16 Mart 78 Katliamının 40’ncı yıldönümüne yaklaşırken

1
422

AZİZ

“16 Mart katliamının çözülmesi 12 Eylül’ün çözülmesi demektir.”

Hilmi Hanta

 

Beyazıt denince aklıma, üniversitenin içinden çok o meydan, zamanın öğrenci kahvesi Küllük ve Nazım Hikmet’in 28 Nisan 1960’da katledilen, devrimci Turan Emeksiz için Moskova’da yazdığı şiiri gelir.

Bir ölü yatıyor
On dokuz yaşında bir delikanlı
Gündüzleri güneşte
Geceleri yıldızların altında
İstanbul’da, Beyazıt Meydanı’nda.

 

16 Mart 1978 yılında aynı meydanda, Cemil Sönmez, Baki Ekiz, Ahmet Turan Özer, Murat Kurt, Abdullah Şimşek, Hatice Özen ve Hamit Açıl olmak üzere tam yedi genç katledildi. Yaralı sayısı: Bazı kayıtlarda 47, bazı kayıtlarda 60.

Nazım’ın şiiri yine çok uydu.

Elbette soruşturma açıldı ve elbette dosya kapatıldı, pardon dava zamanaşımına uğradı.

Biz ne dersek diyelim o güzelim gençlerin kanı yerde kaldı. Bildiğim kadarıyla bugüne kadar katliamı konu alan bir öykü ya da roman yayınlanmamıştı. Geçtiğimiz yıl Sola Yayınlarından çıkan Umut Kısa’nın ikinci romanı Aziz, tema olarak tam da 16 Mart katliamını ele almış.

Yarısı kurgu yarısı belgesel gibi olmuş dersem yanılmış olur muyum bilemiyorum. Dönemin canlı tanıklarına sormak gerek.

“Halime, Uğur ve grubun diğer üyeleri Uygarlık Tarihi dersinde Server Hoca’yı dinliyorlardı.”

Dünyanın hemen her yerinde bilinir ki, derin devletle hesaplaşmak olası değildir. Ancak şu da bilinir: Sanat, her türlü yasağın etrafında dolaşıp tarihi aydınlatır, gelecek kuşaklara doğruyu anlatarak bir anlamda o hesabı sorar. Esasında asıl görevi de budur. (Sanat bu haliyle halk içindir.)

Elias Canetti’nin sözünü hatırlayalım: “Edebiyatın görmediği şey olmamış demektir.”

Gelelim Aziz’e. Bana göre sadece 16 Mart katliamı değil, 12 Mart (1971) darbe dönemine ait romanlar arasında sayılmalıdır. Çünkü darbeler bir günde olup bitmiyor. Keşke öyle olsalardı. Bütün kahrolası darbeler öncesi ve sonrasıyla bir bütündür. 12 Eylül’ü düşünsenize. Ülkeyi bir günde mi delik deşik ettiler? Ya da halen etkileri sürmüyor mu?

Kısa’nın romanında, ana karakterin olay akışına kısaca değinecek olursak; baba mesleğini sürdüren, İstanbul doğumlu Avukat Aziz’in, neredeyse pürüzsüz sayılabilecek yaşamı ani bir virajla yol değiştirip, cehenneme döşenen taşlardan birine dönüşüyor. Hukuk bilimine nail olmuş birinin faşist katillere hizmet etmesi mümkün mü? Hele hele bir katliamın sorumlusu olabilir mi? Aziz tam da bu katliama bilmeden ama hissederek hizmet ediyor.

“Sultan Ahmet Türbesi’nin yanından yürürken oldukça endişeliydi. Gerçekten ne düşüneceğini bilmediği bir yolda yürüyordu.”

Hissetmek bilmektir.

Romanının bütününe baktığınızda ve her şey nasıl da kolaymış meğer dedirten olaylar zincirinde olamaz diyebileceğimiz hemen hiçbir şey yok.

Bizzat tanık olduğu işkence çığlıklarına rağmen aymayan bir hukukçunun gafletini belki abartılı bulabilirdik ama günümüz hukukçularıyla kıyasladığımızda aksine, bunun çok sıradan bir profil olduğunu bile düşünebiliriz.

Yukarıda da söylediğim gibi, roman yarı belgesel niteliğinde. Halime karakterinin, katliamda hayatını kaybeden Hatice Özen’e, Aziz’i muhbir olarak kullanan Abdullah beyin Çatlı’ya (ki 16 Mart katliamında rolü olduğu defalarca söylendi,) meydana bomba atan Zeynel karakterinin birileri tarafından zorlanan, gariban Zülküf İsot’a denk düştüğünü kolayca anlıyorsunuz.

Aziz’in hayat akışında ilerlerken sistemin seçtiği bireyle kurduğu merhametsiz ilişkiye de tanık oluyoruz. Örneğin, olaylar bittikten sonra sık sık görüştüğü Abdullah beyin izini ne resmi kayıtlarda ne de başka bir yerde bulamayan Aziz için artık çok geçtir. Hayata tek başına veda ederken “Sen bir vatan kahramanısın” diye sırtını sıvazlayan o insanlardan biri bile kapısını çalmaz.

Masum gençlerin kanı yerde kaldı dedim ama isyanları, örgütlü mücadeleleri elbette bu topluma çok şey kattı ve onlar insanlık tarihinin kutsalı.Her daim devrimciler olarak anılacaklar. Bütün dünyada devrimler, reformlar ve giderek yükselen anarşist görüşler değerli, haklı ve göründüğünden çok daha güçlü. Turan, Halime ve diğer karakterlerde olduğu gibi.

Her darbe döneminde adalet giderek uzaklaşan bir ütopyaya dönüşse de, ütopyalar insanoğlunun vazgeçilmezidir. Asıl hayallerimiz bittiğinde yenilmiş oluruz.

Faşistlerin, diktatörlerin çocuklara iyi gelen hiçbir söylemleri olmadı olmayacak da. Onların masum kalmış yanları da yok. Aziz de olduğu gibi.

12 Mart edebiyat haritasındaki ilk eser, Çetin Altan’ın yazdığı Büyük Gözaltı romanı olarak kabul edilir. Bu durumda an itibariyle haritanın son yazarı da Umut Kısa olsa gerek. Büyük Gözaltı – Aziz. Bu iki eser arasında yaklaşık elli roman var.

Son roman hariç, hemen hepsi üzerinde çok konuşuldu. Bunlara uzun uzun değinmek istemiyorum. Edebiyat eleştirisi yaparken, darbe nedenleri arasında millî ve manevi değer yoksunluğu arayanlar bile çıktı.

“Anadolu eşkıyasının yerini bu romanlarda mevcut düzene baş kaldıran kent eşkıyası almıştır.”

Bunda 12 Mart’ı kaleme alan yazarların çoğunun 68 kuşağının devrimcileri olması da etkili oldu. Sonuçta onların darbe üzerine yazacakları fazla bir şeyleri yok. Aziz ise oldukça genç bir yazarın kaleminden, dahası 12 Eylül sonrası yazılmış bir roman olma özelliğini taşıyor.

O günler ve bütün darbeler üzerine hangi pencereden olursa olsun ne kadar yazılsa azdır.

‘Kent eşkıyası’ terimini kullananlar keşke okuduğumda içimi acıtan Zeynel’i, yani  Zülküf  İsot’u anlatan bir roman yazsa.

“Nefsin ne kadar büyükse aklın o kadar küçük oluyor.”

Dursaliye Şahan