıştırıldığını araştırmakla meşgulüm. Dilenci cenneti Türkiye’min en masumunu size takdim edecek olmaktan gurur duyuyorum.

İkinci durak Edremit Akçay. İğne atsanız yere düşmeyecek durumda. Kahve, restoran, mağaza ve beton bina sayısındaki önlenemez artış bütün hızıyla devam ediyor.

Ana caddede yürürken birden ışıklar arasında hareli renkler dikkatimi çekti. Hemen içeri girdim. Doğru görmüşüm içerde renk cümbüşü var. Kalabalıktan sıyrılıp içerde nefes almak iyi geldi elbette.

Karma bir resim sergisi ve ne yazık ki ressamlardan birini bile tanıyamadım.

Sahilde kızıma anlattım. Kızım olduğu için söylemiyorum ama Leyla hanım resim konusunda oldukça iyi ve sanatçıları annesinden daha iyi tanır.

Neyse ana kız şezlonglarımıza uzanmış her zamanki gibi lak lak yapmaya hazırlanıyoruz.

Hemen yanımızda genç bir grup var. Kızlı erkekli. Arınç’ın iffetli kadın tarifini tartışıyorlar.

“Kadın dediğin kahkaha atmamalı,” teorisine yapılan yorumların birkaç tanesini virgülüne dokunmadan veriyorum.

“Kesin hanımı güzel gülemiyordur.”

“Dikkat dağıtmak için yapıyorlar.”

“Adam doğru söylüyor. Hamiyet’i düşünsene.”

“Doğru valla. Ağzında çakıl taşı var sanırsın.”

“Banu Alkan’ı Meclise yollayalım, neremi şarkısını söylesin.”

“Hadi güzel gülme yarışı yapalım.”

Evet, sonunda iş yarışma haline dönüştü. En ilginci de şuh gülme kısmıydı. Ben gülmeyi Allah vergisi sanırdım meğer daha çok teknikmiş. Yani biraz çalıştığınızda şuh kahkahalar atabiliyorsunuz. Hatta cadı kahkahası diye bir terim bile varmış. Utanmasam ben de deneyecektim ama; “Teyze sana ne oluyor?” demelerinden korktum.

Ne yazık ki tekniği kapamadan kalkmak zorunda kaldım. Çünkü kızımla zevklerimiz uyuşmuyor. Gülme yarışmasını çok banal buldu.

Sonra aynı sergi salonuna birlikte girdik. Resimlere bayıldı. Amatör bir grup olmasına rağmen çok iyi işler çıkarmış olduklarını söyledi.

Ne zaman yeni bir şehre gitsem; gözüm sanat etkinliklerine takılır. Gitmeyecek olsam da merak ederim. Hele böyle kolayca gezilecek sergi salonlarına filan mest olurum.

O şehirlerden ayrıldığımızda aklımızda en çok onlar kalmıyor mu? Ya da o şehirleri diğerlerinden ayıran, kimlik kazandıran nedir ki?

Ressam Gülseren Kayalı önderliğinde çalışan Akademi Zeytinli katılımcılarının ‘Benim Dünyam’ isimli karma sergisinin isimsiz kahramanları; Meral Kırımtay, Gönül Tufan, Serap Dostal, Ayla Şen, Gülçin Ayla, Güllü Ergin, Basri Günhan, Hilal Akar, Ender Birkal, Nudiye Erdemli, Gürgün Aktan, Bilge Göral, Hatem Bal, Kübra Kırım, Filiz Sarp, Nilgün Demirel, Nedime Erkan ve Fatma Kaya’yı yürekten kutluyorum.

Sağlıcakla kalınız…

https://www.avrupagazete.com/dursaliye-sahan/125024-%C5%9Fuh-kahkahalar-ar%C4%B1n%C3%A7%E2%80%99a.html

14 Şubat Dünya Öykü Günü

Semt pazarlarında, yol kenarlarında mukavva kutular içinde yumurtadan yeni çıkmış, birkaç günlük satılık civcivler olur. Daha çok şehir çocuklarına canlı oyuncak gibi sunulur.

Bir kese kâğıdı içinde eve getirilen civcivler önce sevilir, sonra çocuk merakı ile biraz hırpalanır. Bilirsiniz, çocuklar çabuk sıkılır. Birkaç gün içinde ya balkona ya da bahçeye terk edilen bu canlı oyuncakların ömrü, bir kargaya, ya da sokak kedilerine yem olarak nihayet bulur.

Son yıllarda bu civcivler rengârenk oldu. Sprey boyalarla güya albenileri artırıldı.Şimdi çocuk müşteriler daha istekli.

Tavuk üretme çiftlikleri ile ilgili bir belgeselde; ayıklama bandına dökülen civcivler, görevlinin eldivensiz eline değdiği anda o ele doğru koşuyordu. Makine civcivi de olsa, yumurtadan çıkar çıkmaz kuluçkaya yatan annesini arama içgüdüsü…

İnsanoğlu olarak içgüdülerimiz her nesil biraz daha törpülendi. Kim bizden bir civciv ile empati kurmamızı bekleyebilir ki?

Yalan hayatların anlatıldığı günlerden geçiyoruz. O mukavva kutulardaki rengârenk civciv yavrularına dönüştük. Öyle bir noktaya geldik ki, kimsenin bunu inkâr edecek hali kalmadı.

Bakın Ahmet Hakan bile mensubu olduğu medyanın gerçeğini açık açık itiraf etmekte.

“Cizre’deki o bodrum kat için neden sessizim? Çünkü o bodrum kat hakkında gelen hiçbir bilgiye güvenmiyorum.” (Hürriyet / 2 Şubat 2016)

Bize ait olmayan hikâyelerbizimmiş gibi dayatılıyor.

Milli Eğitim Bakanı; “Atanamayan öğretmenler ilgi çekmek için intihar ediyorlar.” dedi.

Şaka değil gerçek bu.

Bu kandırılmışlık halimizdaha ne kadar sürecek?

Bizim acil olarak kendi kayıp öykülerimize ihtiyacımız var.

Hemen, bugün bir kalem bir kâğıt alıp, yazmaya başlayın.

Önce kendinizi zapta geçirin. Sonra kulağınızın duyduğu, gözünüzün gördüğü her şeyi yazın.

Ufuklara bakmaktan, düşünmekten, düşlemekten, görmekten, duymaktan, hissetmekten, arzulamaktan, istemekten, reddetmekten korkmayın.

Gerçek hikâyeleri yazmak da dinlemek de en doğal hakkımız ve belki de tek çıkar yolumuz.

Sakın ola ki yazım kurallarını, imla hatalarını düşünmeyin. Onların önemi yok. Sadece içinizden geldiği gibi yazın.

Gerçeğe hiç bu kadar ihtiyacımız olmamıştı.

Yaşadıklarınızı, acılarınızı, beklentilerinizi, yaşadığınız o hayatı sizden daha iyi kim anlatabilir? Sizin hikâyelerinizi başkaları sulandırıyor. Artık onlar sizin olmaktan çıkıp koca bir yalana dönüşüyor. Üstelik içinde sizin adınız geçiyor.

Uzun, kısa fark etmez. Bir cümle de olsa yazın ve; “O değil, bu!” deyin.

Değil mi ki bize bahşedilen şu kısacık hayatın hikâyesi en kutsalımız… Ve o hikâyenin mimarları da bizleriz.

14 Şubat Dünya Öykü Gününüz kutlu olsun.

Londra Troy Kitap Kulübü adına

Dursaliye Şahan

Babam Gelsin Canım Gelsin

Dursaliye Şahan

Karanlık geceler bitmedi

Babam neden gelmedi

Kara kömür sönmedi

Babam gelsin babam gelsin

Elbiseni katladım

Telefonunu sakladım

Hiçbir şeyini atmadım

Babam gelsin

Canım gelsin

Esma Esranur

Yukarıdaki şiir Soma madeninde babası ölen sekiz yaşındaki Esma Esranur’a ait.

Kim bilir Soma’da kaç çocuk babası için şiir yazdı, resim çizdi?

Kim bilir kaç kadın hıçkırıklarını çocuklarından saklayıp, içinden; “Ben şimdi ne yapacağım?” korkusunu yaşadı?

Kim bilir kaç ana baba madende ölen evladı için Tanrı’ya sitem etti?

Kim bilir madenlerle ilgili bilmediğimiz daha nice gerçekler var?

Madenci tarihine şöyle bir bakacak oldum…

Daha ilk satırlarda tüylerim diken diken oldu.

Öyle bir yere geldim ki devam edemedim hemen kapattım.

Osmanlı döneminde madenlerin çıkartıldığı bölgelerde erkeklerin madenlerde çalışma zorunluluğu varmış. Bundan kaçanlar ağır hükümlerle cezalandırılıyormuş.

14 yaşındaki çocuklar bile zorla madenlerde çalıştırılmış.

İşte okuduğum son satır bu oldu. Gözünüzün önüne 14 yaşında bir çocuk getirin. Sonra onun zorla madene götürüldüğünü tahayyül etmeye çalışın….

Oğlum 15 yaşında. Biri gelse oğlumu zorla çalışmaya götürse hem de yerin altına.

Bu çağda, Londra’nın ortasında düşününce; kesin oğlumu götürecek adamı o dakikada öldürürmüşüm gibi geliyor.

Nurgün Yeşilçay gezi olaylarında dedi ya; “Eğer oğlum hayata Ali İsmail Korkmaz gibi veda etseydi, elime silahı alır tek tek vururdum hepsini.”

Sonra Maliye Bakanlığının da Nurgün Yeşilçay’ı takibe aldığı iddia edildi filan.

Muhtemelen birçok erkek Nurgün Yeşilçay’ın çıkışını sanatçı kaprisi ya da sansasyonel olmak isteyen şımarık kadın havaları olarak yorumlamıştır.

Oysa tamamen annelik içgüdüsü. Ortalama her annenin hatta anne olmamış kadınların ortak tepkisi bu olur.

Neyse; hafta sonu Troy Cafe’de kadınlar buluştu.

Londra Cumhuriyetçi Kadınlar Derneği’nin düzenlediği bir etkinlik vardı.

Katılımcılar arasında her kesimden kadın vardı.

Avukat Sevim Özdemir Sönmez işçi hakları ile ilgili konuştu.

Gençler şiir okudu.

Göçmen edebiyatı ile ilgili sohbet ettik.

Sonra da hep birlikte Yavuz Özkan’ın Maden filmini izledik.

Cüneyt Arkın’ın en çok övündüğü filmlerinden biri olmalı.

(Benim gördüğüm en iyi filmi diyeceğim ama cahillik etmiş olmaktan korkuyorum.)

Daha çok şiirler okunmalı, resimler çizilmeli, heykeller yapılmalı, şarkılar söylenmeli, filmler çekilmeli.

Değil mi ki; tarihin en büyük sırdaşı ve kanıtı sanat…

Bizim yüzümüz de hep sanata dönük olmalı ki yeni Somalara meydan vermeyelim.

Bütün falcılara selam olsun
Bugün 14 Şubat Sevgililer Günü. Özcan Karabulut’un sayesinde yanına bir de Dünya Öykü Günü eklendi.
Senenin başka boş günü kalmadı mı yoksa sevgililer aşk hikâyelerini kaleme alsınlar diye mi aynı güne tıkıştırıldı, bilemiyorum.
Bildiğim odur ki öykü vardır ancak yokmuş gibi davranılmaktadır.
Bunu benden daha iyi kimse bilemez. Bir öykü yazarı olarak gittikçe sayısı artan yüzlerce karakterimle, 7/24 birlikte yaşıyoruz.
Aslında yazı planına göre bugünün sorusu: “Öykü nerelerde tüketiliyor?” olacak, ana fikri ise “Kaderinizle küsmeyin, öykünüzü sevin, duygularınıza sahip çıkın!” idi.
Ancak gelin görün ki; bir kısım edebiyatçı arkadaşlarım da dâhil olmak üzere; “Öykü, edebiyat tüketilir mi? Bu saçma soruyu nereden çıkardın?” diyorlar.
İyi kötü bir öykü yazarıyım haliyle öykü benim için birincil. Bu nedenle de sorarım.
(Sanki üzerinde yaşadığımız dünyada işe yarayıp da tüketilmeyen ne varsa?)
Yadırgayanları bir yana bırakıp, sorumu kendimce yanıtlayayım:
Hayatın içine bakalım:
Öykü bu sistemin içinde ne kadar nesnel? Yani öykü somut olarak nerelerde kullanılıyor?
• Medya! Haberlerin yarısından çoğunu kurgulayarak sunmuyor mu?
• Okuma yazması olmayanlar bile her akşam ekranda dizilerde ve filmlerde öykünün resimlenmiş halini nefessiz seyretmiyorlar mı?
• Seçim arifelerinde siyasiler hikâye pardon vaat yarışına girmiyorlar mı?
• Seçimden sonra da bize içinde yaşadığımız ama bir türlü hissedemediğimiz o güllük gülistanlık Zümrüd-ü Anka kuşunun ülkesini anlatmıyorlar mı?
• Berbat ürünler için bizleri acımadan formatlayan reklam sektörü hunharca öykü tüketmiyor mu?
• Günden güne devleşen sinema sektörünün olmazsa olmazı küçücük öyküler değil mi?
• 4 binin üzerindeki din ve mezhepleri birbirinden ayıran kendi öyküleri değil mi?
• Öykü olmasa tarih kitapları yazılabilir miydi?
• Bilimkurgu yazarları öyküleri ile bilim adamlarına az mı önderlik etti?
Hal böyle iken bu yaman çelişki niye? Öykü bu kadar gerçek, bu kadar gerekliyse ülkem yazarlarının yerlerde sürünüşü niye?
Bunun yanıtı kalın kitaplık düzeyinde ama size şu kadarını söyleyebilirim. Aslında tüm yazın emekçilerinin ekmeğine kan doğrayanlar falcılardır. Çünkü en iyi hikâyeciler onlardır.
Güzel fal bakan birini iyi dinleyin, ruhunuzdakileri bir buket kır çiçeği gibi önünüze nasıl ustalıkla serdiklerini göreceksiniz. Fala inanmıyorsanız bir Çingene gördüğünüzde avuçlarındaki kuru baklalar ile çakıl taşlarına müşteri olun. Asla alamayacaksınız. Satarsa bilin ki gerçek falcı değildir.
Orhan Veli’nin “Beni bu güzel havalar mahvetti” dediği gibi; beni de falcılar mahvetti. Kahve tiryakisi olmam boşuna değil. Hele burnumdaki telvenin kokusu kakuleliyse…
Dün gece ilk öykü yazarlarımızdan, Ahmed Midhat, Emin Nihat, Samipaşazade Sezai, Nabizade Nazım, Halit Ziya Uşaklıgil ve diğerleri anısına mum yakarken bunlar geldi aklıma.
Özcan Karabulut’un çıkardığı Dünyanın Öyküsü dergisine rastlarsanız bir tane alın. Öykünün nelere kadir olduğunu o dergi benden daha iyi anlatmış.
Sevgililer gününüz muhabbetli, yaşam öyküleriniz hep ışıklı olsun.

Dursaliye Şahan

Duvarlara Bakın | Avrupa Gazetesi

Dursaliye Şahan

Sanata ilgisi olmayanlar bile bilir. Duvar çaresizliğin simgesidir. Gri duvar görüp hayra yoran var mıdır?

Sistemin mafyalaştırdığı ‘sanat’ piyasası anarşik sanatçıları kızdırdı.

İlk kim başlattı bilmiyorum.

(Eser Nisan Yağmur’a sormak gerek. Bu konuda Türkiye’deki tek uzman ya da en yetkin o sanıyorum.)

İşte bu ruhu her daim muhalefet olan sanatçılar isyan edince yoku var ettiler.

Boş duvarları tuval olarak kullanıp sokakları evrene açık galerilere dönüştürdüler.

Şu aldığımız nefesi bile paraya çevirmenin yollarını arayan hain kim bilir nasıl da kara kara düşünüyordur.

Birkaç gün önce Eser (Nisan) ile Troy’da kahve içiyoruz; “Galeriler sokak sanatına da el attı” gibi bir şeyler söyledi. Tam, “Nasıl olur?” diyecektim ki masaya gelenler oldu.

O konuyu araştıracağım merak ettim ama şimdi size söylemek istediğim başka bir şey var.

Böyle sokaklarda yürürken önünüze bir duvar çıkarsa durun. Üzerinde resim veya heykel varsa gözünüzün ucuyla da olsa şöyle bir bakın.

“Gri duvarlar içinde gri toplumlar barındırır,” diyen ve tabii diğerleri onları tam da sizin için yarattı.

Ha duvar boşsa şaşırmayın. Siz, biz yani birçoğumuz sokak sanatına yabancı değiliz ki.

Zifiri karanlıkta polis ve asker peşindeyken duvarlara orak çekiç resmedenlerin bu uğurda canından olanların coğrafyasından geldiğimize göre…

Unutulmayan Aşklar geliyor

Hafta sonu üç-beş arkadaş bir araya geldik.

Bu kez konu Yaşar Kemal’di. Hastalığı nedeniyle gündeme geldi ama sonra haliyle sohbet romanları üzerinde yoğunlaştı.

Mesut (Akın) Halikarnas Balıkçısı ve Anadoluculuk üzerine hazırlanıyor. Ondan sonraki toplantı Unutulmayan Aşklar üzerine olacakmış.

E haliyle 14 Şubat geliyor.

Yukarıdaki kare o sohbetten bir an.

Şairin dediği gibi; Bâki kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş.

(Soldan sağa)Hülya Samyeli Noseda, Gülseren Ersoy, Rengin Akgün, Meral Gözen, Seniha Russell, Dursaliye Şahan, Esat amca, Stewan Russell, İsmail Gözen, Osman Şahan.

Bu arada Antakya’daki Edebiyatçılar Derneği’nden de bir mail aldım. Sağ olsun Nebih (Nafile) bey göndermiş.

Yılın ilk edebiyat etkinliğini gerçekleştirmişler. Savaşın ortasında şiir, öykü ve türkülerden oluşan böylesi anlamlı bir eylem ne güzel.

Fırsat Tatilleri / Avrupa Gazetesi

Dursaliye Şahan

Hiçbir şey eskisi gibi değil. Birçok şey gibi tatiller de değişiyor. Artık güneşin altında pineklemek demode oldu. Çikolata rengine dönmek için hasta gibi şezlonglara uzanarak saat sayanlara biraz aptal gözüyle bakıyorlar.

Yeni oluşumlar var. Öyle güzel tatil programları duyuyorum ki; birçoğuna da hevesleniyorum.

Çocuklarla birlikte beş yıl önce Cunda Adasında bir kısa film atölyesine katılmıştım. En güzel tatillerimizden biri olarak kaldı anılarımızda.

Geçtiğimiz günlerde böyle bir davet aldım. Çevreci yazarlarımızdan Suna Güler bir yazı atölyesi düzenliyor. Üstelik Datça’da; üstelik Jale Sancak ile.

Datça’yı bilen bilir; bilmeyenler için Can Yücel’in mekanı diyelim. Türkiye’nin en güzel bölgelerinden biri. Bir kez yolu düşen bir daha unutamıyor. Can Yücel boşuna demir atmamış.

En son bir ay önce oradaydım. Zeynep abla ile birlikte eski Datça evlerini yeniden gezdik. Kır bayır dolaştık. Denize girdik. Köylere indik. Köylü pazarından baharat alışverişi yaptık.

Neyse mekandan çok eylemi konuşmak gerekirse; okumak insanın olmazsa olmazı. Ne yalan söyleyeyim bunun bir hobi olduğunu söyleyenlere şaşkınlıkla bakıyorum.

Yazmak! Bakın işte o konuda hak veririm. Yazmak hobi olabilir. Ancak naçizane bir önerim olacak. Her birey yazmalı derim. Kayıt tutmalı. Kendinden sonrakilere aktarmalı.

Ne kadar çok insan yazarsa o kadar iyi olur. Bizden sonra gelecek kuşakların bilinmezlerini azaltmak için onlara kendi tarihlerimizi vermeliyiz. Günümüzü, düşüncelerimizi, duygularımızı, hayallerimiz, tahminlerimizi, beklentilerimizi, yorumlarımızı yazmalıyız.

Yazmak zor diyenlere inanmayın. Yazmak konuşmak kadar doğal. Belki biraz teknik bilgiye ihtiyacınız olabilir. Ya da daha kısa sürede yol almak isterseniz bir kursa da ihtiyacınız olabilir ama hepsi bu kadar.

Yazın. Geçmişten kalan anılar, biyografiler, belgeler daha fazla olsaydı belki biz dünü biraz daha farklı yorumlayabilirdik. Gelecek için de daha donanımlı olurduk. Düşünsenize iki kuşak önceki dedenizin ninenizin nasıl bir olduğunu biliyor musunuz? Ya üç kuşak, dört kuşak… Devam eder bu. Sizden sonra gelecekler için de durum böyle. Hatta gidişata bakılırsa onların bizim yazdıklarımıza bizim geçmişe duyduğumuz ihtiyaçtan daha fazla olacak gibi geliyor.

Sağlıcakla kalınız…

https://www.avrupagazete.com/dursaliye-sahan/index.1.html

Anarşist olmak /  Avrupa Gazetesi

Dursaliye Şahan

Okumak, görmek, dinlemek, seyretmek serbest gibi görünüyor ama değil. Oysa konuşmaktan çok okumak gerek… Dünyanın bir ucundan öbür ucuna sesimizi duyurmamız zor. Onlar istediklerini gözümüze sokup, istediklerini kulaklarımıza bağırıyorlar. Asıl görmemiz ve işitmemiz gerekenler engelli. Duvarlar gün geçtikçe yükseliyor.

Bu engelleri hissettikçe umutsuzluğa kapılacak gibi oluyorum ama dünyanın bilmem neresinde hiç tanımadığım bir sanatçının karikatürünü görüyorum (mesela) ve o anda o engeller ve bütün duvarlar küçülüyor.

Karikatüristlere saygım sonsuz hatta zaman zaman onların seçilmiş kutsal insanlar olduklarını bile düşünüyorum ama bugünkü yazımın konusu bu değil.

Aslında şunu diyecektim. Bizi yutmak isteyen bu sistemin içindeki en güçlü silahımız sanat. Resim, heykel, karikatür, sinema, roman, şiir, öykü, tiyatro, bale, müzik ve diğerleri. Dünyayı sanatın büyülü ışığı kurtaracak buna inanıyorum. Sanatı hayatımızın içinden çekip almak isteyenlere teslim olmamak için biraz anarşist olmak gerek. Bir elimiz hep sanata dokunmalı. Hem kendimiz için hem dünya için.

İstanbul’a gittiğimde Edebiyat Ortamı dergisinin ekinde Öykü Yıllığı 2014 kitabını gördüm. Konu öykü olunca almadan yapamadım. Alırken de kendi kendime söylendim. “Bu kadar kitabı okudun da bu mu kaldı? Artık kütüphanede bi altı ay bekletirsin.”

Londra’ya döndüm, bir hafta sonra aldıklarımı kütüphaneye yerleştirirken adet olduğu üzere şöyle bir karıştırdım. 15 dakika sonra da kitabı başucumdaki sehpaya bıraktım. Daha önce yazmıştım. Güne iye başlamak isteyenler için her sabah kısa bir öykü veya şiir iyi bir reçetedir. Deneyin göreceksiniz.

Sadık Yalsızuçanlar kitabı hazırlamak için dört yıl harcamış. Ben 55 günde bitirdim. (Her sabah bir tane okursanız böyle; öykü arka arkaya okunmaz ama kesintisiz okumayı sevenler için de üç günlük diyebilirim.) Son sayfayı çevirdiğimde; “Tanıtmak şart oldu,” dedim ama bu kitabı tanıtmak zor. Zira her öykü ayrı ayrı tanıtımı hak ediyor. Sadık Yalsızuçanlar’a bu değerli ve özverili çalışması için yürekten teşekkürlerimi sunarken bu kitabı bulup okumanızı öneriyorum. Ayrıca öykü ve yazı atölyeleri, edebiyat dersleri için sağlam bir kaynak.

Şimdi izninizle kitapta öyküsü geçen yazarların adını tek tek yazarak kendilerini buradan kutluyorum.

Ali Haydar Haksal, Alper Beşe, Aslı Tohumcu, Ayşe Göktürk Tunceroğlu, Aşykut Ertuğrul, Baki Karcı, Cemal Şakar, cahit Efgan Akgül, Dinçer Apaydın, Dilara Pınar, Dilek Aslaner, Engin Barış Kalkan, Esmeray Barın Acartürk, Fahri Ayhan, Faruk Duman, Gülcan Çolak Bostancı, Gaye Boralıoğlu, Hakkı İnanç, Hanife Altun, Hasibe Çerko, Hasan Türksel, Ilgın Yıldız, Kahraman Çayırlı, Kamil Yeşil, Mehmet Harmancı, Mehtap Kabataş, Mihraç Cerrahoğlu, Mihriban inan Karatepe, Mustafa Ökkeş Evren, Mustafa Tatcı, Müge İplikçi, Müzeyyen Çelik, Necati Mert, Necdet Dümelli, Rasim Özdenören, Recep Şükrü Güngör, Refik Algan, Safiye Gölbaşı, Salih Tokgözoğlu, Semra Aktunç, Semra Saraç, Senem Gezeroğlu, Senem İş, Şerife Durna, Tahir Abacı, Temel Karataş, Tülay Berberoğlu, Türker Ayyıldız, Yalçın Tosun, Yıldız Ramazanoğlu, Yunus Nadir Eraslan, Yusuf Yağdıran, Zeynep Delav.

Sağlıcakla kalınız.

https://www.avrupagazete.com/dursaliye-sahan/index.1.html

Bebek Tecavüzü Ne Ki / Avrupa Gazetesi

Dursaliye Şahan

Haber ilk çıktığında görmezden geldim. Okumak, düşünmek hele hele üzerine bir şeyler söylemek, yazmak zor. Keyfiniz kaçıyor, mideniz burkuluyor.

Eminim haberi okuyan kadın erkek binlerce insan aynı duyguları hissetmiştir. “Allah kahretsin seni!” diyerek gazeteyi bir tarafa fırlatmış, televizyonun kanalını değiştirmiştir.

Ama olmuyor ki. Aklınızdan gitmiyor. Gözümün önünde o koskoca adam! Müftü. Diyanetin, Türkiyenin resmi görevli bir memuru.

Yardımcı Doçent ve Doktor ünvanına da sahip. Samsun İl Müftüsü Hayrettin Öztürk.

Aynen şöyle diyor: “18 yaşındakinin zinasına karşı çıkamıyorsanız, 7 aylık bebeğe tecavüze karşı çıkmak timsahın gözyaşlarıdır.”

Kötülüğün de bir raconu var. Hangi katil 18 yaşındakine çevirdiği silahı aynı rahatlıkla 7 aylık bebeğe çevirebilir?

Çocuk istismarı nasıl durdurulamıyor sanıyorsunuz?

Devletin resmi görevlisi 18 yaşındaki ile 7 aylık bebeği aynı kefeye koyuyor.

Bekliyorum günlerdir.

Bir vatandaş olarak, bir anne olarak, bir kadın olarak Aile Bakanlığından, Diyanet İşlerinden, Muhalefetten bir tepki, bir hareket bekliyorum.

Oturup; Cumhurbaşkanına, Başbakana, Bakanlara, Milletvekillerine mektup yazsam, yalvarsam. Böylelerini görevden alın desem. Alırlar mı? Hiç olmazsa kulağını mı bükerler? Yok canım! Ses çıkarmadıklarına göre onlar da öyle düşünüyor.

Bu sabah Neriman aradı. Televizyonda duymuş. Neyse ki Diyanet İşleri; “Ön inceleme başlattık” diye Ankara’ya çağırmış.

Neyse ki göstermelik de olsa; “bi dur!” dendi.

Gerçi Yardımcı Doçent, Dr Samsun İl Müftüsü hâlâ kendisini savunuyor: “Sözlerimi cımbızla aldılar, bu hainliktir. Söylediklerimin arkasındayım,” filan.

Farkında mısınız?

“Kadınlı erkekli eğlence haramdır”, “Çocuğunuza Aleyna, Sanem gibi isimler koymayın,” anlayışı nerelere kadar uzanıyor farkında mısınız?

Çocuk gelinlerin engellenmesi niye zor anlayabiliyor musunuz?

Şimdi siz gelin şeriat düzeninden korkmayın.

 Gelinlik Giydirildi Çocukluk Sobelendi – Avrupa Gazetesi

İstanbul’dan otobüsle Bursa’ya gidiyorum.

Elimde Suna Güler’in romanı: Günah Kadına Yaraşır.

Daha ilk paragraftan sarıyor. Haftaya yazacağım.

Bu haftanın konusu; Mor Salkım Kadın Dayanışma Derneği’nin Bursa Belediyesi ve Valilik ile birlikte düzenlediği etkinlik. Gelinlik Giydirildi Çocukluk Sobelendi.

Konusu erken evlilik olan bir etkinliğin keyifli geçtiğini tahmin edebilir misiniz? Edin. (Oysa daha önce katıldıklarımdan hep bir burukluk ve isyan birikintileri ile ayrılmışımdır.)

Bursa’ya da giderken işte böyle kendimi ‘bedbaht bir toplantıya’ hazırlamıştım. Zaten elimdeki kitap da konunun başka bir boyutu ile beni yol boyu epey bir ajite etti.

Neyse; Çekirge Kervansaray Termal otele indim. Biraz uzanmayı düşünüyordum ama ağaçlar arasındaki otelin tarihi dokusunu görünce iş değişti. Asırlar öncesi yapılmış taş duvarlara dokunmak bile ayrı bir zevk. Ben burada değil bir gece aylarca bile kalırım derken yanımdan geçen komi tuhaf tuhaf yüzüme bakıyordu.

Türk hamamında peştamaller içinde turnanın başında düşünüyorum. Şimdi ben panelde ne konuşacağım? Öğrenci kızlar gelecek. Günler öncesinden yazdım konuşmamı ama beğenmiyorum. Gençler çok zeki. Samimi olmadığınızı anlarlarsa hapı yuttunuz demektir.

Mermer havuzun içindeki kükürtlü su zihnimi açmış gibi birden aklıma “Nikahta keramet vardır” sözü geldi. Nikahtan başlamak gerek. Resmi nikah, imam nikahı sıralı olmalı zaten bu biliniyor ama daha önemli bir şey var. Gönül nikahı. Geçen yıl adı Gönül Nikahı olan bir öykü yazmıştım.  Her iki nikahtan önce gönül nikahı olmalı. O iki insanın arasındaki en güzel bağ değil mi? Adına aşk dediğimiz, sevgi dediğimiz, tutku bile diyebildiğimiz…

Gönül nikahının olması için de rıza yani istek olması gerek. E şimdi 15 yaşındaki bir kızla 40 yaşındaki adamın arasında böyle bir doğal istek olabilir mi? O küçücük kızın babası yaşındaki adamla bir gönül bağı kurabileceğini hangi zihniyet kabul ediyor bilmiyorum.

İkinci eş olarak giden bir kadının, genç yaşlı fark etmez eşine güvenmesi, sevmesi, sağlıklı bir ilişki yaşaması beklenebilir mi?

Ya iki tarafta genç ve bekar olursa? Diyelim ki kız 16 erkek 17 yaşında. O zaman söz konusu olan iki çocuk. Hadi kendi istekleri ile oldu diyelim. Hayır! Bu da olmaz. Biri onlara evliliğin ancak yetişkinler için olduğunu anlatması gerek. Evlilik yükünü hangi aşk ile gelirse gelsin iki çocuğun kaldıramayacağını bilmeliler. Yani evlilikteki bütün kerametler sadece yetişkinler için geçerlidir öyle değil mi?

Tayyare Kültür Merkezindeki sergi salonuna kafamdaki kopuk konuşma cümleleri ile gittim. Ana kapıdan geçer geçmez kafamda ne var ne yok uçtu gitti. Koca koca fotoğrafları görünce çevresindeki insanlar silindi gitti. Bam! Bam! Çocuk gelinleri anlatan renkli fotoğraflar! Hiçbir konuşmaya mahal bırakmayacak kadar çarpıcı. Gözüm fotoğrafları çeken kadını arıyor ama erkek diyorlar. Profesyonel fotoğrafçı konuyu iyi yakalamış diye düşünürken kadınlardan biri; “Faik bey iş adamı aslında ama hobi olarak fotoğrafçılık yapıyor. Bir de bu konuda kısa filmi var” diyor.

Ne diyeyim hayat sürprizlerle dolu.

Faik Kaplan ile tanıştım. İstanbul’daki Dilan Bozyel’in benzer çalışmalarından bahsediyorum. Her ikisine de buradan bir kez daha duyarlılıkları için teşekkür ediyorum. Bursa Belediyesine, Valiliğe de teşekkür etmek gerekiyor. Keşke diğer belediyeler ve resmi kurumlar da bu konuda aynı şeyleri yapsalar. Mor Salkım gibi köylere kadar giden sivil toplum örgütlerini, canla başla çalışan o aktivist kadınları destekleseler.

Başka türlü Avrupa ikinciliğine kadar çıktığımız çocuk gelinler sıralamasında aşağılara inemeyeceğimizi artık anlasalar. Resmi kurumların bu konudaki önemini tekrarlamaktan bizler yorulduk.

Serginin açılışını Bursa Büyükşehir Başkan Vekili Abdülkadir Karlık yaptı.

Güzin Abraş yönetimindeki panelde; Avukat Nevin Canbaz , Doktor Nurten Türksoy, Psikolog Eda Abdullahoğlu, Birleşmiş Milletler Kadın Dostu Kentler Bursa İl Koordinatörü Burcu Üzümcüler; konuyla ilgili yasayı, sağlık sorunlarını, dünyadaki ve ülkemizdeki istatistiki durumları, sosyolojik boyutlarını anlattılar.

Ben medyanın ve sanatın bu konudaki önemine değindim.  Hayır, sözcüğünün çoğu zaman nasıl hayırlı bir kadere dönüştüğünü anlatmaya çalıştım. Konuklar da söz aldı. Hüseyin Üzmez’in hangi yasayla çıkarıldığı bile soruldu.

Böyle bir konuyu iki saate sığdırmak mümkün mü? Söz konusu çocuklar. Bizler kadın olarak hele de anneysek dünyanın neresinde olursa olsun mağdur edilen çocuklar bizim demektir. Onlara destek olup, zarar verenlerden hesap sormalıyız.

Anılarını yazan bir hakim suçu kazıyın altından insan çıkar demişti. Çocuk gelinleri kazıdığınızda da göreceksiniz ki altından sadece cehalet ve kölelik zihniyetinin kalıntıları çıkmaktadır. Onun dışında din, gelenek ve görenek bahane. Çocuk gelin demek düpedüz çocuk istismarı demektir.

Aldanmayın, aldatmalarına da izin vermeyin. Sessiz kalırsak bu aşikar çocuk tacizinin ortağı olmuş oluyoruz.

https://www.avrupagazete.com/dursaliye-sahan/index.1.html

Günah Kadına Yaraşır / Avrupa Gazetesi

Dursaliye Şahan

Nedendir bilmem öyküde ve romanda kötüyü anlatmak zordur. E iyisi ve kötüsü olmayan hikaye olur mu? Bir taraf zayıf kaldı mı hikaye de haliyle güdükleşiyor. Bu nedenle kötü karakteri yazmakta zorlanırsanız ve farkında olmadan fona, arka plana itersiniz.

Diyeceğim hâl böyleyken bir kötüyü roman kahramanı yapmak her babayiğidin harcı değildir.

Şimdi bunu okuyan bazı yazarlar; “Kim demiş? Niye zor olsun? O da karakter bu da karakter!” filan diyecekler. En iyisi sözümü geri almak. Benim için kötü karakteri yazmak, hele hele allayıp pullamak zordur. Olmuşken bir itirafta daha bulunayım; benim için karşı cinsi, yani erkek kahramanları yazmak da kendi cinsimi, kadınları yazmaktan daha zor olmuştur. Yazmışlığım vardır elbet (hatta beğenilmiştir ufak tefek ödüller bile almıştır) ama ben onları erkek yapana kadar neler çekmişimdir.

İlk yazdığımda adı Ahmet Mehmet olan kadınlar çıkmıştır ortaya. Sonra orasını kes burasını düzelt derken yarı kadın yarı erkek, pek bir şeye benzemezler. Uğraşırım uğraşırım. Bir bakarsınız ki artık iyice erkekleşmişler. Sonra canımı dişime takıp geceler boyu incik cincik sağını solunu dönüştürürüm. Ve tam bir erkek haline getiririm. Öyle erkekleşirler ki; ben bile tanıyamam. Sanki başkası yazmış da ben okuyorum gibi olurlar.

O heybetinden yerleri titreten adamlar öyle çıkmıştır ortaya. Kahramanlarına, karakterlerine kıyamayan bir yazar olarak bir iki tane karakterime (ki biri de Pala’dır) hep mesafeli ve biraz kızgınımdır kötülüklerinden dolayı.

Onlar da bilir tavrımı ne zaman otursam aralarına hep geride biraz saygılıdırlar.

Şimdi gelelim yazının ana konusuna. Yukarıda yazdığım nedenlerden dolayı Suna Güler’e biraz gıpta ettim. Günah Kadına Yaraşır romanının kahramanı adamakıllı kötü. Üstelik erkek. Rıza. Ne ararsan var bu piste. İyiliğin kırıntısı bulaşmamış.

Canım hayatın içindeki bunca kötünün arasında kötü karakter yazmakta ne var diyenler olacaktır. Öyle değil işte. Kötünün analizi zordur. Motivasyonunu anlamak, nerelerden beslendiğini bulmak, dürtülerini keşfetmek, doğru kodlarını okuyucuya vermek zordur.

Suna Güler’in bu tanıdık ama hep hasır altı ettiğimiz ana karakterdeki ince iş takdir edilecek kadar iyi. Okuyanlar anlamıştır, okumayanlara öneriyorum. Karşı cinsin toplumda bolca bulunan bir çeşidini tanımak istiyorsanız (tanımalısınız da bence) kadınlara özellikle öneriyorum.

Romanın benim için ayrıca bir önemi daha var o da fondaki çocuk gelin olayı.

Romandaki tecavüz, çarpık ilişkiler, yasak aşklar fazla kaçmış. Okuyup bitirdikten sonra biraz ööö oluyorsunuz ama düşününce bunlar hayatın içindeki gerçekler diyorsunuz. Ki o gerçekler de artık fazla kaçmadı mı?

Biliyorsunuz son yıllarda okuyucu avlamak için neredeyse pornografik yazma modası iyice abartıldı. Ama o tür romanlar ya da öyküler diyelim daha ilk paragraftan başlıyor. Şimdi örnek vermek istemiyorum sizler zaten biliyorsunuz.

Suna Güler’in romanı böyle değil. Hatta kolay okumayı sevenler giriş biraz sıkıcı olabilir. Ama ilk on sayfadan sonra kitabı elinizden bırakamıyorsunuz. 378 sayfayı ortalama bir okuyucu rahatlıkla iki günde bitirir. Yalın bir dille yazılmış, akıcı bir kurgusu var. Gayet güzel.

Ama gönül isterdi ki; okuduktan sonra rahat bir nefes alalım.

Keşke o Rıza’yı zaferini kutlarken göreceğimize mağlubiyetini görüp biraz umut duysaydık. Bu da benim fikrim tabii. (Ne zaman bir roman okusam ben olsaydım şöyle yapardım saplantısından kurtulamıyorum.)

Her okuduğum romanda sevdiğim bir cümlenin altını çizmek ve hatta o cümleleri biriktirmek de ayrı bir alışkanlık.

Günah Kadına Yaraşır romanından. 238.sayfada; “Havada, şeytan geçtiğini anımsatan bir buz gibilik.”

Her romanın mesajını da düşünürüz ya. Mesaj illa olmak zorunda değil aslında. Sonuçta bir olayı olduğu gibi anlatırsınız, mesaj herkese göre değişir.

‘Günah Kadına Yaraşır’ı bitirdiğimde; aklıma Dan Brown’ın bir sözü geldi.

İnsanlar korktukları başlarına gelmesin diye, daha büyük tehlikeleri göze alırlar.

Bu ne kadar sık ve alışılmış bir tekrar.

Sağlıcakla kalınız.

Suna Güler kimdir?

Karabük’te doğan, iki çocuk annesi yazar Suna Güler; ilk öykü kitabını 2007 yılında yayımladı. Ödünç Zamanlar / Kanguru Yayınları. İlya Yayınlarından 2009 yılında çıkan ikinci öykü kitabı Özgürlük Çıkmazı’nı Datça Serüveni isimli doğa yürüyüşleri kitabı izledi.

Günah Kadına Yaraşır sanatçının ilk romanı.

https://www.avrupagazete.com/dursaliye-sahan/index.1.html

Güzel Mezarlıklar

Yazar Dursaliye Şahan

(Avrupa Gazetesi)

Hemen her gün Chingford Mount Mezarlığı önünden geçiyorum.

Ulu ağaçlar altında; bekçisi, düzeni, bakımı olan güzel bir mezarlık. Mezarlığın güzeli olur mu diyeceksiniz.

Olur.

Mesela mevta yaş ortalaması 70’in üzerindeki mezarlıklar bana göre güzelden öte huzurlu ve mutludur.

Bosna ve Kosova’daki katliamlarda öldürülen sivillerin gömüldüğü toplu mezarları bulmak için mavi kelebeklerin takip edildiği söylendi. Sadece toplu mezarlar üzerinde biten ölüm çiçeklerinden beslenen kelebekler bir tür doğal kılavuz olmuştu.

Halen bulunamayan onlarca toplu mezar olduğu söyleniyor.

Dile kolay 35 bini çocuk, 300 binin üzerinde insan öldü. 2 milyondan fazla insan göç etti. 20 bin kişi halen kayıp.

Hani Allah sıralı ölüm versin, evlat acısı göstermesin derler.

12 Eylül döneminde binlerce anne baba çocuklarının dirisinden vaz geçip mezarına razı oldu.

Bunlar yakın tarihin iki ‘küçük’ örneği.

Şimdi Gazze’ye bomba yağıyor. Nedeni kurt ile kuzu hikayesi kadar uydurma. Tek gerçek orada çoluk çocuk, kadınlar, yaşlılar, hastalar, hayvanlar, kuşlar, ağaçlar, çiçekler ölüyor.

Silahlar sustuğunda geriye mezarlıklar ve yas tutanlar kalacak. Sonra yas tutanlar da ölecek ama mezar taşları asırları devirecek.

Onlar gerçeğin sessiz kanıtları olacak.

Hitler dönemindeki tarihin yüz karası insan fırınlarını günümüzde gezenler; halen yanık et kokusu hissettiğini söyler.

Aradan bunca zaman geçti, hissedilen o koku mu yoksa onca masumun ahı mı?

Gazze’nin ahı da gelecek kuşaklara miras kalacak.

Vurun emrini verenlerin torunları o mezar taşlarına bakıp dedeleri ile övünecek değiller ya…

Sosyal Paylaşım :
YAZI ATÖLYESİ©2014

HA SÜMEYYE HA SERA / Yazar Dursaliye Şahan

dsahan@haberruzgari.com / 18 Subat 2016 – 17:32:21

Adı Sera. Genç. İdealist. Bıcır bıcır. Kedileri var.

İki davamda avukatım oldu. Ben aşırı titiz olduğum için küçücük şeylerde bile zaman zaman deli oldum ama hiç kızamadım.

Böyle temiz çocuklara, gençlere kıyamıyorum.

Sabah oğlum aşağıdan seslendi. “Anne bak senin güzel kızın tutuklanmış.”

Telaşla yataktan çıkıp, merdivenlere koştum. 14 basamakta üç-beş isim geçti aklımdan ama aklıma hiç Sera Kadıgil gelmedi.

“CHP Parti Meclis Üyesi avukat Sera Kadıgil, ‘Cumhurbaşkanına hakaret’ suçundan 1 yıl 9 ay hapse mahkûm edildi.”

Elim ayağım birbirine dolaştı. Londra’dayım, ne yapabilirim ki?

Oturdum bilgisayarın başına mektup yazıyorum. Doğrudan Cumhurbaşkanı’na.
“Efendim makamınıza yapılan ifadeler konusunda sizi yanıltmışlar…”

Oğlum girdi araya.
“Anneeeee!  Cumhurbaşkanı sana pardon mu diyecek?”

Doğru. Demez. Ama Emine Erdoğan var. Sonuçta bir kadın, üstelik anne ve bir değil iki kızı var.

Başladım:
“Sayın Hanımefendi, ben…”

Oooo! Önüne gelen yazıyordur. Benimki arada kaynar. Hatta görmez bile. Aceleyle, güzel, saman sarısı, çizgili bir kâğıt buldum. Aldım kalemi elime.

“Emine Hanım; kızınız Sümeyye Hanım’ın; sokak sanatçısı Banksy’nin sergisine gittiğini okuduğumda hoşuma gitmişti. İşte gençlik, özgürlük böyle bir şey demiştim. Bilirsiniz onlar sanatın en asi çocuklarıdır. Hele söz konusu Banksy ise 10 terör ordusuna bedel…

Sanıyorum o gün Sümeyye Hanım sergiye danışmanlarından habersiz gitti. Danışsaydı muhtemelen, “Uygun olmaz efendim,” diyeceklerdi.

Emine Hanım; Sera ve Sümeyye Hanım ikisi de gencecik. Bunlar kin bilmez, sevgi dolu çocuklar. Sümeyye Hanım neyse, Sera kızımız da aynı. Dillerinin kemiği yok. Söylerler! Giderler. Gezerler. Banksy ise Banksy! Aldırmazlar.

Ne güzel. Ben onlara hayranım. Çünkü bizden daha özgür düşünüyorlar.

Belki bir gün Sümeyye Hanım ile Sera Kadıgil Mecliste yan yana oturacak. Ayrı partide olsalar ne fark eder?

Tartışacaklar ama ikisi de bugünkü gibi özgürlükten, barıştan yana olacak.

Ben kendi adıma hem Sera’dan hem de Sümeyye Hanım’dan umutluyum. Siz de lütfen yüreğinizi karartmayın. Kızınıza güvenin. Sera kızımızı tanısanız inanıyorum ki ona da en az Sümeyye Hanım kadar güvenir ve seversiniz.

Onlar bu ülkenin çiçekleri. Yollarına diken dökmenin kime ne yararı var?

Sağlıcakla kalınız.”

Hayat Kadını mı dediniz?

Dursaliye Şahan

14 aralık. 2015

Hürriyet’in başlığı aynen şöyle:
“Esad ülkeni ne hale getirdin bak?”
Efendim Şanlıurfa’da polis huzur operasyonu yapıyor ve bir mahalle baskınında 50 kadar Suriyeli kadın fuhuş yaparken tutuklanıyor.
Olay bu!
Ve arkasından yukarıdaki başlık atılıyor.
Hani dersiniz ki, bu güne kadar Türkiye’de hiç fuhuş ticareti yapılmamış.
Hatta niyetlenenler bile vatandaşlıktan çıkarılmış.
Sanki bu ülkede bir zamanlar genelev patroniçesi Matild Manukyan’a vergi rekortmeni olduğu için üstün hizmet madalyası filan asla verilmemiş.
Orta Avrupa ülkelerinden binlerce kadını iş vaadi ile kandırıp zorla seks kölesi yapan çetelerin hiç biri Türkiye’li değil.
Filmlere, romanlara konu olan o Soğukoluk beldesi tamamen efsane.
Yani Esad’ın halkına yaptığını başka kim yapmış ki?!
Şimdiki gençlerin deyimi ile Oha yani!
Yılların gazetesi. Onca ekip. Bu kadar iddialı çıkışlar.
Ve sonuç?
İlkokuldaki duvar gazetesini aratmayan amatör bir bakış.
Ey haber merkezinin değerli editörleri!
Üzerinde yaşadığınız Türkiye topraklarında genelevler bizzat devletin izni ile resmi olarak çalıştırılır.
Vergiye tabiidirler.
Hatta bildiğim kadarı ile artık orada çalışan kadınlar da sigortalı olmak durumundadırlar.
Kahraman polislerimiz tarafından tutuklanan o kadınlara gelince, tamamen hayatta kalabilmek için bedenlerini satmaktalar.
Muhtemelen bazılarının çocukları bile var.
Ahlaki boyutuna gelince; yalan yanlış haberden, taraflı gazetecilikten daha fazla günahı yok.
Sağlıcakla kalınız

Kaynak: Hayat kadını mı dediniz?

http://sosyalistfeministkolektif.org/guencel/haberler-duyurular-basin-aciklamalari/963-hayat-kad-n-m-dediniz.html

Her Çocuğun Yüzünde Berkin /  Avrupa Gazetesi

Dursaliye Şahan

Nerede bir genç görsem sarılmak istiyorum. Onları bahar dallarına benzetiyorum. Dokunsanız kırılacaklar. Hiç zorlamayın eğilmeyi bilmezler ama hemen kırılıverirler.

Öyle işte. Çoğunu hayalimde kucakladığım bu gençler için bazen de ağlamaklı oluyorum.

Okul bulamayanı ayrı, iş bulamayanı ayrı, çöplerden kağıt toplayanı ayrı, şiddet göreni ayrı, askerde ilk kez gittiği şehirde ölüm korkusu çekeni ayrı…

Liste çok uzun ama yazmamın ne anlamı var? Sanki siz bilmiyor musunuz? Çocuklarımızın, kardeşlerimizin nasıl mücadele ettiğini görmüyor muyuz?

Berkin’in doğum gününde içim doldu doldu taştı.

Benim Berkin’i ve o gençleri sevmem biraz da oğlumdan.

Yolda, izde karşılaştığım gençlerin bazılarına, “Ah işte bu da benim oğlum gibi sabırsız,” diyorum. Bazen gözlerini, bazen saçlarını, bazen seslerini oğluma benzetiyorum. Öyle ki; “Bu havada nerede senin ceketin?” diyecek oluyorum.

Berkin’in, bir çocuğun ölümü nasıl açıklanabilir ki?

Elinde sapan varmış… Kaleşinkof olsa ne yazar?

Her dildeki bütün sözcükler bitti.

Ah Berkin! Bu sessizlik seni yanıltmasın!

Mümkün mü? Seni hangi anne unutabilir? Annelerin sana yanması için seni görmesi gerekmiyor ki.

5 Ocakta her anne oğlunun yüzünde Berkin’i görmedi mi sanıyorsun?

Emin ol; “Elinde sapan vardı,” diyenin annesi ve eşi de dahil seni hiç bir anne unutmayacak.

Ödül tartışması

Troy Kitap Kulübü bu ay Cemal Süreyya toplantısına hazırlanıyordu. 9 Ocakta işim yok diye seviniyordum. Bir baktım Enver Ercan’dan bir ileti.

2014 Cemal Süreyya şiir ödüllerinde jüri üyesiydi ama istifa etmişti. Cemal Süreyya Kültür ve Sanat Dernek Yönetimi ile anlaşmazlık vardı. Kriz ödül değerlendirme yönteminde kilitlenmişti. Aşamalı değerlendirme önerisi istifa getirmişti.

Arkasından plaket verilen 10 şairin 6’sı plaketleri, yani ödülleri reddettiklerini açıkladı.

Doğrusu ben bu habere biraz sevindim. Artık sanat ödüllerinde; adet yerini bulsun veya “bizimkine verelim,” alışkanlığı kırılıyor belki de diye düşündüm.

Her neyse. Biz Londra’dayız. Cemal Süreyya’nın 25.ölüm yıldönümündeki etkinliği Mesut Akın sunuyor. Kaçırmamanızı öneriyorum.

9 Ocak Cuma günü saat 7’de, Troy Cafe’de. (124 Kingsland Road, Shoreditch E2 8DP)

Sağlıcakla kalınız.

Kıyametin sırrı 12. dakikada

Dursaliye Şahan

Kıyametin sırrı 12. dakikada

21.12.2012’deki kıyamet beklentisi sürüyor.

İnanmayanlar da dahi bekliyor…

Neden 22 değilde 21 Aralık?

Neden 11.ay değil de 12. Ay?

Kutsal kitaplardaki sayı dizilişleri geliyor mu aklınıza.

21’i ters çevirin: 12 oluyor değil mi?.

12 saatteki son rakam.

Takvimdeki son ay.

Kıyamete inanıp inanmamak önemli değil aslında.

Birkaç gün sonraki

00.12 / 12.12.2012 anı çok önemli.

Tam bu anda inancınız ne olursa olsun;

lütfen dua edin.

Kendiniz için ve yeryüzü için bir dilekte bulunun.

Dilekleriniz ile birlikte saat 12.12’yi bekleyin.

12.12 / 12.12.2012 anında tam 12 saat önceki

dileklerinizi tekrar ederek;

evrene küçük bir iyilikte bulunun.

Tam bu anda evrene vereceğiniz hediye çok önemli.

Yere atılmış küçücük bir çöpü kaldırmaktan tutun, birine gülümsemenin, kuşlara yem, bir ağaca su vermenin bile yeteceğine emin olabilirsiniz

Unutmayın gece yarısı tarih 12.12.2012 olduğunda 12. Dakikayı bekleyip dua ederek iki dilekte bulunacaksınız.

Tam 12 saat sonra yani öğlen saatlerinde 12.12’de

evrene küçük bir iyilik de bulunarak dileklerinizi hatırlatacaksınız.

Nasıl bir sinerji olacağını düşünebiliyor musunuz?

Posta kutunuzdaki adreslerle paylaşmanız

elbette sinerjiyi artıracaktır.

Yeryüzü ile ilgili dileklerinizin yayınlanmasını

istiyorsanız bize yazabilirsiniz.

bilgi@yaziatolyesi.org

Kıyametin sırrı 12.

dakikada 21.12.2012’deki kıyamet beklentisi sürüyor.

İnanmayanlar da dahi bekliyor… Neden 22 değilde 21 Aralık? Neden 11.ay değil de 12. Ay? Kutsal kitaplardaki sayı dizilişleri geliyor mu aklınıza. 21’i ters çevirin: 12 oluyor değil mi?. 12 saatteki son rakam. Takvimdeki son ay Kıyamete inanıp inanmamak önemli değil aslında. Birkaç gün sonraki 00.12 / 12.12.2012 anı çok önemli. Tam bu anda inancınız ne olursa olsun; lütfen dua edin. Kendiniz için ve yeryüzü için bir dilekte bulunun. Dilekleriniz ile birlikte saat 12.12’yi bekleyin. 12.12 / 12.12.2012 anında tam 12 saat önceki dileklerinizi tekrar ederek; evrene küçük bir iyilikte bulunun. Tam bu anda evrene vereceğiniz hediye çok önemli. Yere atılmış küçücük bir çöpü kaldırmaktan tutun, birine gülümsemenin, kuşlara yem, bir ağaca su vermenin bile yeteceğine emin olabilirsiniz Unutmayın gece yarısı tarih 12.12.2012 olduğunda 12. Dakikayı bekleyip dua ederek iki dilekte bulunacaksınız. Tam 12 saat sonra yani öğlen saatlerinde 12.12’de evrene küçük bir iyilik de bulunarak dileklerinizi hatırlatacaksınız. Nasıl bir sinerji olacağını düşünebiliyor musunuz? Posta kutunuzdaki adreslerle paylaşmanız elbette sinerjiyi artıracaktır. Yeryüzü ile ilgili dileklerinizin yayınlanmasını istiyorsanız bize yazabilirsiniz. bilgi@yaziatolyesi.org

Oyuncunun iyisi sesini kullanır…

Oyuncunun yolu magazinden geçer…

Magazine malzeme olmadan kolay değil…

 Kendi sesini kullanmadığın iş yarım kalmıştır. Yeşilçam dünyasında çoğu, kendi sesini kullanmadan ünlü olup başrollerde oynamıştır.

Söyleşi

Ne garip bir dünyada yaşıyoruz? Ülkelerin ve dolayısıyla milletlerin kaderini tayin edenler unutuluyor ama popüler isimler unutulmuyor. Şimdi örnek verip durduk yerde birilerini kırmayalım. Siz anladınız.

Bu söyleşi, tesadüfen tanışıp “Bunca iş yapmış, ödül almış bir oyuncudan niye bahsedilmemiş” dediğimde ortaya çıktı.

Sema Atalay oyuncu, seslendirme sanatçısı, ressam ve sokak kedilerinin annelerinden. Mütevazi ve medyayı hiç umursamıyor. Oyuncu olup medyayı umursamamak nasıl olur diyorsanız buyurun.

Sema Atalay’ı kısaca tanıyabilir miyiz?

Ankaralıyım. Başkentin en güzel yıllarında, mutlu bir çocukluk yaşadım. Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Sosyal Antropoloji Bölümü’nden mezun oldum.

Oyunculuk kariyeriniz nasıl başladı?

Ses mecmuasının açtığı Çocuk Güzeli Yarışması’nda 2500 çocuk arasında birinci seçildim.

Hemen akabinde oyunculuk başladı mı?

Hayır. Babamın görevi nedeniyle Londra’ya taşındık. Gitmeseydik belki de o eski Türk filmlerinde çocuk yıldız olarak bazı filmlerde oynayabilirdim. Londra’da 1,5 yıl kaldık. Döndükten sonra konservatuarda, bale eğitimi aldım. Oyunculuk hep gönlümdeydi. Rüştü Asyalı, TRT’de dublaj çalışmalarıma tanık olduktan sonra bana yönetmen olduğu tiyatro oyunu için teklifte bulundu. Turgut Özakman’ın Ah Şu Gençler ve Masal var Masalcık var adlı oyunları. Böylece oyunculuk hayatım başlamış oldu. Sonra birkaç oyunda daha rol aldım. Dublaj hep vardı zaten. TRT’de Gençlik adlı bir programı sunmaya başlamıştım.

Londra’ya tekrar gittiniz sanıyorum.

Evet. Yıllar sonra yolum tekrar Londra’ya düştü. 3.5 yıl yaşadım. Çok sevdiğim bir şehir Londra. Sanat, kültür ve doğanın iç içe geçtiği güzel bir atmosferi var.

Aslında çok yönlü bir sanatçısınız. Oyuncu, seslendirme sanatçısı, sunucu ve sanıyorum resim de yapıyorsunuz. Bir oyuncu için sesini kullanabilmek avantaj olmalı diye düşünüyorum.

Çok çok önemli… Kendi sesini kullanmadığın iş yarım kalmıştır. Yeşilçam dünyasında çoğu sanatçı, kendi sesini kullanmadan ünlü olup başrollerde oynamıştır.

Aynı zamanda sıkı bir hayvan seversiniz.  Ülkemizde ve dünyanın bir çok yerinde hayvan hakları neredeyse sıfır. Hatta “katlediliyorlar” da diyebileceğimizi düşünüyorum. Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz?

Hayvanları çok seviyorum. İnsanlar tarafından kullanıldıklarını, kötü davranıldıklarını, öldürüldüklerini görmek beni çok sarsıyor. Çok ciddi cezaların gelmesini istiyorum. Bir insanı öldürmekle aynı cezayı alabilmeliler. Türkiye ve bütün Dünya için geçerli bu söylediklerim. Sevgi ve saygı, bütün canlılara gösterilmeli. Etini yiyorsak, en az acı nasıl olabilirse öyle yapılmalı. Hayvan bunu anlamamalı. Gaddar ve cani ruhlar, maalesef hayvanların çok ahını alıyor. Tabiat da insandan öcünü alıyor işte. Kürkünü keyif için kullanamazsın ey insanoğlu! Saygı göster! Bu konu çok uzun… İnsanlar kadar onların da bu dünyada hakları var. Yasalar çok önemli..

Tekrar oyunculuğunuza dönelim. Komedi ile aranız nasıl?

Çok iyi. ATV’de sanat programı sunuyordum. Birkaç yıl sürmüştü. Bu arada pek çok reklam filminde oynadım. Üç reklamı, bir İngiliz yönetmen çekmişti. Bir gün bana “Sema, aslında sen çok iyi bir komedyensin. Bu yönünü neden değerlendirmedin?” demişti. Birçok tiyatro sanatçısı ve film yıldızlarıyla onlarca dizide rol aldım. Sevgili Kenan Işık’la hep eş olarak kamera karşısına geçtiğimiz çok güzel dizilerimiz oldu. Bir tanesi de “Sayın Bakanım” dı.

Bir de Altın Portakal ödülünüz var.

Evet. Yeşil Işık filmindeki rolümle 2002 En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödülünü aldım.

Türkiye’nin en önemli sinema ödüllerinden biri sanıyorum. Bu size ne kazandırdı?

İyi bir oyuncu olduğum tescil edildi diyelim.

Ödülünüz, meslekî kariyerinizi nasıl etkiledi?

Sanki suç işlemişim gibi doğru dürüst tebrik eden bile olmadı. Aynı filmdeki oyuncu arkadaşlarım da dahildir.

Sanat camiasının vefasız olduğu söylenir. Sizin başarınıza duyarsız kalmalarının nedeni bu olabilir mi?

Birkaç programa davet edildim evet. Tabii şu da var. Magazin basınının ilgisini çekecek bir yaşam biçiminiz yoksa dünyanın en iyi oyuncusu olsanız da ödüller fazla bir şey getirmez. Vefa konusuna gelince… Evet, kıskançlık çok… Kimse kimsenin daha iyi ve başarılı olmasını istemiyor galiba. Hırs, önemli bir faktör… Beni hiç ilgilendirmiyor kim aramış kim aramamış. İsim zikretmeye gerek yok.

Vefasızlık, insanoğluna mahsus bir özellik… Yapımcı için de aynı şey geçerli. İşine gelmiyorsa aramaz, sormaz, ilgilenmez. Ama Batı’da yaşlanan pek çok aktör ve aktris, hâlâ beyaz perdede olmaya devam ediyor. Batı’nın daha vefalı olduğu bir gerçek…

Meslek olarak çok yarışmalı bir alandasınız. Örneğin bir öğretmen gibi diplomayı alıp işe başlama şansınız yok. İyi oynadığınızı hep kanıtlamak zorundasınız. Performansınız bütün ülkeye açık. İlişkiler de cabası elbette. Bu da rekabeti çok acımasız bir hâle getiriyor olabilir mi?

Her şey biraz da yapımcının elinde desek… Yönetmen, tek başına karar veremiyor. İyi oynadığını kanıtlasan da unutulabilir veya algılanamayabilirsin. Rekabet her zaman olacaktır. İnsan da çoğaldı tabi.

Dilerim bir gün ödülüm değerlenir ve benim için daha güzel bir anı olur.

Görüntü, yani fiziksel özellikler de çok belirleyici oluyor sanıyorum.

Şişman, yaşlı, çirkin için de rol var. Güzel, bakımlı ve de çok gençler için özellikle Türkiye’de başrol var. Aslında dizilere bakarak bunu anlayabilirsiniz.

İngiltere’de veya Türkiye dışında başka bir ülkede oyunculuk düşünüyor musunuz?

Elbette, neden olmasın. Belki İngiliz-Türk ortak yapımı bir dizide oynama fırsatım olur. Çok isterim.

Gelelim dizilere. Günümüzde dizilerin önemi malum… Yapımcılar ne tür oyuncuları tercih ediyor?

Başrol gençlerin elinde biliyorsunuz. Diğer karakterler için yapımcılar artık ajanslarla çalışıyor. Eğer ajans iyiyse rol bulmanız biraz daha kolay oluyor diyebilirim.

Şans derken şunu kast ediyorum. Oynadığınız dizinin uzun süre devam etmesi.

Son yıllarda arka arkaya diziler erken final yapıyor. 

Reklam alamıyor. Toplumun kalitesiyle eşdeğer bunlar. İyi bir iş tutmayabiliyor.

Tutan dizinin formülü hep sorulur ya siz sektörden biri olarak bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Toplumun kalitesi. Bir de inandırıcı olması bir etkendir diyemeyeceğim çünkü saçmalıklar tutuyor.

Dizi sektöründeki şikâyetler bitmek bilmiyor. Özellikle set koşulları… Siz ne düşünüyorsunuz?

Çok düşüncesizce. Şartlar gitgide daha da zorlaşıyor. Geç saatlere kadar çalışmalar, sette beklemeler, biraz ilkel buluyorum her şeyi.

Başrol oyuncusu ile diğer oyuncular arasındaki uçurum sizce adil mi?

Elbette değil. Büyük haksızlıklar var. Söylediğiniz gibi uçurum olması bence gayrı medenî bir durum. Herkesin yeteneği ve performansı kendine göredir. Kimse kimseye benzemez. İyi oyuncuların hepsi iyi bir kazanca sahip olabilmeli. Kötü oyunculuktan bahsetmiyorum bile. Maalesef dizilerde çok kötü oyuncular görüyoruz.

Tutan diziyi tahmin etmekte zorlaştı sanki. Seyircinin hangisini sevip sevmeyeceği piyango gibi oldu. Çok büyük bütçelerle çekilen Kösem reytingleri siler süpürür diye düşünüldü ama beklenen de olmadı. Ne dersiniz?

Yanlış cast ve uyduruk kıyafetler… Hiç beğenmiyorum; oyunculuklar da iyi değil. Kösem’in oyuncu kadrosu baştan aşağı yanlış… Hülya Avşar bir büyükanneyi oynuyor ama rötuşlu görüntüleri ile pek inandırıcı değil. Beren Saat de Kösem’e yakışmadı. Oysa Meryem Uzerli Hürrem’e çok yakışmıştı. Daha sonra Vahide Gördüm gelmişti ve o da yakışmamıştı.

Sizin için hangisi ağır basıyor? Sinema mı dizi mi?

Dizi ağır basıyor ister istemez. Sinema çok keyifli elbette ama Hollywood’da değilsen zor. Oradaki iyi yönetmenler müthiş ekip biraz da imkân meselesi. Bizde yok.

Yani bizde iyi yönetmen yok mu diyorsunuz?

Var tabii olmaz olur mu? Ama pek oyuncu tanıma işine girmiyorlar.

Siz daha çok hangi karakterleri oynadınız?

Komediyi çok seviyorum ama nedense bana hep zengin kadın rolleri uygun gördüler. Daha değişik rollerde de oynamayı çok istiyorum.

Sokakta sizi tanıyan hayranlarınız oluyor mu?

Elbette. Londra’da bile beni tanıyıp koşarak yanıma gelenler oldu. Birlikte selfi çektik.

Her oyuncunun içinde hep oynamayı hayâl ettiği bir karakter olur derler. Böyle bir rol var mı? Ah keşke şu rolü oynasam filan…

Değişik hatta uç noktalarda yaşayan karakterleri denemek istiyorum. Köylü, ressam, dedektif, kabadayı bir kadın, soylu kar kraliçesi, kötü ruhlu bir şizofren.

Ya aşk? Aşk rollerinde bir hayâliniz yok mu?

Uygun bir partnerle çok da güzel olabilir. Yakışan karakteri bulabilmek çok önemli…

Kafanızdan geçen oyuncular vardır mutlaka.

Mehmet Aslantuğ, Uğur Polat.

Yerinde olmak istediğiniz bir oyuncu var mı?

Meryl Streep çok şanslı. Birçok rolde oynadı. Onun yerinde olmak isterdim açıkçası.

Dursaliye Şahan

Röportaj: Dürsaliye Şahan  – Mayıs 2009

Bazı kitapları sadece ismini sevdiğim için alıyorum. Elimde değil bu. Çok sevdiğim isimleri bir kenara kaydettiğim de oluyor. Bu güne kadar en sevdiğim kitap ismi “Bekle Dedim Gölgeye.

İsrafil’in Aynası’nı gördüğümde de böyle bir isim takıntısı oldu. Son on yıldır “cennet” kavramına takmış durumdayım ya; “İsrafil” de oralardan bir yerden gibi geldi. Evde yığınla kitap var. Kendime yasak da koymuşum; evdekiler bitmeden kitap almak yok. Kapak da çok çekici. İçinde gizemli bir şey olduğunu hissettiriyor. Sonuç yine aynı. Aldım, eve getirdim, her zamanki gibi kütüphaneye attım. En az altı ay bekleyecek. Siz deyin prensip, ben diyeyim alışkanlık, yeni aldığım kitabı kütüphaneye sıkıştırmadan önce şöyle bir karıştırırım. Nedir ne değildir gibi. Hani yemeğin tadına bakmak gibi. Gelişigüzel ortalardan bir sayfa açtım, ne kadar geçti bilmiyorum. Kızım seslenmeye başladı. “Anne benim bale kıyafetlerim nerede?” Sırası mı şimdi?

Kızımı yolculayıp, tekrar koltuğa oturdum.

İsrafil’in Aynası bir türlü kütüphanemin raflarına kurulamadı. İkinci gün akşam bitti. Şimdi Neriman okuyor. Geçen sabah erkenden aramış; “acaba bu yazılanlar doğru mu” diyor. Ben nereden bileyim? “Yazarına sormak gerek” dedi. Aklıma aşağıdaki sorular geldi. İtiraf edeyim; daha itinalı bir röportaj olmasını isterdim. Kitap hak ediyor.

Röportaj: Dürsaliye Şahan

Şebnem Hanım ben her öykünün ve her romanın başlamadan önce bir hikayesi olduğunu düşünüyorum ve bunun da yazarında saklı kaldığına inanıyorum. Size de İsrafil’in Aynası’nı yazmanıza neden olan o hikayeyi sorsak ne dersiniz?

Şebnem Pişkin: Haklısınız, hikayeleri hazırlayan bir hikaye daha oluyor ki bu da sadece yazarın bilgisinde ve duygularında kalıyor. Ben İsrafil’in Aynası’nda içimde hissettiğim, farklı bir yaşamı kurguladım. Başlangıcı kafamda çakan bir ışık gibiydi de diyebilirim.

Vahiy gibi dersem abartmış olabilir miyim? 

Hatırladığım şeyler var. Bazen okuduğum bir cümleden, bazense gözüme takılan bir görüntüden bu “hatırladığım” şeyler kafamda ışık gibi çakıyor. Bir gün ortaya çıksam ve “ben ezelde geçen şeyleri hatırlıyorum” desem çok doğal olarak insanların tepkisi “bu kişi aklını kaçırmış” olacaktı. Öyle yapmadım, hatırladıklarımı bir kurgu içinde sundum. O zaman bana “hayal gücü geniş bir yazar” dediler. Sanırım bu, deli denmesinden daha iyidir.

İsrafil’in Aynası’ndaki atmosfer oldukça mistik. Yaşamınızda böyle bir benzerlik var mı? 

Hayatımda hiç dergaha gitmedim. Bu anlamda kitabın genel atmosferiyle şu anda yaşadığım hayatın atmosferi aslında birbiriyle örtüşmüyor diyebilirim.

İsrafil’in Aynası’ndaki mesajınız nedir?

Hepimiz bir arayış içindeyiz. Günün getirdikleriyle, işle güçle okulla sevgiliyle kendimizi oyalamaya çalışıyoruz ama kendimizle baş başa kaldığımızda içinde bulunduğumuz o boşluk hissini tüm varlığımızla hissediyoruz. Ama bunu genellikle yadsıma yoluna gidiyoruz. “İsrafil’in Aynası”nda bizi korkutan bu boşluk hissiyle, bu arayışımızla yüzleşelim istedim. Kendimizi, yaşamı, varlığı, yokluğu, sevgiyi ve Aşk’ı sorgulamaktan korkmayalım. Özellikle Aşk yaşamın özüyken bu kavramın içini boşaltmayalım. Derin düşünmekten korkmayalım. Biraz “neden” diye “nasıl” diye sormanın zamanıdır artık diye düşünüyorum.

İsrafil’in Aynası’ndaki aşk kavramı biraz ilahi aşk gibi tanımlanmış, yanılıyor muyum?

İlahi aşk her şeyi içine alan bir aşktır. Yani tasavvufta geçen ismi ile söylersek ilahi aşk Küllî olandır. Diğer tüm aşklar, mesela sevgilimize duyduğumuz aşk ise Külli olanın bir parçasıdır, yani cüz’idir. Parçadan bütüne ulaşmak mümkün olduğu gibi bütünden parçaya ulaşmak da mümkündür. Aşk, bir denizdir. Her zerresi insana denizin bütünü hakkında bir fikir verecektir.

Şimdi size hiç aşık oldunuz mu desem sanki pot kırmış gibi olacağımı hissediyorum. 

Ben hep “aşk”halinde olduğumu hissediyorum. Ama bir insana bu hissi duydum mu, işte bu sorunun yanıtını gerçekten bilmiyorum.

Peki kendinizi hayata bakışınızı nasıl tanımlıyorsunuz? 

Dünya yaşamını uzun bir yolun küçücük bir bölümü olarak görüyorum. Aşık Veysel’in dediği gibi “iki kapılı bir handa, uzun ince bir yoldayız, gidiyoruz gündüz gece”. Ama bu hanın kapısından çıktığımızda aslında hiç bitmeyen bir yolculukta olduğumuzu göreceğiz gibime geliyor. Her birimiz bir diğeri için yol gösterici fenerler gibiyiz. Ne kadar çok ışık verirsek hem kendimiz için hem de diğerleri için yolu o kadar aydınlatmış oluruz. Işığımızın derecesi ise bilgimiz ve sevgimiz oranında artacaktır.

Şu anda üzerinde çalıştığınız bir projeniz var mı? 

Yazımını tamamladığım “40” isimli bir çalışmam var. Kırk rakamının sırlarından yola çıktığım fantastik bir roman oldu. Onun dışında ikinci kitabım Tuğra’nın İngilizce’ye çevrilme projesi var. Bir de tüm bunların dışında kitaplarımın senaryolaştırılıp beyaz perdeye sunulması yönünde girişimlerim devam ediyor.

Neden yazıyorsunuz? Yazma eyleminizi üç cümle ile özetleyin desem bana neler söyleyebilirsiniz?  

Söz uçar yazı kalır derler. Sözlerim uçmasın, kalsın diye yazıyorum. Hayatın rutin akışı içinde duyduğum bir cümle, gözüme takılan bir obje ya da herhangi bir kavram beni dürtüyor, zihnimde kelimeler uçuşmaya başlıyor ve klavyenin başına oturduğum anda bir piyanistin piyano tuşlarına dokunup müziğini çalması gibi aklımda uçuşanları harflere döküyorum ve yazıyorum…

Bir yazar olarak kendinizi nasıl yorumluyorsunuz? Ya da nerede görüyorsunuz?

Kendimi yazar olarak henüz yolun çok başında görüyorum. Ama çokkitap yazayım, çok eserim olsun derdinde değilim. Sadece yazılması gerekeni yazayım derdindeyim. Ve yazılması gereken çok şey var, bunu da biliyorum.

İsrafil’in Aynası’nı yazmanız ne kadar sürdü? 

Kısa sürede yazan yazar mı daha makbuldur, yoksa bir roman üzerinde senelerce çalışan yazar mı bilmiyorum ama  “İsrafil’in Aynası” nın yazımı çok kısa bir zaman diliminde gerçekleşti diyebilirim. Ama bazı bölümleri, mesela Safiye’nin mektupları ve kitabın giriş bölümü daha önceden yazılmıştı. Bu bölümleri kitabın akışı içine ekledim.

Etkilendiğiniz yazarlar kimler? 

Yazılarım ve hayata bakışım üzerinde en büyük etkiyi Mevlana’dan aldığımı söylemeliyim. Az sözle çok şey anlatan derin cümleleri beni fevkalade etkiliyor. Günümüz yazarlarından İskender Pala’nın bilgisinden ve yazılarından etkileniyorum. Ayrıca Halil Cibran’ın şiirlerine de tutkunum.

Diğer kadın yazarlar hakkında ne düşünüyorsunuz? 

Neden bilmem; tanınmış kadın yazarlarımız yeni yetişen genç yazarlara pek destek vermiyorlar. Pek çoğu ile tanışmak için girişimlerim oldu. Ulaşmaya çalıştım, ancak yanıt alamadım. Halkın içinde görünüp, halkın bir türlü ulaşamadığı kişiler olabilmek sanırım ayrı bir hüner gerektiriyor.

İlk kitabınız Tuğra’nın İngilizce’ye çevrilmesi ile ilgili proje devam ediyor sanıyorum. Belki de kitabınız bir anda on binlerce Amerikalıya ulaşacak.  Ne düşünüyorsunuz? 

Tuğra basılmak üzere Amerika’daki bir yayın kuruluşu olan Foremost Ires tarafından kabul edildi. Ama önce Kültür Bakanlığının TEDA Projesi kapsamına alınması gerekiyor. Bu gerçekleşirse Tuğra Amerika piyasasında  “The Imperial Monogram” adıyla yayınlanacak. Binlerce Amerikalıya ulaşmak konusu bana çok ironik geliyor. “Tuğra” Türk medyasında yeterince yer bulamamışken Amerikalıların ilgi göstermesi beni düşündürüyor. Neden kendi değerlerimizi hep başkalarına kaptırırız ve neden elimizdekilerin değerini Avrupa takdir etmeden evvel bir türlü anlamayız?

Yayınevi ile nasıl buluştunuz? Yani teklif onlardan mı size geldi? 

İkinci kitabım için GOA Yayıneviyle görüşmüştüm. Onlardan cevap beklerken Crea Yayınevi sahibi Mehmet Bey’le tanıştım. Yaklaşık bir hafta arayla hem GOA hem de Crea yayınevi Tuğra’yı basmak istediklerini söylediler. Önce GOA’ya söz verdiğim için Tuğra GOA Yayınevinden çıktı. Bir sonraki kitabım “İsrafil’in Aynası” ise Crea Yayın grubunun yeni markası olan Astrea’dan yayınlandı. Böylece şimdiki yayınevim olan Crea Grubuyla yollarımız kesişmiş oldu.

Hep söylenen bir şey var. Roman, öykü ve şiir okunmuyor. Siz ne düşünüyorsunuz? 

Çok okuyan bir millet olmadık hiç, sanırım hâla da değiliz. Yeni yetişen genç nesilin okumaktan keyif almadıklarını görüyorum. Okumak yerine internette gezinmek, TV seyretmek, playstation oynamak daha cazip geliyor. Ama böyle bir kesim var diye sayıları az da olsa okuyan kesimi yok saymak doğru olmaz. Kitabın yerini hiçbir şey tutamaz. Nasılsa her insanın hayatının bir döneminde mutlaka kitapla yolu kesişecektir diye düşünüyorum.

İnternet yaşamı sizi bir yazar olarak nasıl etkiliyor? 

İnternetten çok faydalanıyorum. Yazarken elimin altında internetin olması işimi çok kolaylaştırıyor. Çünkü ben araştırarak yazan bir yazarım. Ayrıca internet vasıtasıyla okuyuculardan pek çok geri dönüş alabiliyorum. Bu da beni yazmak için daha çok motive ediyor.

Günümüzde onlarca kitabı olup ünlenmemiş yazarlar var ki bunlar çoğunlukta öte taraftan birkaç yıl içinde ünlenen yazarlar da var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Maalesef niteliğe değil niceliğe önem veren bir toplumuz. İçindekinden çok ambalajına göre değer biçiyoruz. Medyada en çok kimin ismi duyulmuşsa en iyisi odur deyip modayı takip eder gibi onu takip ediyoruz. Bu edebiyat dünyasında da böyle. Oysa ödüllü yazar en iyi yazar demek değildir. Eğer çok okuyan bir toplum olsaydık “iyi”lerle “iyiymiş gibi ilan edilenler” arasındaki farkı kendi kendimize ayırt edebilirdik.

Genç bir yazarsınız. İlerleyen yıllarda da hep roman üzerine mi çalışacaksınız? 

Sinema çok ilgimi çekiyor. Gençler okumaktan ziyade seyretmeyi seviyorlar. O zaman yazdıklarımı senaryolaştırabilir ve insanlara görsel yollarla ulaşmayı deneyebilirim.

Son yıllarda sufizm ve Mevlana konuları yazarların ilgisini çekiyor bu İslamcı yaklaşımın son yıllardaki siyasi değişimle bir ilgisi var mı? 

Mutlaka vardır. Bu noktada her ne kadar siyasi nedenlerle sufizmle ve Mevlana ile ilgilenilmesi beni rahatsız etse de sebepten ziyade sonuca bakarsak bu memnun edici bir gelişmedir diyebiliriz. Sebep ne olursa olsun unutulmuş değerlerimizi tekrar hatırlamanın bize uzun vadede getirisi olacağına inanıyorum.

Dünya hızlı bir değişimin içinde. Hatta din olgusunun da hızla değiştiğine inanıyorum. Kuantum Fiziğine ilginin bile biraz da bu boşalan yerin neden olduğunu düşünüyorum. Siz ne dersiniz? 

Bilginin kaynağı Batı dünyası olunca o bilgiye daha çok itibar ediyoruz. Tasavvuf olgusu yüzyıllardır “kendini bilmek” kavramından bahsederken Kuantum bilgisi bize bu düşünceyi sununca bize daha cazip geliyor. Kuantumu referans alarak tasavvufa dönüp bakıyoruz, ve sonra “ha evet zaten tasavvuf da tam olarak bunu diyordu” diyoruz. Ben yine de buna bile şükrediyorum, bizi bilgiye götürsün de ister tasavvufla götürsün, isterse kuantumla diyorum.

Bu söyleşi Avrupa Gazetesi’nden alınmıştır.

Dursaliye Şahan Yazdı / Kahve Molası 

Bir Aşk Hikayesi

Raise-Turkey Holding’in 217.nci katındaki, mavi cam bölmelerle ayrılmış, lüks odalarda, ekranların ortasına, bomba gibi bir mesaj düştü. Havai fişek ışıkları arasında gelen mesajı okuyan elamanlar dona kaldı.

İlk şaşkınlığı geçen Barby-Kemal, isyankar ses tonu ile ortalığa konuştu:
-“İnanmıyorum yaa!”
Rose-Gül sinirli sinirli Barby-Kemal’in isyanına katıldı:
-“Hadi yaa!”
-“Demek başarılı üç elemana jaguar-helikopter hediyesi ha!”
-“Hem de yılbaşı balosunda!.. Geçen yıl gördük senenin en başarılı elemanlarının nasıl seçildiğini.”
-“Ayak oyunlarında en becerikliler!”

Tam bu sırada Adam-Adem içeri girip, sırtındaki ağır çantayı ve ceketini, hardal rengindeki yumuşak halının üzerine bıraktı.
-“Başarılı günler sevgili arkadaşlar. Müthiş yoruldum,” diyerek, yayılırcasına koltuğuna oturdu.

Barby-Kemal ile Rose-Gül göz göze geldiler. İlk konuşan Barby-Kemal oldu.

-“Haberi henüz duymamış gibisin.”
Adam-Adem nefes nefese,
-“Gurum adına, hayırdır!?”
Rose-Gül sakin görünmeye çalışarak;
-“Yılbaşı balosu New-Hilton Oteli’nde olacakmış. Vee yılın en başarılı elemanına son model jaguar-helikopter hediye edilecekmiş.”
Barby-Kemal de Rose-Gül gibi ses tonunu kısarak,
-“Ne hoş değil mi? Geçen yıl iki tane yazlık ev verilmişti, bu yıl jaguar-helikopter. Acaba bu şanslı arkadaşımız kim olacak dersin?

Adam-Adem koltuğunda doğrulmaya çalışarak;
-“Sizi anlamıyorum. Her yıl yinelenen olaylar değil mi bunlar? Evet son üç yıldır biraz abartıldı. Ama ne fark eder ki? Sonuçta bütün ödüller ve ikramiyeler vergiden düşüyor. Çünkü Global Dünya Büyük Patronlar Hükümet Meclisi bunu teşvik ediyor.

Rose-Gül sakinleştirmeye çalıştığı ses tonu ile;
-“Sence 2067 yılının en başarılı elemanı kim olacak dersin?”
Adam-Adem birkaç saniye düşündü ve sonra başını kaldırarak, muzipçe gülümsedi;
-“Ben olmadığım kesin. Benim dışımdakiler de beni fazla ilgilendirmiyor.”
Barby-Kemal;
-“Bence senin sevineceğin bir isim olacak çünkü seninkinin kazanma ihtimali yüksek.”
Adam-Adem şaşkın bir ifade ile,
-“Kim? Lily-Leman mı?”
Rose-Gül;
-“Tabiiki hayır. Biz Sally-Selma’yı kast etmiştik.”
-“Ama bu saçmalık. Biz Sally-Selma ile ayrılalı neredeyse bir yıl olacak. Hem sadece iki ay çıkmıştık. Aslında çıkmamış sürekli kavga etmiştik. Şimdi neden Sally-Selma hala benimki oluyor? Holding onu yılın en başarılı elamanı seçerek bir servete boğacakmış. Kutlu olsun. Beni ilgilendirmiyor. İlgilenmek istemiyorum anlıyor musunuz?”
Rose-Gül birden ciddileşerek, daha samimi bir ses tonu ile;
-“Aslında haklısın Adam-Adem. Ama daha bu sabah jimnastik molasında Sally-Selma ne dedi biliyor musun? Aynen şöyle söyledi; ‘2068 yılındaki tek hedefim anne olmak. Biraz demode bir duygu ama evlenip çocuk doğurmak istiyorum. Hatta bebeğimin gözleri Adam-Adem’e, boyu babama, saçları anne anneme, zekası anneme ve karakteri de bana benzesin istiyorum. Doktorumla konuştum, bütün ayarlamaları yapabileceğini söyledi.’ Buna ne diyeceksin?”
Adam-Adem başını iki yana sallayarak,
-“Ne yapabilirim ki? Sally-Selma akıllı ve zeki bir kadın ancak takıntıları var sanıyorum. Son takıntısı da benim galiba. Ona defalarca terapistini değiştirmesini önerdim ama aldırış ettiği yok.”
Barby-Kemal etrafı kollayarak, Adam-Adem’e dönüp fısıldarcasına;
-“Sally-Selma seninle evleneceğinden o kadar emin ki, babasının kendisine nikah hediyesi için Mavi Gökyüzü-Blue Sky Gökdelenlerinden bir daire aldığını, annesi ile anneannesinin şimdiden bütün ultra-mega marketleri dolaşarak mobilya seçmeye başladıklarını da anlatıyor, haberin olsun.”
Rose-Gül yüzünü buruşturarak Barby Kemal’i yanıtladı;
-“Ay ne banel! Annesi ve anneannesi ile aynı zevkleri paylaşıyor.”

Adam-Adem derin bir nefes alarak bilgisayarına dönüp, düğmesine bastı ve saygıyla,
-“Günaydın en değerli yardımcım,” dedi.
Bilgisayar, Adam-Adem’i mekanik sesiyle yanıtladı;
-“Hoş geldiniz eleman.”

Adam-Adem kucağındaki dosyalarla döner koltuğunda bir daire çizerek neşeyle;
-“Size benim de bir sır vermemi ister misiniz?”

Barby-Kemal ve Rose-Gül sohbet etmesini sevdikleri için arada bir kara listeye girenlerdendi.
-“Tabii ki seni dinliyoruz. Bize güvenebilirsin değil mi?”

Adam-Adem kararlı bakışlarını iki sevimli arkadaşının üzerinde dolaştırarak başladı;
-“Ben başka biri ile birlikteyim. Üstelik çok uyumluyuz. Evliliğe karşı olduğumuz için evlenmiyoruz. Ama ilişkimiz tahmin edemeyeceğiniz kadar güzel ve heyecanlı. Altı ay bitti, hiç kavga etmedik.”
Önce Barby-Kemal atıldı,
-” Kim bu kadın veya erkek? Bizim Holdingde mi çalışıyor?”
Rose-Gül heyecanla;
-“Evet evet bizim Holdingde. Sanırım İstihbarat servisinde. Hani şu iki isim kullanmayı, dolayısıyla Amerika Pasaportunu almayı reddeden, anarşist grup üyesi kadın değil mi?”
Adam-Adem’in yüzünde sevgi dolu bir gülümseme yayıldı.
-“Evet sevgili arkadaşlarım. Bir anarşist ile beraberim ve onu çok seviyorum.”

Jimnastik ve içecek molasından sonra üç arkadaş hummalı bir çalışmaya girdi. Akşam üstü şef 4657 Mavi Robot yapılan işleri kontrol edecekti ki, asla hata ve gecikme kabul edilemezdi.

Öğleden sonra çalışmanın en hassas yerinde, yeşil köle robotlardan biri elindeki kırmız gül demeti ile bip bip yaparak servisden içeri girdi. Rose-Gül sevinçle ellerini çırparak;
-“Yasasın galiba Toby-Tayyar hatasını anladı bana gül gönderiyor” dedi.

Yeşil Robot mekanik gülümsemesi ile Adam-Adem’in önünde durup, dizlerinin üzerinde çökerek;
-“Bunları size güzel kadın Sally-Selma gönderdi” dedi.

Kaybedecek zaman yoktu. İş yetişmezse şef Mavi Robot her zamanki gibi çok katı davranabilirdi. Adam-Adem ise yorgun ve stresliydi.
-“Hemen bu gülleri Sally-Selma’ya geri götür ve bir daha da bana çiçek göndermemesini söyle. Evdeki bütün vazolar doldu. Gece uyurken alerji yapıyor, sürekli hapşırıyorum. Çiçeklerin solmadan atılması yasak ve bu son üretilen çiçeklerde bir aydan önce solmuyor. Geçen hafta iki kez çöp cezası aldım. İstemiyorum anlıyor musun? Sally-Selma’yı da, çiçeklerini de istemiyorum.”

Yeşil Köle Robot üzgün bir ses tonu ile,
-“Peki efendi Adam-Adem. Bip, bip…”, diyerek, elindeki gül demeti ile birlikte gerip dönüp, birbirinin aynı adımlarla ilerlemeye başladı.

Barby-Kemal ve Rose-Gül bu işe daha da sevinmişlerdi. Yarın yemek masasında satın alma servisinin elemanlarına anlatıp, gülüşebilirlerdi. Sonuç açıktı. Sally-Selma Jaguar-helikopter’i kazanabilirdi ama Adam-Adem onu istemiyordu. Hem de kim için? Kariyeri pek parlak görünmeyen bir anarşist için. Zaten laf aramızda Adam-Adem’de de gizli bir anarşistlik yok değildi. Yani öyle Holdingin her isteğine sessizce boyun eğip, yalakalık yapan tiplerden değildi ki, bu da şu demekti. Adam-Adem bir iş arkadaşı olarak hiçbir zaman tehdit sayılmazdı çünkü bu mantıkla kariyerinde yükselmesi imkansız kadar zordu. Üstelik Adam-Adem’in eski model alışkanlıkları da vardı. Örneğin ana bilgisayardan beynine, saatte 1500 kitap aktarabilecekken o ayaklarını uzatıp, eski müzikleri dinleyerek kitap okumayı tercih ediyordu. Zorunlu olmadıkça beynine kitap aktarılmasına izin vermiyordu.

Anarşist kızın da şiir yazdığı gelen dedikodular arasındaydı. Günahı söyleyenlerin boynuna. Belki de bunun için iyi anlaşıyorlardı.

Akşam üstü dosyaların hepsi bilgisayara yüklenmişti ki, Şef 4657 Mavi Robot içeri girdi.
-“Selam çocuklar. Nasıl gidiyor?”
Adam-Adem, Rose-Gül ve Barby-Kemal saygıyla şeflerini selamladılar. Odadaki baş bilgisayar;
-“Hoş geldin 4657. Herşey tamam. Bu defa da kılı kılına kurtardılar. Ellerini biraz daha çabuk tutsalar iyi olacak. Bana göre hava hoş.”
Şef 4657 Mavi Robot gülümseyerek baş bilgisayara;
-“Ne yapıyorlar?” dedi.
Barby-Kemal şef görmeden, baş bilgisayara eliyle sus işareti yaptı ama baş bilgisayar aldırmadı.
-“Bütün gün Sally-Selma’yı çekiştiriyorlar.”
Mavi Robot başını sallayarak,
-“Haa, şu ihtiraslı kadın. Yukarısı ondan pek memnun. Büyük ödülü kazanacak gibi.”
Rose-Gül mahçup bir gülümseme ile,
-“Biliyoruz Sayın Şef. İnanın bizi pek ilgilendirmiyor aslında, öylesine sohbet ediyorduk. Kim hak ediyorsa tabii ki ödülü de o alacaktır,” dedi.
Tam o sırada Sally-Selma elindeki gül demeti ile hışımla içeri girip Adam-Adem’in önünde durdu.
-“Sen nasıl benim gönderdiğim gülleri reddedersin ha?. Bunlara kaç para ödedim biliyor musun?”
Adam-Adem ve diğerleri şefi fark etmeden odaya dalan Sally-Selma’nın bağırışlarını sessizce dinlemekle yetindilerl. Adam-Adem, yavaş bir ses tonu ile,
-“Sakin olun, Sally-Selma. Çiçeklere alerjim olduğu için onları iade ettim” diyerek, hafifçe öksürdü.
-“Aptal, ilaç alsaydın,” diye bağırdı Sally-Selma.
Rose-Gül ve Barby-Kemal sevinçten zıplamamak için kendilerini zor tuttular. Sonuçta kendilerine zarar verecek bir durum yoktu ama Sally-Selma hayatının yanlışını yapıyor gibiydi. İzinsiz bir servise girmek ve işi bölmek üstelik 4657 gibi yüksek rütbeli bir şefin önünde bağırmak… Ödülü kaybedebilirdi.
Adam-Adem’in ve odadakilerin ısrarlı suskunluğu karşısında Sally-Selma bir hata yaptığını anladı. Bir anda geriye döndü. Tam tahmin ettiği gibi Şef Mavi Robot odadaydı. Birden Sally-Selma gülümseyerek elindeki çiçekleri Şef 4657 Mavi Robot’un ön torbasına yerleştirdi.
-“İşte budur!” dedi.
Şef Mavi Robot sert bir sesle;
-“Sally-Selma ne yaptığınızın farkında mısınız?”
Sally-Selma olabildiğince yumuşak ve seksi bir ses tonuyla konuşmaya başladı.
-“Tabii ki ne yaptığımı biliyorum ve çok mutluyum. Slave-Mehmet ile iddiaya girmiştik. Ben ona dedimki Mavi Robotların içindeki en duygusal ve insan zekasına en yakın olanı 4657’dir. Bunu da ispatlarım. O odadayken girip, ortalığı sabote ederim. Neden olarak da Adam-Adem’e olan aşkımı gösteririm. O, aşık ve reddedilen bir kadının yapacağı bütün fevri davranışları bir insan gibi anlayışla karşılayacaktır. Ah sayın 4657 siz ne kadar şanslısınız!? Hem insan duygusallığını taşıyorsunuz hem de inanılmaz bir bilgi ve işlem deposuna sahipsiniz. Kimbilir size aşık kaç kadın ve kaç erkek vardır. Bence kurulması planlanan Robot Sendikasının başkanı siz olmalısınız.”

Şef Mavi Robot’un programları bir karışıklık yaşadı. Kendisini öven ve takdir eden birine negatif bir yaptırım uygulayamazdı. Ancak samimi olup olmadığını nasıl anlayacaktı? Sözlerini test etmek zorundaydı bu da kendi değerini test etmesi ile ilgiliydi. ‘Hayır ben söylendiği kadar iyi bir robot değilim’ derse, günün birinde ana merkez bunu kullanarak onu çürüğe bile çıkarabilirdi. En iyisi bunu herkes çekildikten sonra düşünmeliydi. Sendika Başkanı olmayı da hiç düşünmemişti ama… Kendisini toparlayıp, Sally-Selma’ya dönerek;
-“Bahsi kazandığınıza göre burayı terk eder misiniz?” dedi.
Sally-Selma hızla çıktı. 4657 numaralı Mavi Robot yaşamında ilk kez çiçek almıştı ve bu bir demet gülü neye yapacağı konusunda şaşkındı. Barby-Kemal ve Rose-Gül de şaşkındı. Adam-Adem ise kızgındı.

Sally-Selma işten atılmaktan kıl payı kurtulmuştu. Üstelik de Adam-Adem’i hala evliliğe ikna edememişti. Nedense Adam-Adem’de bir salaklık vardı. Sally-Selma gibi sağlıklı, zeki, kariyeri parlak, evi ve dolgun maaşı olan bir kadını reddetmek için mutlaka salak olmak gerekti.

Şehrin en ünlü yaşam koçuna başvuran Sally-Selma, Adam-Adem’i evliliğe razı edebilecek bir plan satın alarak işe koyuldu.

Yılbaşı gecesi, 7 yıldızlı New Hilton Otelinde Raise-Turkey Holding çalışanları çılgınca eğleniyorlardı. Yemekler ve ilk kadehler ücretsizdi. İkinci ve üçüncü kadehler yarı fiyatına, dördüncü kadeh tam fiyatına, beşinci kadeh ise altı kat fiyatına satılıyordu ki, zaten üçüncü kadehten sonra içmeye devam etmek görgüsüzlük sayılıyordu.

Sally-Selma yılbaşı gecesi büyük ödül jaguar-helikopteri alırken yapacağı konuşmayı, esprilerini, mimiklerini ve yürüyüşünü iyice ezberlemiş bekliyordu.

Adam-Adem ve anarşist Meryem, arka masalardan birinde, göz göze sohbet ediyorlardı.

Genel Müdür sahneye çıkarak konuşmaya başladı. 2067 yılı Raise-Turkey için çok karlı ve başarılı bir yıl olmuştu. Elbette bunda çalışanların payı büyüktü. Yönetim bunun farkındaydı ve büyük fedakarlıklarla en başarılı elemanı ödüllendirmeye karar vermişti. Onlar büyük ve güçlü bir aileydiler.

Sally-Selma isminin anons edilmesi ile birlikte, yerinden kalkarak, sarı üzerine lacivert puanlı tafta tuvaletinin eteklerini düzeltip, planda olduğu gibi heyecandan tökezleyerek yürümeye başladı. Genel Müdür’ün elindeki, ışıltılı jaguar-helikopter’in anahtarını alınca, gözleri dolu dolu sevinçten zıpladı. Sıra esprideydi:
-“Bu Jaguar-helikopter şimdi gerçekten benim öyle mi? İnanamıyorum. Rüyada olabilir miyim? Guruma bunun bir rüya olmaması için yalvarıyorum. Şey, bir şey sorabilir miyim? Önümüzdeki yıl aynı performansı gösteremezsem, jaguar-helikopterim benden geri mi alınacak?”
Genel Müdür gülümseyerek,
-“Oo sevgili Sally-Selma, biliyor musun, sevincini kıskanıyorum? İçin rahat olsun jaguar-helikopter hayatın boyunca senin olarak kalacaktır.”
-“Tamam o zaman, şimdi istifa ediyorum!”
Salonda gülüşmeler oldu. Rose-Gül dişlerinin arasından mırıldandı.
-“Gurum aşkına, en büyük dileğim bu sahtekar kadının kovulduğuna tanık olmak.”

Sally-Selma jaguar-helikopter’in anahtarlarını alıp, yutkunarak salondakilere döndü. Titrek bir ses tonu ile yeniden başladı.
-“Bu güne kadar böylesine gurur duyabileceğim bir hediye almadım. Holdingimi ve bütün arkadaşlarımı çok seviyorum. Hatta itiraf etmek istiyorum. 4657 numaralı şef mavi robotun bile hayatımda önemli bir rolü olduğunu fark ettim. Emin olun jaguar-helikopteri kazanmasaydım da emekli oluncaya kadar, ya da kovuluncaya kadar diyelim, işimi bırakamazdım. Varlığımın tek amacı Raise-Turkey Holding’e hizmet etmektir.”

Sadece salondakiler değil, eğlenceyi bilgisayar ekranlarından izleyen robotların arasındaki Şef 4657 de şaşkındı. Parmaklarını ön cebine sokup, kuruyan gül yapraklarını tuttu. Sorunlar karşısında başarısız olmak bir robot için erime kazanına gitmek, yani yok olmak demekti.

Sally-Selma bir an durdu, yaşam koçuyla kararlaştırdıkları gibi, saçlarını arkaya atıp, ağlamaklı ama kararlı bir ses tonu ile yeniden başladı.
-“Ancak benim hayatımda önemli bir insan var. Bu benim zayıf bir yanım. Ona aşığım. Bunu burada açık açık siz dostlarımla paylaşıyorum. Adam-Adem’i çok seviyorum ve bu aldığım değerli ödülü kendisine hediye etmek istiyorum. Nasıl olsa beraber kullanacağız.”

Bu 2068 yılı için olağanüstü bir fedakarlıktı. Genel Müdür bu kez kuralların dışında konuştu;
-“Sall-Selma sarhoş değilsin değil mi? Bu jaguar-helikopter son model ve çok pahalı. Doğrusu Holdingimizde senin gibi bir azizenin çalıştığını bilmiyordum.”

Adam-Adem ve Meryem kıpırtısız olanları izliyorlardı. Adam-Adem Meryem’in ellerini bırakarak ayağa kalktı. Meryem yavaşça;
-“Adam-Adem dikkat et. Hediyeyi almazsan işini kaybedebilirsin.”

Adam-Adem içindeki kızgınlığı bastırmaya çalışarak, ağır adımlarla sahneye doğru yürüdü.

Sally-Selma’nın kendisine doğru uzattığı anahtarlara bakmadan mikrofona uzandı.
-“Sevgili arkadaşlar bir yılı daha bitirdik. Yeni bir yıla giriyoruz. Eskilerin dediği gibi hepinize mutlu seneler. Jaguar-helikopter’e gelince, ben hayatımda hiç jaguar-helikopter kullanmadım. Heyecanlı olmalı. Ancak, babamın bir arkadaşı hayatını bir helikopter kazasında kaybetmiş ve ben yaşamım boyunca helikopter kullanmayacağıma dair söz verdim. Bir Jaguar olsa bile. Bu nedenle bu değerli anahtarları alamayacağım. Ama sevgili arkadaşımız Sally-Selma’nın gösterdiği cömert davranış için kendisine teşekkür ediyorum.”

Sally-Selma planının tutacağından çok emindi. Adam-Adem’i kucaklayarak, beklenmedik bir şekilde öptü.
-“Kullanmak zorunda değilsin. Eskilerin dediği gibi hediye reddedilmez değil mi? Jaguar-helikopter kesinlikle senindir,” dedi.

Adam-Adem öne doğru bir adım atıp, salondaki çalışanlara bir göz attı. Bazıları ile göz göze geldi. Çoğu yaşamlarında bir kez bile jaguar-helikopter’e binme imkanına sahip değildi.
-“Arkadaşlar o zaman hep birlikte Sally-Selma’ya teşekkür edelim,” diye bağırdı.
Barby-Kemal çok heyecanlanmıştı, Rose-Gül’e dönerek,
-“Söyler misin, bunlar ne yapmaya çalışıyor?”
-“Kestiremiyorum. Sonunda Adam-Adem pes etti galiba. Evlenecekler sanıyorum.”
Adam-Adem sesini yükselterek,
-“Arkadaşlar bu jaguar-helikopter hepimizin. Yani bütün Holding çalışanlarının. İsteyen sırayla onu kullanma hakkına sahip olacaktır.”

Salonda büyük bir alkış ve uğultu koptu. Bazıları göz yaşları içinde birbirlerine sarılıyorlardı. Sally-Selma kızgınlıktan kontrolünü kaybetmiş, tepiniyordu. Adam-Adem saygı ile şaşkın genel müdürü selamlayıp, merdivenleri inerek Meryem’e doğru yürüdü. Birbirlerine sarıldılar.

Dürsaliye Şahan

Kaynak: http://www.kahvemolasi.com/sayilar/20061218.asp#dursaliyesahan


Avrupa Gazetesi |Dürsaliye Şahan Köşe Yazıları

Delirmeden akıllanmak olası mı?

Dursaliye Şahan

dursaliye@gmail.com

Ülkeyi geçin, dünya olarak zor günlerden geçiyoruz. Kim bilir belki galaksi daha da zor durumdadır, haberimiz yok. Malum NASA’nın narsist çalışanları bizimle bildiğiniz dalga geçiyorlar. Nükleer araştırma merkezlerini esrarengiz bölgeler başlığı ile listeleyip kamuoyunu oyalamaktan başka neler yapıyorlar bilen var mı? Gerçek bilim insanı bencil olmaz diyeceğim ama aptal insan kompleksi diyecekler. Susuyorum!

Zaten konumuz NASA değil.

Konumuz Deli Dumrul.

Londra Arcola Tiyatro’da Alaturka ekibinin sahnelediği iki perdelik oyun. Nihayet seyrettim.

Merhum Metin Güngör Dilmen, Deli Dumrul’u yazarken gözüne hangi köprü battı bilemiyorum. (Hatırladığım kadarıyla o tarihlerde son yılların modası çılgın köprü dayatması, pardon kalkınması, yoktu.)

Arcola’nın küçük salonunda, o ilk sahnede gözümün önüne aynen “niye”si, “nasıl”ı anlaşılamayan, bütçesi dayatılan köprülerimiz geldi.

Güngör Dilmen’i bilmem ama sanki Dede Korkut, Deli Dumrul masalını tam da bizim bu olmazsa olmaz köprülerimiz için yazmış.

Zaten Deli Dumrul’un defalarca sahnelense de her seferinde yeni şeyler eklenebilecek türden, evrensel bir öyküsü var.

Anlayacağınız Arcola Alaturka ekibinin eser seçimi güncel ve yerinde olmuş.

Ben köprüleri anımsadım ama ilerleyen sahnelerde birileri de Osmanlı’nın deli padişahlarını da anımsamış olabilir: “Ben yaptım oldu!” mantığı mizahi bir dille günümüze göndermeler işlenmiş.

Oyunun seyircide uyandırdığı sorulardan biri de romantik bölümden çıkmış: Deli Dumrul’un sevdiklerine güvenerek çıktığı can dilenciliği, benim için canını verecek kimsem var mı?

Satılık yiğitlerle ilerleyen hikâye, mutlu sona bağlanıyor. Gerçeklikten koparmış mı? Kötü karekter iyi karektere dönüşemez mi? İnsan, olmayan köprüden haraç alarak başladığı macerasını mazlumların canını korumak için bitirebilir mi?

Masal bu neden olmasın derseniz, evet.

Görünmeyen Canguzoğulları da efsaneleştirdiğimiz üst akıl ya da dünyanın sahibi o gipgizli aileler filan olsa gerek.

Dede Korkut’un masallarını okuyanların da bildiği gibi yiğitlik sadece bizim yüzyılda değil, birçok dönemde hâlen olduğu gibi ucuz elbette.

Azrail’in “Tanrısal adalet sözü sizin uydurmanız.” cümlesindeki yorumu size bırakıyorum.

Baba-oğulun can pazarlığından çok erkekliklerini yarıştırmaları da kan bağının sanıldığından daha çabuk kopmaya müsait olduğunu mu gösteriyor? Sanki…

Anadolu’ya gönderme yapan folklorik, kilim dokuma sahneleri, Elif’in aşkını kilime aktarma düşüncesi, Dumrul’un evlenme isteğini “nar”la anlatışı, kötünün de aşka olan gereksinimi ya da belki aşkın dönüştürdüğü kötü adamın ruhsal serüveni…

Oyundaki üç Azrail hem kostüm olarak hem de dekor olarak güzeldi. Azrail’in dans ettiği o sahnelerden birinde içinden hekim geçen bir cümle de cuk oturmuş.

Seslendirme de güzeldi. En azından kulakları tırmalayan, sahnelere uyumsuz müzik ve efekt yoktu örneğin.

23 Martta bitecek olan Deli Dumrul tekrar ederse gitmenizi öneririm.

Belki de delirmeden bu hayatta akıllanmak dahası zor günlerden çıkmak çok da olası değil.

Sağlıcakla kalınız…

OYUNUN KÜNYESİ

Anne – GÜLSEREN TAŞ

Azrail – SERPİL DELİCE, ARZU KARTAL, ESER RÜZGAR

Baba – EMİN ŞAHİN

Dede Korkut – RIZA KESKİN

Dumrul – DURSUN KURAN

Elif – GÜLİSTAN SARBAS

Firdevs Hanım – ŞENAY BALTA

Kırk Yiğit– TUNCAY AKPINAR, ZÜLFÜ KAPLAN

Can Kız – FERİDE MORÇAY

Meyhaneci – SADUN ÇENGEL

Pazarcı – EVRİM BAŞ

Yengeler– EBRU ALTINORS, NAZMİYE KARAGÖZ

Yöneten – NAZ YENİ

Production Manager – ZEYNEP DALKIRAN

Kostüm Tasarım – BERRİN BUGAY LAWLER

Müzik – Yiğit Çıtak

Reji Asistanları – BERRİN ŞEKER CİVİL, GÜLİSTAN SARBAS, ESER RÜZGAR

Dramaturji ve uyarlanan sahneler – ESER RÜZGAR

İngilizce Çeviri – ECE ÖZ

Dekor – BERİL KARADENİZ

Ses – CEREN ÖZBUDUN

Aksesuvarlar – GULE ZİRAV

Fotoğraf -ÖMÜR DALKIRAN

Üstyazılar – BORA BIÇAKÇI

Bağlama – HÜSEYİN ERDOĞAN

YENİ TANRI NANOTEKNOLOJİ – DURSALİYE ŞAHAN

S.K. YAZARLAR 13 Şubat 2019

Dursaliye Şahan

14 Şubat Dünya Öykü Günü’nde Edebiyat Nerede?

Bildiğiniz herşeyi unutun!

İnternetle dünya bir takla attı ya, nanoteknolojiyle, galaksinin tamamı önce amuda kalkacak; sonra sırıkla yüksek atlamada bütün zamanların rekorunu kıracak.

Bu arada nanoteknolojiyi icad eden insan neslinin nereye savurulacağı hiç belli değil.

Bir anda toz bulutuna dönüşüp, “Abi, kıyamet yangınla başlamayacak mıydı?” diyemeden yok olabiliriz.

Şaşırdınız mı?

Piskopat ruhlu sistem, illa ki akrep gibi kendi kendini sokacak.

Mevzu edebiyat, maksat 14 Şubat Dünya Öykü Günü’ne binaen bir yazı kaleme almaksa, “nanoteknoloji ne alaka?” diyebilirsiniz.

Durum, tam da budur!

Nanoteknoloji ve edebiyat ringte!

Skor henüz belli değil.

Yeni değil, iki benzemez gibi duran sanat ve teknoloji, uzun süredir karşı karşıya.

Mesela son günlerin müjdesi neydi?

Nanoteknoloji, kansere çare olacak!

Eyvallah da nasıl?

Çıplak gözle görülemeyecek kadar küçük ama akıllı ilaçlar, insan beynine yerleşecek ve dışarıdan kumanda ile hastalığı tedavi ederkeeeeen…

Aklınıza Binbirgece Masalları mı geldi? Hâlâ çok iyimsersiniz.

Teknoloji ile dünyadaki bütün insanların beyni tek merkezden yönetilebilse robot sektörü doğmadan ölmez mi? Yaşayan 7 milyar robot, yani bizler, daha ucuza mal olacağımıza göre…

Şimdi de aklınıza, Hollywood’un pompaladığı bilim-kurgu filmleri mi geldi? Doğru yoldasınız.

Cehennemin taşları, hep iyi niyetle örülüdür.

Teknolojinin esir ettiği, her gün biraz daha köleleştirdiği insanı, giderek uzaklaştığı sanat kurtarabilir mi?

Ruhumuzu besleyen, bizi bize anlatan sanat değil mi?

Masallar, şiirler, öyküler, destanlar, romanlar, insan beynini, özellikle de yetişme çağındaki çocukların düşünce biçimini şekillendirmez mi?

İşte nanoteknoloji de bu işlevi bir kaç saniye içinde yapabilir. Bütün algılarımızı yerle bir edip, bir anda bambaşka hedeflere yönelmiş bambaşka insanlar ve ordular yaratabilir.

Tam da sanatı kopyalayarak…

Ancak küçük bir ayrıntı var: Sanat, insana ne kadar iyi gelirse, teknoloji o kadar yıkıcı olabiliyor.

Melekle şeytan gibi…

Sanatın kutsal yanını tartışmaya gerek yok.

Gerçeği, bize, sanattan, edebiyattan daha güzel ne anlatabilir?

Lütfen gözünüzü bir an için çok satanlar listesinden ayırın.

İntihar makinesi Mavi Balinalar’ın alt basamağı olan Vampir serisini edebiyat şemsiyesi altına iteleyenler, her karesinden şiddet fışkıran milyon dolarlık filmleri bütün dünyaya dayatanlar, daha ucuz, daha sinsi yollar arıyor.

Bunun için iştahları kabarıyor.

Önleyemedikleri bir açlıkla, kuduz köpekler gibi saldırıp, önlerine ne gelirse yakıp yıkıyorlar…

Dünyanın her tarafını saran nedensiz savaşlar onların doymak bilmeyen şizofren egolarının eseri.

Durum vahim.

Karşımızda gelmiş geçmiş masallara sığamayacak kadar kötü ruhlu bir canavar var.

Peki korkmalı mıyız?

Hayır!

Nanoteknoloji dahil, ben hiçbir yenilikten, buluştan korkmuyorum.

Onların teknoloji harikası laboratuvarları varsa bizim de kâğıdımız kalemimiz ve yüreklerimiz var.

Gerçek devrimci sanat hâlâ arkamızda… Özgün masallar, öyküler, hâlâ bizim beyinlerimizin eseri.

Kuşkunuz olmasın, bu acımasız maçın galibi yine bizler olacağız.

Çünkü hiçbir robot, sanatın aslı olan yaratıcılığa muktedir olamaz.

Bu uğurda katledilen Sabahattin Ali, Samed Behrengi ve tüm devrimci yazın emekçilerini yad ederek, 14 Şubat Dünya Öykü Günü’nüzü kutluyorum.

Hipokrat’ın dediği gibi, hayat biter, sanat kalır.

Dursaliye Şahan

Olaylar ve Görüşler

Son Yazısı

Tüm Yazıları

DURSALİYE ŞAHAN Yazar – Öyküler sinsi olabilir

Bugün 14 Şubat Dünya Öykü Günü. Her bir atom zerreciğinden insan aklına sığmayan evrene kadar, bütün sırlar ve gerçekler ait olduğu nesnelerin masalında gizli. İşte bunun için dogmatik değil, has öykü kutsaldır.

Sistem dünyanın hemen her yerinde sınıflardan birbirlerine yabancılaşmalarını ister, istemekten öte dayatır. 
Öyle olmasa, muhalefet de dahil olmak üzere kendi maaşları için kesenin ağzını sonuna kadar açan Meclis’ten, asgari ücret için “gözünüze dizinize dursun” türünden bir cümle duyabilir misiniz? Ya da kocasından dayak yiyen kadına karakoldaki polis, “Kocandır, yuvanı bozma!” tavsiyesinde bulunur mu? 
Velhasıl gençler yaşlıları, beyazlar siyahları, Hıristiyanlar Müslümanları, Müslümanlar ateistleri derken ırklar, mezhepler ve aklınıza gelen bütün gruplar birbirlerini dışlar, aşağılar, öteler ve ezmek için fırsat kollar.

Hikâyelerin sinsiliği 
Bu arada sanat insanın her halini aynalar. Örneğin edebiyatla toplumun bütün resimleri kaleme dökülür. Hikâye, öykü, masal, anı, roman… Ve hikâyecik işte der geçeriz ama örneğin bazen öykülerdeki toplumu iğdiş eden o sinsiliği fark edemeyiz. 
Oysa toplum mühendisliği tam da Cin Ali’yle başlar. Uzun uzun yazmaktansa iki küçük örnek verelim. Birincisi İngiltere’den: 5-6 yaş grubuna hitap eden Tony Bradman’ın yazdığı Happily Ever After hikâyesi. Olay akışı kısaca şöyle: Kurnaz baba tilki her akşam olduğu gibi ava çıkar ama bir şey bulamaz ve çocuklar o gece aç yatmak zorunda kalır. Eskisi gibi kolay yiyecek bulamayan aile çaresiz ve mutsuzdur. Sonunda anne ve baba tilkiler çareyi vejetaryan olmakta bulur. Herkes için mutlu son…

Çocuklara kâbuslar 
Bu örneği verirken elbette İngiliz çocuk edebiyatı tertemiz demek istemiyorum. O ayrı. Şimdi içe dönüp son bir yıl içinde basına konu olmuş bizdeki örneklere bakalım: Aynı yaş grubuna hitap eden, üç masal kitabından bazı cümleler: “Ağabeyinin eti asla ağzına değmesin”, “Kemiklerinin hepsini topla gül ağacının dibine göm.” Bunlar ilkokul 2’nci sınıf masal kitabı “Kahkaha Gülleri”nden. 
“Kızım büyüdün artık, güzel bir kız oldun. Ne yazık ki annen öldü. Ölen ile ölünmüyor, yaşam sürüyor. Benimle evlenir misin?” Bu cümleler ilkokul masal kitabı 
“Açıl Kabağım Açıl”dan. 
“Amcamın güzel kızı vardı. Onu herkesten çok seviyordum. Ona yaklaşmak istedim. Ama bana yüz vermedi. Bir süre sonra kıtlık oldu. Amcamın kızı bana geldi. Açlık ve yoksulluk içinde olduklarını söyledi ve benden yardım istedi. Ona, kendisini bana teslim etmesi karşılığında yüz yirmi altın verdim. Kabul etmek zorunda kaldı. Arzuma kavuşacağım sırada bana, ‘Allah’tan kork! Allah’ın yasakladığı şekilde bana sahip olma’ dedi.” “Sünnet Olmadan Ümmet Olmaz – Peygamberimizden Dini Hikâyeler” kitabından.

Cinnet noktası 
İlk örnekle sonrakileri kıyaslamak mümkün mü? Birincisi yeni dünyaya çözüm üreten çocuklar yetiştirirken, sonrakiler okuldan eve döndüğünde, “Anne bu dünya sıkıcı, biz ne zaman ölüp öbür tarafa gideceğiz” cinnet noktasına gelmiş beyinler yetiştiriyor. Ha tabii geleneklerimiz, göreneklerimiz, kültürümüz, dinimiz, mezhebimiz, coğrafyamız işte bildiğiniz şeyler falan! 
Çocuklarımızın ne yediği kadar ne okuduğu da önemli. Ve bu düzen en çok çocuklardan korkuyor. Aklını kaçırmış gibi dokuz yaşında evlilik önerisi başka türlü nasıl izah edilebilir? Onlar iyi biliyor. Eğitim sistemi beslemezse düzen çabucak bozulacak.

Hikâyelere emanet 
Unutmayın, okullarda adı terennüm edilmese de Samed Behrengi okuyan çocuklar farklı yetişir. Bir yerde okumuştum. Özet olarak, “Sadece bir kuşağın çocuklarına yoga öğretirseniz ikinci kuşakta dünyadaki bütün savaşları bitirebilirsiniz” diyordu. 
Yeryüzünün birçok yerinde çocuklar Cin Ali gibi öykülerle okuma yazmayı öğrendikten sonra sinsi masallarla doğru değerlerini kaybediyor. Oysa dünkü tarih en sahici haliyle öykülerde saklı. Bugünümüzü en özgür anlatacağımız alan yine öykülerimiz. Yarınımıza bırakacağımız mirasımız da hikâyelerimize emanet. 
Her bir atom zerreciğinden, insan aklına sığmayan evrene kadar, bütün sırlar ve gerçekler ait olduğu nesnelerin masalında gizli. İşte bunun için doğmatik değil, has öykü kutsaldır. 14 Şubat Dünya Öykü Gününüz kutlu, hayatınız özgür olsun.

DURSALİYE ŞAHAN
Yazar

K.O.Z., Reis, Shakespeare ve 26 Nisan

28 Nisan 2018, 18:36

Dursaliye Şahan

68

Ne oldu?

Yaşayan efsanenin hayatı filme alındı.

Genelde öldükten sonra yapılır bu işler ama hayattayken de olur. Neden olmasın?

Bir değil iki kez.

Biri K.O.Z., 2014 yılında, diğeri REİS, 2016 yılında.

Tanıtım bültenlerinde, K.O.Z. için şöyle yazılmış:

“Yargı ve polis teşkilatındaki yapılanma; MİT Müsteşarının ifadeye çağrıldığı gece; Gezi olayları; MİT tırlarına yapılan operasyonlar; 17 ve 25 Aralık operasyonları, hukuk cinayetleri başta olmak üzere pek çok konu başlığı yer almaktadır.”

Olaylara hangi pencereden bakıldığını tahmin etmek zor değil ama nereden bakarsanız bakın, bu başlıkların her birinden, bir değil rahat beş on film çıkar.

Dünyanın hemen her ülkesinde cemaat tipi yapılanmalar var ama bizdeki yaşanmışlıklar bir ilk. Sinema için FETÖ olayı ‘yeme de yanında yat’ tır.

Gelelim bu iddialı filmin seyirci sayısına: 313.361.

REİS, doğrudan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın hayatı baz alarak hazırlanmış. Seyirci sayısı 189.074.

Bir öykücü olarak seyrettiğim filmlerin önce hikâyesine bakarım.

Bu filmleri de ilk duyduğumda “Malzeme sağlam, hikâyenin seyirciye geçememe sorunu olmaz.” demiştim.

(Hemen dalmayın, iyilik kötülük meselesi ayrı.)

Edebiyatta ‘dişi karakter’ terimi vardır. Hikâyeleştirmeye elverişli anlamına gelir.

Şimdi burada uzun uzun bu filmleri size eleştirecek değilim. Sonuçlar ortada zaten. Her iki film de tartışmasız kötü damgasını yemiş.

Aklımda başka bir soru var. Bu kadar başarısız olabilmeyi nasıl ‘başardılar’ acaba?

Para var, hikâye gani…

“Gişede Recep İvedik’i sollayacağız!” filan diyerek kolları sıvamışlar… Bu vahim sonuç ne?

Düşünüyorum.

Aklıma bir tek şey geliyor.

Sanattan yoksun insanların çaresizliği.

Evet yoksunuz. Sanat konusunda gittikçe yoksullaşıyoruz. Hızla sanattan uzaklaşıyoruz. Çünkü, son yıllarda uyuşturucudan çok sanattan korkan bir sistemin içine doğru itildik.

Dönelim bir de dış dünyaya bakalım. Sanatın modası geçti de bizim mi haberimiz yok?

Varlıklarını hatta yokluklarını paraya çevirme konusunda usta olan İngiltere’ye bakalım mesela. Güncel bir örnek olsun:

Her yılın Nisan ayında Sratford Upon Avon şehrinde bir haftalık Shakespeare Festivali düzenlenir mesela. Öyle ki, bu konuyla ilgili Türkçe bloglar dahi mevcuttur. Festivali duyurmakla kalmaz, Shakespear’I tekrar tekrar bıkmadan usanmadan anlatırlar.

21 Nisan’da başlayan bu etkinliğe bütün dünyadan akın akın davetliler ve ziyaretçiler katılır. Bütün şehir canlanır. Shakespeare kılığına girmiş erkekler mi ararsınız? İrili ufaklı tiyatro gruplarının gösterilerini mi ararsınız? Öyle ki, onlarca panellerin, muhteşem kültürel aktivitelerin hangisine katılacağınızı şaşırırsınız.

Türkiye’den bakınca, “Bu İngilizlerin de işi gücü yok, 500 yıl önce yaşamış sanatçıya evliya muamelesi yapıyorlar.” diyebilirsiniz.

Peki. Dünya edebiyatı dendiğinde, akla gelen ilk isimler arasında William Shakespeare’in olması acaba İngiltere’nin marka değerine ne kadar katkı sağlamıştır?

Buradan yürürsek, Shakespeare’in dünya edebiyatındaki yüksek mevkisine sadece eserleriyle tırmanmadığını da görebiliriz.

Ya biz? Biz sanatçılarımıza, ne yaptık? Mesela bir Yaşar Kemal, Nazım Hikmet, Sabahattin Ali ve yüzlerce sanatçımız için Kültür Bakanlığı bugüne kadar ne yapmıştır?

Çağdaş yazarlara destek konusuna hiç girmiyorum.

Sanatçının emeğini korumak şöyle dursun, biz çoğu zaman sanatın bir emek olduğunu bile kabul etmiyoruz.

Fikir emekçileri, telif hakkı terimlerine ne kadar alıştık?

Sanatın ülke ekonomisine, topluma, geleceğimize getirdiği katkıyı ısrarla ve aptalca reddediyoruz.

Oysa ki, insan için ruh neyse, toplum için de sanat odur.

Sanattan kopmak sizi K.O.Z. ayarında bir filme götürür.

Sanatçıya saygı ve sevgi duymazsak, değer vermezsek, onu ve sanatını korumazsak gelişen dünyada kaybetmeye mahkum toplumlar içinde olmaya devam edeceğiz.

Bakın. Amazon ormanlarındaki gün yüzüne çıkmamış yerlilerin bile kendilerine özgü dansları, müzikleri, el işleri var.

Hâlâ sanata tu kaka demek, neyin aymazlığı?

Var olduğu coğrafyaya yarardan başka başka bir etkisi olmayan sanatın ve sanatçının bu kadar yok sayılması bir toplum için aleni intihardır.

Fark ettiniz mi, bir 26 Nisan Dünya Telif Günü daha geçti? Sessiz sedasız. Kültür Bakanlığı, sivil toplum örgütleri hele hele Türk Yazarlar Sendikası gibi dernekler ne tür etkinlikler düzenledi acaba?

Ben bir şey duymadım.

Sağlıcakla kalınız.

https://www.demokrathaber.org/koz-reis-shakespeare-ve-26-nisan-makale,9956.html

LONDRA TROY KITAP KULÜBÜ

Yayınlanma: Pazartesi, 15 Şubat 2016

Dursaliye Şahan tarafından yazıldı.

14 Şubat Dünya Öykü Günü

Semt pazarlarında, yol kenarlarında mukavva kutular içinde yumurtadan yeni çıkmış, birkaç günlük satılık civcivler olur. Daha çok şehir çocuklarına canlı oyuncak gibi sunulur.

Bir kese kâğıdı içinde eve getirilen civcivler önce sevilir, sonra çocuk merakı ile biraz hırpalanır. Bilirsiniz, çocuklar çabuk sıkılır. Birkaç gün içinde ya balkona ya da bahçeye terk edilen bu canlı oyuncakların ömrü, bir kargaya, ya da sokak kedilerine yem olarak nihayet bulur.

Son yıllarda bu civcivler rengârenk oldu. Sprey boyalarla güya albenileri artırıldı. Şimdi çocuk müşteriler daha istekli.

Tavuk üretme çiftlikleri ile ilgili bir belgeselde; ayıklama bandına dökülen civcivler, görevlinin eldivensiz eline değdiği anda o ele doğru koşuyordu. Makine civcivi de olsa, yumurtadan çıkar çıkmaz kuluçkaya yatan annesini arama içgüdüsü…

İnsanoğlu olarak içgüdülerimiz her nesil biraz daha törpülendi. Kim bizden bir civciv ile empati kurmamızı bekleyebilir ki?

Yalan hayatların anlatıldığı günlerden geçiyoruz. O mukavva kutulardaki rengârenk civciv yavrularına dönüştük. Öyle bir noktaya geldik ki, kimsenin bunu inkâr edecek hali kalmadı. 

Bakın Ahmet Hakan bile mensubu olduğu medyanın gerçeğini açık açık itiraf etmekte.
“Cizre’deki o bodrum kat için neden sessizim? Çünkü o bodrum kat hakkında gelen hiçbir bilgiye güvenmiyorum.” (Hürriyet / 2 Şubat 2016)

Bize ait olmayan hikâyeler bizimmiş gibi dayatılıyor.

Milli Eğitim Bakanı; “Atanamayan öğretmenler ilgi çekmek için intihar ediyorlar.” dedi.

Şaka değil gerçek bu.

Bu kandırılmışlık halimiz daha ne kadar sürecek?

Bizim acil olarak kendi kayıp öykülerimize ihtiyacımız var.

Hemen, bugün bir kalem bir kâğıt alıp, yazmaya başlayın.

Önce kendinizi zapta geçirin. Sonra kulağınızın duyduğu, gözünüzün gördüğü her şeyi yazın.

Ufuklara bakmaktan, düşünmekten, düşlemekten, görmekten, duymaktan, hissetmekten, arzulamaktan, istemekten, reddetmekten korkmayın. 

Gerçek hikâyeleri yazmak da dinlemek de en doğal hakkımız ve belki de tek çıkar yolumuz.

Sakın ola ki yazım kurallarını, imla hatalarını düşünmeyin. Onların önemi yok. Sadece içinizden geldiği gibi yazın. 
Gerçeğe hiç bu kadar ihtiyacımız olmamıştı.

Yaşadıklarınızı, acılarınızı, beklentilerinizi, yaşadığınız o hayatı sizden daha iyi kim anlatabilir? Sizin hikâyelerinizi başkaları sulandırıyor. Artık onlar sizin olmaktan çıkıp koca bir yalana dönüşüyor. Üstelik içinde sizin adınız geçiyor.

Uzun, kısa fark etmez. Bir cümle de olsa yazın ve; “O değil, bu!” deyin.

Değil mi ki bize bahşedilen şu kısacık hayatın hikâyesi en kutsalımız… Ve o hikâyenin mimarları da bizleriz. 

14 Şubat Dünya Öykü Gününüz kutlu olsun.

Londra Troy Kitap Kulübü adına
Dursaliye Şahan

Bu yazı, 15 Şubat 2016 tarihinde yayınlanmıstır.

https://www.isikbinyili.org/index.php/95-londra-troy-kitap-kuluebue

14 ARALIK 2015 

Hayat Kadını Mı Dediniz?

Dursaliye Şahan/

Hayat kadını mı dediniz?

Hürriyet’in başlığı aynen şöyle:
“Esad ülkeni ne hale getirdin bak?”
Efendim Şanlıurfa’da polis huzur operasyonu yapıyor ve bir mahalle baskınında 50 kadar Suriyeli kadın fuhuş yaparken tutuklanıyor.
Olay bu!
Ve arkasından yukarıdaki başlık atılıyor.
Hani dersiniz ki, bu güne kadar Türkiye’de hiç fuhuş ticareti yapılmamış.
Hatta niyetlenenler bile vatandaşlıktan çıkarılmış.
Sanki bu ülkede bir zamanlar genelev patroniçesi Matild Manukyan’a vergi rekortmeni olduğu için üstün hizmet madalyası filan asla verilmemiş.
Orta Avrupa ülkelerinden binlerce kadını iş vaadi ile kandırıp zorla seks kölesi yapan çetelerin hiç biri Türkiye’li değil.
Filmlere, romanlara konu olan o Soğukoluk beldesi tamamen efsane.
Yani Esad’ın halkına yaptığını başka kim yapmış ki?!
Şimdiki gençlerin deyimi ile Oha yani!
Yılların gazetesi. Onca ekip. Bu kadar iddialı çıkışlar.
Ve sonuç?
İlkokuldaki duvar gazetesini aratmayan amatör bir bakış.
Ey haber merkezinin değerli editörleri!
Üzerinde yaşadığınız Türkiye topraklarında genelevler bizzat devletin izni ile resmi olarak çalıştırılır.
Vergiye tabiidirler.
Hatta bildiğim kadarı ile artık orada çalışan kadınlar da sigortalı olmak durumundadırlar.
Kahraman polislerimiz tarafından tutuklanan o kadınlara gelince, tamamen hayatta kalabilmek için bedenlerini satmaktalar.
Muhtemelen bazılarının çocukları bile var.
Ahlaki boyutuna gelince; yalan yanlış haberden, taraflı gazetecilikten daha fazla günahı yok.
Sağlıcakla kalınız.

http://www.sosyalistfeministkolektif.org/2015/12/?mode=list

‘O…pu’ kime denir? Avrupa Gazetesi

Dursaliye Şahan

Cumartesi günü London’s Home’un yılbaşı partisindeydik.

Bu vesileyle arkadaşlarla da buluşmuş olduk.

Hani kahve bahane muhabbet şahane derler ya, işte öyle bir ortam.

Abdullah (Yılmaz) abi bir kaç kez tekrarladı:

“Yaşasın edebiyat!”

Edebiyat ve sanat olmasa bu dünya daha nasıl olabilirdi bilemiyorum. Düşününce ‘bırrrr” oluyor insan.

Kısacası aklımda sadece o geceyi yazmak vardı.

Yani başlıktaki o kavram, hadi açık açık yazalım; orospu konusu (ki niye nokta koyalım, biz onları seks işçisi olarak tanımlayıp kabul ediyorsak eğer isimlerine niye nokta koyarak gözlerine bant çekmiş gibi oluyoruz?)

Neyse işte noktalı noktasız o kelime aklımda yoktu.

Ama gelin görün ki manşetlerde, ana haber bültenlerinde ve her yerde o aklı evvelin talihsiz cümlesi: “Evlenmeden hamile kalmak orospuluktur.”

Bunu söyleyen Tuğrul İnançer bir hukukçu ve tarikat şeyhi. (Resmiyette “Türk Tasavvuf Musikisini Koruma ve Yayma Cemiyeti” olarak faaliyet gösteren vakfın yani tarikatın müdavimleri arasında Ahmet Özhan, Mazhar Alanson, Athena grubundan Gökhan Özoğuz ve hatta Cem Yılmaz gibi ünlü isimlerin de bulunduğu söyleniyor.)

İyi de benim aklıma da Meryem geliyor. İsa’yı babasız doğuran Meryem Kur-an da kutsal kadın olarak tanımlanmıyor muydu?

Allahım ne olacak bu dünyanın hali? Milletin aklı iyice poposuna kaçtı. Hani şu illuminati midir nedir; sürekli insanların bilinç altına seks objeleri göndererek onların algısını yönlendiren gizli kuvvetler mi yapıyor bunu? Ağzını açan lafı bir şekilde belden aşağıya indiriyor. Orada da kalıyor.

Şöyle herkese yetecek kadar şap olsa diyorum.  Dünya nüfusunda yetişkin olan herkese bir defaya mahsus aynı anda verilse.

Haliyle insanlar bir süreliğine de olsa bel altını unutacak.

Bakacağız o zaman duruma. Bu insan türü poposunu unuttuğunda nasıl davranıyor? Dünya nasıl oluyor? Savaşlar yine böyle tam gaz sürer mi mesela? Şiddet böyle sınırsız kalır mı? Hayvan katliamları azalmaz mı? Mesela kadınlara tecavüz etmek isteyenler yine muta nikahı der mi?

Lafı uzatmayalım. Kısacası insanlık bu salyalı halinden kurtulsa güzel olmaz mı?

Neyse bu konuya nokta koyup geceye dönüyorum.

Troy’da toplanmıştık dedim ya; Mesut (Akın) ‘Yorgun Savaşçı’ kitabını arıyordu. Bulmuş. O elindeydi. Cemal Süreyya ile ilgili etkinlik bilgisini de paylaşıyordu. Muhtemelen 9 Ocak’ta Troy’da olacakmış.

Konu açılınca Abdullah Abi Cemal Süreyya ile ilgili soyadında kaybolan ‘y’nin hikayesini anlattı. Ne diyeyim tamamen bir sanatçı tuhaflığından kaynaklanmış.  Aydın Mehmet Ali’de epeydir üzerinde çalıştığı kitabını nihayet çıkarmış. Forbidden Zones. İngilizce yazılmış. Kısa öykülerden oluşan 361 sayfalık kitabın baskısına ve ince işçiliğine bayıldım. (Tanıtımını önümüzdeki günlerde yapacağım.)

Avukat Sevim Özdemir de aramızdaydı. Türkiye’deki sosyal haklarını ve hukuk sorunlarını soran  ‘hayranlarından’ fırsat buldukça sohbete katılıyordu.

Seniha (Russell) epeydir etkinlik yapmadığı için merak ediyordum. Meğersem ağır bir grip atlatmış. Bir dizi etkinlik projesini anlattı. CHP aşkı devam yani.

Kankam Rengin (Akgün) ile konuştuklarımız bende kalsın. Çok güldük ama buraya yazsam artık cılkı çıktı diyeceksiniz.

Sağlıcakla kalınız.

Yazar
Yazar
Yazı Aölyesi Edebiyat ve Sanat Platformu Dursaliye Şahan / Biyograf Sivas’ın Geyikpınar Köyü’nde doğan Dursaliye Şahan; dört yaşında ailesiyle birlikte İstanbul’a göç etti. İstanbul’daki banka memurluğunu, Londra’da temizlik işçiliği, öğretmenlik ve gazetecilik takip etti. Göçmenlik yıllarında, kadın, ırkçılık ve göçmenlik temalarının ağır bastığı öyküler, tiyatro oyunu ve romanlar yazan Şahan; uzunca bir süre Birgün Gazetesi’ne ve Avrupa Gazetesine röportajlar yaptı. Ayrıca Karikatürist Semih Bulgur ile birlikte, ‘Zabit Londra’da’ isimli haftalık bant karikatürünü hazırladı. Zaman zaman, çocuklar, engelliler ve yetişkinler için yazı atölyeleri düzenleyen Şahan, Anadolu Üniversitesi Radyo Televizyon Bölümünden mezun. Birçok öyküsü İngilizceye çevrilen yazar ayrıca hazırladığı sinema projesiyle 2012 yılında Kültür Bakanlığından senaryo yazım desteği aldı. Dizi projeleri de hazırlayan yazarın, çocuk gelinleri anlatan Güvercin isimli projesi ATV’de Sıla, Samanyolu’nda Küçük Gelin olarak oynadı. 2011 yılında Dr. Yahya Kanbolat Kısa Film Öykü Yarışmasında ve Türk Onkoloji Derneği’nin düzenlediği öykü yarışmalarında seçici kurul üyesi oldu. Yayımlanmış Eserleri: Şerbet (roman – 2020,)Benekli Vakvak (çocuk masalı – 2018 Sola Yayınları) Ayarsız Kadınlar Cemiyeti (roman – 2018 Sola Yayınları) Parantez Aşklar (öykü – 2017 Sola Yayınları) Tottenham Çocukları (roman – 2016 Sola Yayınları) Ah O Kadınlar (öykü 2016 Akademisyen Yayınları), Hikâye Hırsızı (2012- İşçi Edebiyatı Öykü Ödülü) Zabit Londra’da (Karikatür), Uçan Halı (Çocuk hikâyesi – Hatay Belediyesi sosyal proje) Fakir Cennet (öykü 2007 Crea Yayınları), Döndü (Halkevleri 1988 Öykü Ödülü) Düzenlediği kitaplar: Asi’den Taşan Öyküler, Ve Tanrı Aşkı Yarattı, Yahya Kanbolat Anısına Öykü Ödülleri Ödülleri: 2019 Cumba Kültür ve Sanat Platformu Öykü Ödülleri mansiyon (Ayşegül) 2019 Platform Avrupa Öykü Ödülleri birincisi (Asiye) 2019 İstiklâle Vefa Öykü Ödülleri / OKUNMAYA DEĞER ÖYKÜ 2016 Hematolojik Onkoloji Derneği ‘Kökten Değişen Hayatlar Öykü Ödülü’ (Hatice’nin Canı) 2012 Hikâye Hırsızı öykü kitabına; Abdullah Baştürk 2012 İşçi Edebiyatı ödülü 2007 Afyon Kocatepe Öykü Ödülü (‘Alev’) 2006 Hollanda Türk Evi, Hikaye ödülü. (Sakine) 2006 KASİAD(Kadının Sosyal Hayatını Araştırma ve inc. Dern.) Öykü ödülü (2068’de Bir Aşk Hikayesi.) 2006 Anafilya Öykü Ödülü (Kırro.) 2006 Edebiyat Dünyası Öykü Ödülü (Çay Şekeri.) 2005 CullTurkey Okuma Kulübü Öykü Ödülü (Takıntılı Kadın.) 2005 SES (Sağlık Emekçileri Sendikası) Öykü ödülü (Parmaklar.) 2004 SBS Radyosu Avustralya Öykü Ödülü (Parmaklar.) 1998 Halk Evleri Öykü Ödülü (Döndü kitabına.) 1996 Toplum Postası Türkçe Hikaye Ödülü (Kale) 1995 İmece Kadın Derneği Kadın Öykü Ödülü (Parmaklar.) 1987 Güneş Gazetesi Türkiye Öykü ödülü (Leo.) 1972 Hayvanları Koruma Cemiyeti Türkiye Orta Öğretim Hikaye Ödülü (Aynı.) Üye olduğu kuruluşlar: The Foreign Press Association, İngiltere Göçmen Sanatçılar Derneği, Türkiye Yazarlar Sendikası, Kadın Yazarlar Derneği, İLESAM, Türkiye Yazarlar Birliği dursaliye@gmail.com Kültür Bakanlığı tarafından yazım desteği aldı. Yayımlanmış Eserleri: Benekli Vakvak (2018 Sola Yayınları) Ayarsız Kadınlar Cemiyeti (2018 Sola Yayınları) Parantez Aşklar (film hikayeleri 2017 Sola Yayınları) Tottenham Çocukları (roman – 2016 Sola Yayınları) Ah O Kadınlar (öykü 2016 Akademisyen Yayınları) Hikâye Hırsızı (2012- İşçi Edebiyatı Öykü Ödülü) Zabit Londra’da (Karikatür), Fakir Cennet (öykü 2007 Crea Yayınları), Lonra’dan Bir Kadın Döndü (Halkevleri 1988 Öykü Ödülü) Düzenlediği kitaplar: Asi’den Taşan Öyküler Ve Tanrı Aşkı Yarattı Uçan Halı Yahya Kanbolat Anısına Öykü Ödülleri Ödülleri: 2016 Hematolojik Onkoloji Derneği ‘Kökten Değişen Hayatlar Öykü Ödülü’ (Hatice’nin Canı) 2012 Hikâye Hırsızı öykü kitabına; Abdullah Baştürk 2012 İşçi Edebiyatı ödülü 2007 Afyon Kocatepe Öykü Ödülü (‘Alev’) 2006 Hollanda Türk Evi, Hikaye ödülü. (Sakine) 2006 KASİAD(Kadının Sosyal Hayatını Araştırma ve inc. Dern.) Öykü ödülü (2068’de Bir Aşk Hikayesi.) 2006 Anafilya Öykü Ödülü (Kırro.) 2006 Edebiyat Dünyası Öykü Ödülü (Çay Şekeri.) 2005 CullTurkey Okuma Kulübü Öykü Ödülü (Takıntılı Kadın.) 2005 SES (Sağlık Emekçileri Sendikası) Öykü ödülü (Parmaklar.) 2004 SBS Radyosu Avustralya Öykü Ödülü (Parmaklar.) 1998 Halk Evleri Öykü Ödülü (Döndü kitabına.) 1996 Toplum Postası Türkçe Hikaye Ödülü (Kale) 1995 İmece Kadın Derneği Kadın Öykü Ödülü (Parmaklar.) 1987 Güneş Gazetesi Türkiye Öykü ödülü (Leo.) 1972 Hayvanları Koruma Cemiyeti Türkiye Orta Öğretim Hikaye Ödülü (Aynı.) Üye olduğu kuruluşlar: The Foreign Press Association, İngiltere Göçmen Sanatçılar Derneği, Türkiye Yazarlar Sendikası, Kadın Yazarlar Derneği, İLESAM, Türkiye Yazarlar Birliği
YAZARA AİT TÜM YAZILAR
BİR YORUM YAZIN
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.