ALTIN 455,73
DOLAR 7,6310
EURO 8,8841
BIST 1,1635
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 27°C
Parçalı Bulutlu

18 Yaşım | Devrim Boran

19.03.2020
287
A+
A-
18 Yaşım | Devrim Boran

Ömrümün en renkli yazı, 1994 yazı bitmiş ve okul yeniden açılmıştı. Lise sondaydım artık. Üçüncü sınıfta sınavı kazanıp üniversiteye gidenler nedeniyle sınıfın mevcudu iyice azalmıştı. 20 kadar kişi kalmıştı sınıfta. Yalnızca iki gün okul vardı. Derslerin tümü de atölye dersi idi. Atölyede ise yer yoktu. Ve biz, iki gün boyunca sınıfta oturuyorduk yalnızca. Sınıf, sınav telaşı içindeydi. Harıl harıl test çözüyordu herkes. Kendisini kurtarmanın derdindeydi hepsi. Oysa çoğu elenecekti. Bazısı ise kalburüstü kalacaktı. Elenenler, amele sınıfına katılıp hayatın kaybedenleri olacaklardı. Kalburüstü kalanlar ise ayrıcalıklı bir toplumsal konum ele etme olanağını yakalayabilecek, böylece de “kendini kurtarmış”  olacaklardı. Sınıfın tersine, bambaşka bire alemdeydim ben. İnsanın insana kul olmadığı bir düşün ertesinde uyanmış ve “adanmış bir ömre” yelken açmıştım. İnsanlığı kurtarmanın derdine düşmüştüm ben. Ve yolu aydınlatmak için kitapların dünyasına dalmıştım. Maksim Gorki’nin “Ana” adlı romanı ile adım artmıştım kitapların dünyasına. Elimden kitap düşmez olmuştu sonrasında. Olmuştu ya kitaptan yoksun idim…. Liseli Öğrenciler Birliği’nden Güler ve Filiz arkadaşlar, burs peşinde koşuyorlardı. Kendilerine burs ayarlamışlardı ve ellerinde İSO’ya ait iki tane  burs formu kalmıştı. İkisini de bana vermişlerdi. Birini doldurup okul idaresine verdim. Diğerini ise LÖB’den ve de Tikkocu gariban bir arkadaş olan Müslüm’e vermiştim… Neden sonra müdür yardımcısından almıştım müjdeli haberi: Burs çıkmıştı bana. Aylık 600 bin lira alacaktım. Ancak 3 aylık bursu toptan verecekleri için Aralık ayını beklemem gerekecekti…

LÖB’de işler yolunda gitmiyordu. SİP’te yapılan toplantılar, HADEP’e kaydırılmıştı. Çok geçmeden temsilci arkadaş olan Tikko’dan Deniz de okuldan atıldı. Ve bir dağınıklık yaşanmaya başladı. “Toparlama misyonu”na soyunacak kimse de yoktu ortalıkta. Mecburi olarak bana kalmıştı bu misyon. Yeni olmam nedeniyle en “deneyimsiz”  ve 4.sınıfta olmam nedeniyle de en “yaşlı“ olan bana… Mecburi misyonuma “politik” arkadaşların kapısını çalmakla başladım. Sonuç, hayal kırıklığı idi. “Politik” arkadaşlar, kendi dünyalarına kapanmışlardı ve ortak bir çaba içinde olmayı umursamıyorlardı pek. Yapayalnız kalmıştım. Mecburi misyonum ile yapayalnız…

                Paralı eğitime ilişkin bir YDG bildirisi geçmişti elime. Bidirilerin bir kısmını mahallede dağıtmıştım. Dağıtırken de bir toplantı çağrısında bulunmuştum. Ve köy derneğimizde öğrencilerle toplantılar düzenlemeye başlamıştım. Doğaçlama konuşabilecek kadar politize olmamıştım henüz. Düşüncelerimi kağıda döküyordum. Toplantıları da ağırlıklı olarak metin üzerinden sürdürüyordum. Monolog şeklinde geçen toplantılar da çok geçmeden sonra erdi zaten…

               Bildirilerin bir kısmını dağıtmıştım ya yüzlercesi duruyordu hala. Dağıtmalıydım oysa. Dağıtacaktım da. Bir gün okula giderken bildirileri de yanıma aldım. Ve bilgisayar atölyesinin dersliğinde öğle paydosunu beklemeye başladım. Atölye binalarının başında bulunan bilgisayar atölyesi, üç katlı bir binanın ikinci katındaydı. Öğle paydosu verilmeden hemen önce sınıfı terk edip hızla üçüncü kata çıktım. Ortalıkta kimsecikler yoktu. Atölyeler binasının avlusuna bakan pencereyi açtım. Ve bildirileri avluya saçacak şekilde aşağıya doğru savurup attım. Sonra da okuldan hızla uzaklaşıp evin yolunu tuttum…

               LÖB toplantılarının yapıldığı SİP’e sık sık gider olmuştum. Zaman zaman eğitim çalışmalarına da katılıyordum. SİP’ten konfeksiyon işçileri ile ilgili bir anket almıştım. Anketi mahalleden tanıdığım işçilerle yapmıştım. Sonrasında da konfeksiyon işçileri ile köy derneğimizde bir toplantı düzenlemiştim. Asım Ülker Lisesi’nden Veli Özdemir ile SİP’ten Cemile ve Kenan arkadaşları alıp gitmiştik toplantıya…

               Mahalledeki ilişkilerim üzerinden LÖB’ü yeniden kurmuştum. Böylece okulumun LÖB temsilcisi oluvermiştim doğallığında. “Politik” arkadaşları da kısmen hareketlendirmeyi başarmıştım. Ancak onca kişiyi toplantı için Sondurak’tan Çarşı’ya taşımak ciddi bir sıkıntı idi. Toplantıları okulun boş sınıflarında yapmaya başlamıştık. Belirli bir gündemi olmayan toplantılardı çoğu. Ama en azından bir araya gelebiliyorduk artık…

               Toplantılar, randevular, eylemler derlen Aralık ayı gelip çatmıştı. Taksim/Tünel’de bulunan İSO binasına gidip üç aylık burs paramı almıştım. Zengindim artık. Bir kütüphane edinebilecek kadar zengin! İlk iş olarak mavi kart çıkartmak için başvuruda bulundum. Siyasi faaliyetlerim nedeniyle yolculuklarım yoğunlaşmıştı çünkü. Sonra da kapağı Beyazıt Meydanı’na attım… Meydan, cumartesi günleri kitapların işgaline uğruyordu. Ve ben, cebimde burs parası ile Meydan’daydım işte! Sağım-solum, önüm-arkam, her yanım kitap idi. Tezgahtan tezgaha koşarak “kavgaya dair”  kitaplar arıyordum. Mümkün olsaydı da hepsini alabilseydim. Param ancak 60 kadarına yetmişti. Üstelik yol paramı da kitaba vermiştim. Üsküdar’a kadar gidebilecek param kalmıştı. Şansıma Üsküdar’daki otobüs durağında bir arkadaşa rastlamıştım.  Eve dönüş paramı Kemal Kıcır vermişti bana. Yolculuk sırasında da üç kitabıma el koymuştu… Bir kütüphanem vardı artık! Dünyanın en mutlu insanı ben idim. Faaliyetten arta kalan bütün zamanlarımı kitap okuyarak doldurur olmuştum. Yutarcasına okumaya başlamıştım kitapları…

               Bir yandan okuyordum,  bir yandan da eylemden eyleme koşuyordum. Eylem ile var oluyordum. Eylem ile özgüleşiyordum. Eylem alanlarında “durdurulmaz çığ”a katıyordum sesimi. Çoğu eylemde katılımcı idim yalnızca. Bazı eylemlerde ise düzenleyici idim. Düzenleyicisi olduğum eylemlerden birinde yine bir “mecburi misyon” yüklenmek durumunda kalmıştım… Ümraniye LÖB olarak, Sarıgazi’de bulunan Mehmetçik Lisesi’nin önünde bir basın açıklaması yapacaktık. Basın açıklamasının iki gündemi vardı: Milli Eğitim Bakanlığı tarafından liselerde uygulanmak istenilen “bekaret kontrolü”ne karşı çıkmak ve bazı arkadaşlarımızın uğradığı faşist saldırıları kınamak. Neden sonra Gazi İsyanı başlayıverdi. Halk, yurdun her yanında alanlara akarak düzene karşı öfkesini haykırıyordu… Eylem, için okuldan arkadaşlarla toplanıp Sarıgazi’ye gittik. Meydana vardığımızda bir kitle gösterisi dağılmak üzereydi. Ortam gergin idi. Ve Sarıgazi’de etkin olan TDKPli arkadaşlar, eylemi yapıp yapmama ikilemine girmişlerdi. İkilemin aşılması üzerine de eylem için Mehmetçik Lisesi’ne yöneldik. Sabahçılar dağılırken pankartımızı açıp sloganlar atarak başladık eyleme. Ve kendimizi Meydana çıkan caddede buluverdik birdenbire. Kameraların ve jandarmaların kuşatması altında yürüyorduk. Meydana varınca durduk ve slogan atmayı sürdürdük bir süre daha. Neden sonra “Basın açıklaması kimde?” diye bir soru atıldı ortaya. Eylemin kararlaştırıldığı toplantıda “Basın açıklaması yazmak” gündeme bile gelmemişti. Ben ise durumdan vazife çıkarıp iki ayrı metin hazırlamıştım. Hazırlamıştım ya, eylem çığırından çıkınca “Basın açıklaması yattı herhalde!” deyip kağıtları ikiye yırtmıştım. “Ne olur ne olmaz!” diye de kağıtları atmayıp ceketimin iç cebine geri koymuştum. Açıklama bendeydi, ama yırtık bir halde. Sesimi çıkarmadım ilkin. İsyana durmuş liselileri izleyen halk, bir söz bekliyordu. “Derdiniz nedir?” yönlü bakışların kuşatması altındaydık. Bir derdimiz vardı elbette. Vardı ya derdimizin yazılı olduğu kağıtlar yırtık idi. Kaygılı bekleyiş, söz söyleyememenin utancı ile gölgelenmeye başlamıştı. Birbirimize bakışıp duruyorduk. Kendimi daha fazla gizleyemezdim artık.  Utangaç bir eda ile “Açıklama bende!” deyip bir an sustum. Kayıp açıklama bulunmuştu sonunda! Utanç yerini gurura bırakınca sözümün arkasını getiriverdim; “Ama yırtık!”. Dedim ya kimin umurundaydı. “Olsun. Oku hadi!” diye sesler yükseldi. Okumak mı! Açıklamayı yazmıştım yazmasına ya, okumak da nereden çıkmıştı?! Hoş, yırtık haliyle de yazandan başkasının açıklamayı okuması pek mümkün değildi. Herkes birdenbire çöküverdi yere. Ben ise elimde yırtık kağıt parçaları ile ayakta kalıverdim. Bir çırpıda okuyuverdim açıklamaları. Kitle yeniden ayaklandı. Ve dağılıverdik…

               Ömrümün ilk 1 Mayıs’ına günler kalmıştı. Heyecanlı bir bekleyiş içindeydim…Yine dersimin olmadığı bir gün çalışma yürütmek üçün okula gitmiştim. Okula vardığımda öğle paydosu henüz olmuştu. Yolda rastladığım bir arkadaştan okulda bir bildiri dağıtıldığını öğrendim. “Özgür Gençlik”  bildirisi dağıtılmıştı. Ayrıntısını öğrendikten sonra okulda durmayıp eve döndüm. Akşam ise TKP-ML/TİKKO’nun kuruluş yıldönümü dolayısıyla eyleme çıkacaktık. Çıktık da. Eylem dönüşü ise evden gözaltına alındım. Ve kabus dolu günler başlayıverdi. Gözlerim sımsıkı bağlandı. Zincirlerini kırmış ruhumu ele geçirmek için acının bin bir türü uygulandı bedenimde… Günlerce süren sorgunun ardından 1 Mayıs 1995 sabahı Beşiktaş’ta bulunan Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne çıkarıldık. Diğer arkadaşlar serbest bırakıldı. Ben ise tutuklanıp Sağmalcılar Mahpushanesi’ne kapatıldım…Yaşıtlarım gibi “kendimi kurtarmak” gibi bir aldatmacaya kanmayıp insanlığın kurtuluşu için mücadeleyi seçtiğim için mahpus kılınmıştı genç ömrüm…

 

Mayıs 2008 * İstanbul * devrim BORAN

 

 

 

ETİKETLER: ,
BİR YORUM YAZIN
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.